garip
garip
garip

Kırık Şamdan/ Bahar Uysal

01 Eylül 2019 0
reklam

Kimsenin bilmediği bir yerdeyim. Aitliğin bedellerinden kaçmak istercesine bana ait olmayan bir evde, bir masada yazmak istiyorum. Ait olduğum ya da sahiplendiğim her şeyin beraberinde bana verdiği o korkunç ödünlerin içi, dışına yerleşmiş renginden kaçıyorum. Saçlarım örgülü, gözaltlarım kapatıcısız. Yürüyorum yol boyu. Hiç bir zaman yalnız çıkamadığım soğuk ve ısrarla birine sırnaşma etkisi veren daracık bu sokaklara bakıyorum. Ağaçlar aynı ağaçlar, kaldırımlar aynı kaldırımlar. Belki de olmak istediğim yerdeyim, belki de bu yalnızlığın tadını çıkarmalıyım. Birbirine sarılan âşıklar niye bu kadar ürkütüyor beni? Onlara bakıyorum. Hafızamın kapağını aralayıp öncemin, hazin geçmişimin dışarı çıkmasına izin veriyor ve şimdiye yer açıyorum…

Zorlu zemherilere hazırlanır gibi geleceğe hazırlanmak… Gözlerim boş boş bakıyor, bir el kamerası gibi yeni anları, yeni görüntüleri kaydedebilsin diye. Kulaklarım masallara ve seslere hazır. İleride, dışarı ışıkları yanıp sönen, teras kattaki bir kafeye doğru yürüyorum. İnsanların beni az göreceği bir yere oturuyorum. Tanımadığım bir yerin, hiç bilmediğim bir kafesinde oturmuş insanları izliyorum. Kafamdaki kelimeler odalarından çıkmak, çetin gidişata teslim olmak ve riske atılmak istemiyorlar. Yanımda hiç bir reçetem, hiç bir yol göstericim, hiç bir ilacım yok! Ne kendim için, ne kahveyi getiren garson için, ne de bu kirli gezegen için.

Terastan dışarıya baktığımda, bu şehrin ciddi bakan, koca binaları bende kendimi toparlama isteği uyandırıyor. Masama doğru gelen sesleri dinliyorum ama önümdeki deftere, duyumsadıklarımı yazacak kuvveti bulamıyorum. Kendini koy verme isteği bu, iki ucu bir araya gelmeyen farklı bir var oluş çığlığı. Karşımda kıpırdayan, canlanan ve bir süre gerçek olan görüntülere dalıyorum. Karşı duvardaki sinema afişleri gözüme takılıyor. Bir sinema afişine bakar gibi bakıyorum hayata, yüzeysel, sadece onun gördüğüm kesitlerinden başka bir şey yokmuşçasına.

Hesabı ödedikten sonra, uzaklaşıyorum o eski kafeden. Karşıdan bir ucu gözüken denize bakıyorum, ağır ağır nefesimi dinliyorum. Denize bakarken, birden gürültüyle irkiliyorum. Yolun sağ tarafında, kaldırımda iki çift kavga ederken kulağımda bir uğultu başlıyor, sonra o uğultu cümlelere ve seslere dönüşüyor:

“Hep abartıyorsun”, “Olumsuz düşünme eğilimini değiştir”, “Gerçekleri saptırıyorsun”, “Tecrübelerini kutsallaştırma, anlatma, kendi içinde düşün, bana yansıtma…..”

Sesi yükselen bu kalın ilişki tortularını silmek ve bazen her şeyi geride bırakmak, sadece gitmek istiyorum. Geçmiş sisli bir hava bırakıyor. Saatler yanlış bir zamanı çınlıyor, çocuklar masumiyetini yitiriyor, ölümler çoğalıyor. Geçmişimdeki sinema yıldızları birer birer kayıyor, çocukluğum yok oluyor. Bazen, göğe yükselip, yıldızları bir araya getirip, onlara asılmayı ve bu gezegeni sarsmayı düşlüyorum. Belki bir sarsıntı, korku dışında bu gezegene iyi bir şeyleri anımsatır, diye.

