Kimlik / Mehmet Oktay Onbaşı

Otobüse binip, biraz evvel bilet kestirdiğim koltuğa oturduğumda, aklımdaki tek şey, birkaç saat önce Dost’tan aldığım kitabı bitirebilmekti. Hatırlıyorum, yerler ıslaktı o gün. Bulutlar bir toplaşıp bir dağılıyor, gökyüzünde bir yerlerden, bir orkestra şefi elindeki batonu umarsızca sallıyordu. Birden saatlerdir sigara içmediğimi hatırlamış, kendimi otobüsten dışarı atmıştım. Islanmış beyaz gömleğini pantolonunun içine iyi sokamamış, sarı saçlı muavin, ağabey buraya gel, dediğinde açıkçası biraz şaşırmış, ama fark ettirmeden, yanına geçip bir sigara da ben yakmıştım. Yolum uzundu. Üstüne, gece yolculuklarında imkânı yok uyuyamaz, otobüsün içindeki o ağır kokuya alışmayı beklerken, horultulardan kitabımı da okuyamazdım. İşte böyle zamanlarda, aniden yanımda bitiveren muavinlerle saatlerce konuşmak zorunda kalırdım. Daha doğrusu, onlar konuşur ben dinlerdim. Bu sefer, çok sevdiğim bir yazarın, uzun bir aradan sonra başka bir isimle tekrar basılmış ilk öyküleri vardı işin içinde. Bu yüzden, muavinle pek yüz göz olmadan sigaramı hızlıca bitirmiş, otobüsteki yerimi almıştım.

Otobüs boş çıkmıştı yola. Nereden baksan yedi-sekiz kişi vardık. İşte fırsat, demiştim kendi kendime. Sabaha kalmadan kitabı bitirir, eve varınca da güzel bir uyku çekerim. Yüzündeki çizgilerden, sesindeki sigara tokluğundan, otuzlarında vardır, dediğim muavinin, otobüsün içinde gelip gitmelerine aldırmadan kitaptaki ilk öyküye başlamıştım. Yağmur da aynı şiddetiyle tekrar başlamıştı bu sırada. Camları delip geçecekmiş gibi patır patır düşüyor; sesi, otobüsün sessizliğine elimdeki kitabın melodisini de katarak an be an artıyordu. Aslında tuhaf bir şekilde hoşuma gitmişti yağmurun içimde tuttuğu bu ritim. O çok sevdiğim yazarın bana bir oyunu olduğunu düşünüp, gülümsemiştim. Belki o da gülümsemişti tam bu sırada. Masanın başına oturmuş, elinde bitmek bilmeyen sigarasıyla tuhaf bir şekilde gülümsemiş, sonra neden gülümsediğini anlamadan yazı makinesinin sihirli tuşlarını tekrar kavramıştı… Kitaba ismini veren ilk öykü, yine içimde bir yere takılıp kalmıştı işte: Anlamıştım, ikinci öyküye öyle kolay başlayamayacaktım.

Uzunca bir süredir içimdeki çelişkiye kılıf giydirmeye çalışıyordum. İlk öyküyü bitirip kitabı bıraktığımda da devam etmişti bu gel git. Senelerdir bu tembel yaşantımda övündüğüm tek başarım çok okumam, -çok olmasa da- yazmamdı. Aslında kendimden çok çevremdekiler gurur duyardı bundan. Çeşitli dergilerde öykülerim yayımlanır, kitaplığımdan kitaplar taşardı: Bin bir uğraşla bitirebilmeyi başardığım öyküler ve birçoğunu okumadığım ve okumayacağıma da emin olduğum aç gözlülüğün eseri kitaplar… İçimdeki çelişki, hayatımın son dayanağına da ihanet içinde olduğumdu. Kılıfım da bunu her fırsatta reddedişim, içimdeki ben kafasını her çıkardığında bir tokmakla vuruşumdu. Ama işte, o gün, o otobüste vurmamıştım ona: Hatta içimden çıkarıp yanıma oturtmuş, sarı saçlı muavin abisinden kraker istemiştim onun için.

Otobüsün ani freniyle elindeki kola şişesini yere düşüren ve kendi de az daha düşecek olan muavin, “Yeminim olsun, bu işi en kısa zamanda bırakıcam!” dediğinde, ben ve içimdeki ben tuzlu krakeri dişlemekle meşguldük. Yağmur hâlâ yağıyor muydu, bilmiyorum. Kulağım otobüsün içindeki horultulara alıştığı kadar, yağmurun melodisine de alışmış olmalıydı. Camım da birbiriyle amansız bir savaşa girişmiş yağmur damlalarına boyanmıştı. Önce, muavinin bu sözünü üstüme alınmamış, koltuğun yan tarafına bıraktığım kitaba uzanıp sayfalarını amaçsızca çevirip durmuştum. Ama sarı yağlı saçları koridor ışığında parıldayan muavinin öyle hemen gideceği yoktu. Tek uyanık yolcu bendim ve anlaşılan muavinin uyuması yasaktı: “Şu işe başlayalı iki ay oldu, her türlü insana rastgeldim.” dedi. Hemen yanımda duruyor, onunla konuşmam için gözlerimin içine bakıyordu. “İnan bana ağabey, hayvan bile yapmaz böyle işi. Gecen yok gündüzün yok… Adam senden kahve istiyor, getiriyorsun. Sonra su istiyor… Yahu ben senin kölen miyim..? Hepsini bir söylesene… İnsanda azıcık utanma olur değil mi..? Kusura bakma benden büyüksün ama ağabey, vallahi insanlarda utanma kalmamış…” “Haklısın!” diyebildim. “Yaptığınız iş öyle kolay değil…” Tahminim doğru çıkmıştı işte. Bu adam basbayağı beni kendinden büyük sanıyordu. Şimdi gerçeği söylesem, “Sen benden yaşça büyüksün abicim.” desem, olmazdı. Söyleyemezdim zaten. Sonra, bana doğru yaklaşıp kısık bir sesle, şu öndeki kel kafa var ya, dedi, biraz önce az daha elimde kalıyordu. Neymiş, klimayı kapatacakmışım. Yahu bu sistem otomatik! Bir adamın keyfine göre kapatıyoruz, iki dakika sonra başkası çok sıcak oldu klimayı açın diyor. Üşüyorsan ceketini giy değil mi… Sarı saçlı muavinin muhabbetinden fazlasıyla sıkılmıştım. Bir ara zaten beni kendinden büyük sanıyor, acaba şu üslubunu düzeltmesi için uyarsam mı diye düşünmüş, sonra başıma daha çok üşüşür diye vazgeçmiştim. “Memleket neresi ağabey?” diye sordu sonra. “Tokat. Ya senin?” “Vay, hemşeri sayılırız, Çorumluyum ben de.” “Ne güzel,” demiş, ağzımda ekşi bir şey varmış da onun kekremsiliğiyle yüzüm buruşmuş gibi bakmıştım, anlasın artık da gitsin başımdan diye. Ve neyse ki sonunda beni içimdeki benle baş başa bırakıp gitmişti.

Kendimi, her alanda bir şeyler yapmaya çalıştığım için suçlu hissediyordum. Başka insanların başardıklarına özeniyor, iki elimle beş işe girişiyordum. Ve hiçbirinden bir sonuç çıkmayınca tek bildiğim şeye, edebiyatın sıcak kollarına atıyordum kendimi. O gece, o otobüste, uykulu gözlerle bir anlaşma yapmıştık içimdeki benle. O beni başaramayacağım işlere sürüklemeyecekti, ben de onun başına indirdiğim tokmakları en yakın çöplüğe atıp hep yanımda gezdirecektim onu. Beraber güzel şeyler başaracaktık. İçimdeki çelişkiyi içimden söküp atacaktık.

Uyandığımda yağmurun gür sesini duymuştum önce. Camdan dışarı bakmış, arabaların sarı farlarından gördüğüm kadarıyla yağmur yerden göğe doğru yağmaya başlamış olmalı, diye düşünmüştüm. Üstlerinde siyah yağmurluklarıyla iki jandarma girmişti içeri. Gözlerimle muavini aramış ama görememiştim. Kimlikleri çıkaralım, diye hafifçe bağırdı jandarmalardan biri. Ceketim üst rafta olduğundan, “Bir saniye,” demiş, şişen ayaklarımla ayağa kalkmanın verdiği acıyı bir anlık yaşayarak, cüzdanımdan çıkarıp vermiştim. Koltuğuma tekrar oturduğumda, canım yine sigara istedi. Şarıl şarıl yağan yağmura aldırmadan aşağı inmeyi düşünsem de ayaklarım buna pek müsaade etmedi. Ayakkabılarımı çıkarıp bağdaş kurdum ve kitabı bitirebilme fırsatını teptiğim için kendime kızarak, göz kapaklarıma birikmiş uykuya yenik düşüyordum ki sarı saçlı muavinin kimlikleri dağıttığını fark ettim. İşte o sırada iliklerime kadar ürperdim. Muavin ondan bir hayli küçük olduğumu fark edecekti! Bıyıklarına, sakallarına aldandık, adama ağabey dedik, meğer daha çocuk sayılırmış, diyecekti belki içinden. Yol boyunca pis pis bakacaktı suratıma. Su mu istedim, al bakalım küçük ağabey diyecek, kandırılmış bir ruhun güttüğü kinle sert bir şekilde bırakacaktı şişeyi… Suç benimdi. Basbayağı kandırmıştım işte adamı. Bana onca soru sorarken, sizin yaş kaç acaba, diye soramamış, hmm ben de yirmi iki diyememiştim. O zaman onun utanması, kızarması bozarması gerekirken şimdi aynı şeyleri ben yaşıyordum. Kimliği verirken, şöyle bir bakış atıp arka tarafa ilerledi muavin. Anlamıştı. Evet, kandırılmıştı.

Nefret dolu bakışlarıyla gözlerini üzerimde süzdüğünü hissederken nasıl oldu da uyuyabildim bilmiyorum ama uyandığımda güneş doğmaya başlamıştı ve Tokat’a yaklaştığımızı hissediyordum. Yüzüne bakmamaya çalışarak bir bardak su istedim muavinden. Suyu alırken de henüz uyanamamış gibi, gözlerimi ovuşturdum, kollarımı açarak şöyle bir gerindim. Muavin, tek söz söylemeden suyu vermiş, sonra da şoförün yanına gitmişti. Hatırlıyorum, nasıl olduysa bu tedirginliğimi unutmuş, memlekete varmadan bir öykü daha okumuştum sonrasında. Hayranı olduğum yazar, romanlarında olduğu gibi öykülerinde de bilgece laflar ediyordu. Beni etkileyen şey, bu bilgece lafları taşra insanlarının ağzından söylemesiydi. Kimi oluyor bir berber kılığına girip zamanın nasıl da vefalı ve bir o kadar da nankör bir varlık olduğundan söz ediyordu, sakallarını kestiği adama. Kimi oluyor geçen senelerin yüzüne çeltik attığı, elleri kınalı bir ana olup çıkıveriyordu, elindeki asasıyla çok uzaklara bakarken. Sonra isimleri, cisimleri say say bitmeyecek bilgeler, her şeyi bilmenin aslında hiçbir şey bilmemek olduğunu anlıyor, başları dolunay ışığında parıl parıl parıldarken uykuya dalıyorlardı. Ve bu çok sevdiğim yazar nasıl yapıyorsa her sıradanlıktan büyülü bir hikâye çıkarıyordu…

Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen yolculuk nihayetinde bitti. Güneş yüzünü henüz Taş Mektebin arkasından çıkardığında Niksar’a girmiştik. Eşyalarımı toplayıp, otobüsten sessizce indiğimde aklımda okuduğum öykü ve içimdeki benle yaptığım anlaşma vardı. Başka işlere burnumu sokmamaya, başka insanlara yeniden özenmemeye kaç gün dayanacağımı düşünürken arkamdan muavinin bağırdığını duydum: “Ağabey, bavulunu almayacak mısın?”

2 Yorum Kimlik / Mehmet Oktay Onbaşı

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*