Yağmur başlıyor, önce ağır ağır sonra şiddetini arttırıyor. Islanıyorum iliklerime kadar. Bir taksiyi çevirip, eve doğru yol alıyorum. Evimdeki aynıdanlık şamdanını yakmam gerekiyor. Hiçbir şey yokmuşçasına, acılarımı en derinlere hapsedip yaşamaya devam etmem lazım, ötekiler gibi. “Mış” gibi yaşayan onlar gibi. Aynı düzeni götürmeye çalışmalı! Ama her gün aynı gücü bulamıyor insan. Kayboluyor karanlıklarda, yolunu bulamıyor.

Çelik kapıyı, cebimdeki anahtarları çıkararak açıyorum ve içeri giriyorum, ıslak giysilerimi değiştiriyorum. Onları kirli sepetine bırakıp evden çıkmadan önce kavga sonrası dağılmış mutfağı toparlıyorum. Bir şey olmadı, silinmeli o anlar. Yok, edilmeli zamanlar, yer değiştirmeli şimdiyle ve birbirinde kaybolmalı. Aynıdanlık şamdanı, yalandan da olsa aydınlatmalı her yanı. Hiçbir şey yaşanmamışçasına sürüp gitmeli hayat. Sıcak bir duşa girip ardından dağınık yatağımda uyuyakalıyorum.
Kapı gürültüyle çalıyor. Tanımadığım şapkalı bir adam elinde bir paketle duruyor karşımda. Gözlerim buğulanıyor. Uzatılan paketi elime almamla, paket parçalanıp toza dönüşüyor ve aniden başka bir zamanda var oluyorum. Belleğim şaşkınlık içinde! Bağırıyorum ama sesimi ben bile duymuyorum.

-‘Hiçistan’a hoş geldin’ diyor paketi elime veren gizemli adam.
-‘Önce dünyadaki rollerini sorumluluklarını ve kimliğini unutacaksın,’ diyor ve devam ediyor. Burada varlığını hayal kurarak sürdüreceksin. Dünyada unuttuğun hayal kurma eylemini burada yeniden kazanacaksın.
Karahindiba çiçeklerinin tüylerinin uçuştuğu yollarda tanımadığım kadınlar, adamlar; yüzleri telaşsız ve sakin dolaşıyorlar. Alabildiğine duru bir maviliğin altında kayıtsız geziniyorlar, her yer yemyeşil. Ağaçlarda çeşit çeşit kuşlar cıvıldaşıyor. Hayallerinin içinde, mütebessim içinde bakan gözler var.

İlerliyorum Hiçistan sokaklarında… Hayallerinin koca fanusuna kapanıp dünyaya ışınlananları görüyorum. Oradaki çocuklara, kalp gözü kapanmayanlara; unuttukları hayal kurma eylemini hatırlatma niyetinde olduklarını, söylüyor biri. Bu fanusların dışından; kimi elinde kitapla, kimi kamerayla, kimi ellerinde boyalarla, kimi bir müzik aletiyle, kimi de bedenini kıvrak hareketlerle dans ettirerek dünyaya yollanıyordu. Bu şaşkınlık ve korku içinde gezinmeyi sürdürürken yanıma yaklaşan ak yüzlü bir kadın, bordo tüylü bir kutudan ışıltılı bir kalem çıkardı. Hızla onun yamacında büyük bir parşömen belirdi.

-‘Buraya hayallerini yaz, hayallerinin diliyle konuşmaya alıştıkça sen de onlar gibi ışınlanacaksın dünyaya doğru,’ diyor. Afallıyorum ve sözcükler raks ediyor havada. Kalemi uzanıp alacakken, yüksek bir yerden düşen nesnenin büyük gürültüsüyle uyanıyorum.

Gördüğüm düşün parçalarından sıyrılıp, kan ter içinde, uyuduğum odadan çıkıp evi kolaçan ediyorum. Salona girdiğimde aynalı konsolun üstündeki büyük mermer şamdanın yerde paramparça olduğunu görüyorum. Nedensiz yere, düşüp parçalanan şamdanın kalıntılarını toplayıp çöpe atıyorum.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR