Kılçıklı Fasulye / Meral Saklıyan

“Ama şekerim, sen de bu konuda diretmelisin artık,” diyorsun karşıdakine. Sesin dikenli. Telefon kulağına yapışmış. Salon girişiyle balkon kapısı arasında voltadasın. Ne zaman birine bu şekilde hitap etsen anlarım ardından gelecekleri. Önce hafiften kaşların çatılır, ses tonun değişir, hatta kırçıllaşır, sonra da kadın erkek fark etmez, bak şekerim, diye başlarsın. Aydın denen o hergeleden ne zaman söz açılsa bana yaptığın gibi. Sahici olmayan gülüş de attırdın mı, çat diye bir şey kırılır orta yerinden.

Songül’le konuşuyorsun biliyorum. Duyan da beni ikinizin annesi sanır. Hepi topu üç yıl büyüğüm senden. O zıpıra gelince, ikimiz de ona anne olacak yaştayız. Arkamdan sürekli bir şeyler çeviriyorsunuz, farkındayım. Bizimkileri kazada yitirdiğimiz o gün var ya, işte o gün aramızdaki yaş farkı birdenbire arttı, siz hep yıllarla yan yana yürüdünüz, bense hızlıca onları geride bıraktım. Senin deyiminle, cinsiyetsiz de kalmıştım. Yanılıyorsun. En son kavgamızda, -yine Aydın yüzünden-  yüzüme bunu haykırırken, beni ne kadar acıttığının farkında bile değildin.

Ucuz buldum diye pazardaki bütün fasulyeleri almışım yahu, şuna bak, dağ gibi. Hepsini bir günde ayıklamaya kalktım üstelik. Derin dondurucuda yer kalmayacak. Kim ne derse desin zeytinyağlısı da etli yemeği de güzel oluyor.

Öyle gerginsin ki, bana yardım etmeni bile isteyemiyorum. Ayağına basılmış it gibi dolanıp duruyorsun. Fısır fısır konuşsanız da anlıyorum. Söyle o küçük hanıma, hâlâ çok kızgınım. Kafesin kapısını açık gördü, kendinden yirmi yaş büyük biriyle Amerikalara uçtu. Sıkılmış bizden, öyle dedi, yani benden. İkinizin arasından su sızmazdı çünkü. Birbirinizi kanatsanız da her daim bana karşı tek yürek olurdunuz ya, ben hep kendimi kötü hissederdim o an, mutsuz ve yalnız. Doğru düzgün yol almanızı ne çok istedim oysa, olmadı.

Amma kılçıklıymış bu fasulyeler, sıyır sıyır bitmiyor. Etli kısmını çiğnerken güzel de  kıl yumağı gibi ağızda toplanınca midesi bulanıyor insanın.

Tekne kazıntısı kardeşimize ne demeli peki? Bir ay içinde hop tanıştı, evlendi, gitti. Üstelik yirmi birindeyken. Buradaki adamlara kıran girdi çünkü. Açık açık, “İkiniz gibi olmak istemiyorum,” dedi gitmeden. Direk,öyle yüzümüze. Terbiyesiz. Ağzına tokadı hak etmişti de hadi dedim, gidip de dönmemek, gelip de görmemek var. İşbirlikçi olacağım diye o sırada ses etmemiştin Hülya Hanım. Ne o, anneliğin mi tuttu şimdi? Zıp zıp yerinde duramıyorsun. Aranızda ne konuştuğunuzu duyabilsem keşke. Senden yana bakmadan duymaya çalışıyorum söylenenleri. Gözlerin üzerime kayıyor bazen, işte o anda bütün dikkatimi fasulyelere veriyorum. Yavaş ve özenle ayırıyorum lifleri. Bazılarının sadece uçlarını kesiyorum, bölmeden.

Konuşmanız bitti anlaşılan. “Kendine iyi bak, özletme,” diyorsun. Selam söyle anlamında el sallıyorum öteden. Pencere önündeki koltuğa bırakıyorsun kendini birden. Televizyon kumandası elinde, kafanda kırk tilki, hızlı hızlı kanal değiştiriyorsun. Aklın kilometrelerce uzakta. Bekliyorum. Bacağını diğerinin üzerine atmış bir aşağı bir yukarı sallıyorsun. Bulutlar kümelendi, hava ağır. Döküleceksin. Ben de dilimin ucundayım, yemezler ama, sonunda dönüp dolaşıp ihale bende kalıyor.

Parmaklarım bir tepsi dolusu yeşilin içinde, derinlere daldırıp duruyorum. Ne aradığımı bir bilsem?

“Bu kız bizden iyice uzaklaştı,” diyorsun kendi kendine.

“Bu yıl da gelemiyorlar, öyle mi?”

“Alex efendi dükkânı yalnız bırakamıyormuş. Her yıl aynı şeyi yapıyor bu adam, evlendiğinden beri göremedik kızı.”

“Bizi salak zannediyor da ondan.  Herifin eşek kadar oğlu var, ortağıyla beraber idare edemez mi restoranı, boş versene, her şey gibi bu da yalan.”

           Yüzünü bana çevirip ilk kez görüyormuş gibi bakıyorsun suratıma, üst bacağın hızla inip çıkıyor.

“Sen nerden biliyorsun bütün bunları? Onu eve bile kabul etmemiştin, tanışmak istememiştin, yani siz nikâh günü ilk kez birbirinizi görmemiş miydiniz,” diyorsun, gözlerin gözümde, dik.

Susuyorum, sessizlik güzel birkaç cümleyi yardıma çağırsa keşke.

“Ha, şimdi anladım,” derken beni suçüstü yakalamışsın gibi parlak gözlerin, “Adamın kaldığı oteli bastın değil mi, huyun bu biliyorum, gittin ve Alex’le görüştün, belki de tehdit bile ettin,” diyorsun demesine de bende de hal kalmadı be canım, ne olacaksa olsun artık diyorum, inceldiği yerden kopsun.

“Evet gittim. Göz göre göre kardeşimi ateşe atmak istemedim, ne var bunda? İnsan camdan tanıştığı biriyle, bir ay içinde evlenir mi? Bana otuz yaşında, bekâr olduğunu söylediniz, bir gittim ki, herif nerden baksan kırkında, boyunca da oğlu var. Hadi bunları bırak, hırsız mı, sapık mı bilmiyoruz, üstelik dünyanın öbür ucuna götürecek kızı.”

“Ne oldu peki, neyi değiştirdin?”

Ayağa kalkıyorsun, salonu baştan köşeye hızlı hızlı adımlıyorsun, gözlerin uzakta. Tüm havayı ciğerine çektin. Nefessiz kaldım. Sesin yükseldi yükselecek. En iyisi konuşmamı bitireyim, nasılsa birazdan söz hakkım kalmayacak.

“Evlenip hemen onunla gitmeyi bizim kız istemiş. Adamın yalancısıyım, yani öyle anlattı. Sonra da yaşını, işini, gücünü sordum, baktı benden kurtulamayacak, bana yavşamaya başladı pislik. Seninle daha iyi anlaşabiliriz, istersen sen de gel, bizimle yaşarsın, dedi bana da. Keşke o gün polise gitseydim.”   

“Bazen gerçekten komik oluyorsun, ikisi de erişkin, polise ne? Kendi elinle kaçırdın Songül’ü haberin yok. Bu kadar karışmasaydın evlenmeyecekti belki babası yaşındaki adamla. Laf olsun diye görüşüyordu başta, dikkat çekmek için, biliyorum ben. Sonra ne olduysa… Ah Kâmile ah.”

Dekreşendo. Sesin ağlamaklı, süngüler düşmüş. Kâmile mi? Hayret, yıllar var ki adımı söylemedin. Sen hep benim için Hülya’ydın ama ben senin için isimsizdim bugüne kadar. Hazır beni dinliyorken içimdekiler aksın bari.

“Sizi hata yapmaktan korumaya çalıştıkça ikiniz de yalana sarıldınız.”

“Keşke sen de hata yapsaydın da böyle olmasaydık,” diyorsun. Havasız kalan boşluğu sesinle dolduruyorsun. “Ayrıca ne demek istediğini anladım, bir kere Aydın’la bizim durumumuz farklıydı, benden yaş olarak küçüktü ama bana çok âşıktı, sen de biliyorsun,” derken gözündeki çakmak alev alıyor.

“Ama evliydi, üstelik de yalancıydı. Sen de bunu biliyorsun,” diyorum. Alev beni de içine çekiyor.

Dilimi eşek arıları soksun. Bu konuya nereden geldik şimdi? Yine bir gaflet anı. Yoksa ben bu fırtınayı güneşli bir günde bile sezerim. Artık çok geç.

“Mecburen sürdürdüğü bir evlilikti o, boşanacaktı. Hep şüpheyle baktın ona. Gözün hiç tutmadı. Güvenmediğini o kadar hissettirdin ki,” diyorsun.

Madem öyle varsın açılsın eski sandıklar. On yıl oldu o haysiyetsiz Aydın’la tanışalı. Bu olayı bir türlü eskitmiyorsun. Ne zaman konu açılsa bütün güzellemeler ona, bütün yanılgılar bana çıkıyor.

“Doğru. Nitekim haklı çıkmadım mı? İnsan aynı iş yerinde çalıştığı birinin medeni halini bilmez mi, eşe dosta sormaz mı, uzaydan gelmedi ya bu adam. Mecburen ben de evine kadar izledim onu, iyi ki yapmışım.”

Alevler her tarafı sarıyor.

“Sana ne yahu, sa-na-ne,” diye bağırırken yanakların al al, ateş yayıyor.

“Yüzüncü kez söylüyorum, bana pek tekin biriymiş gibi gelmemişti de ondan. Hafta sonu telefonları açmaz, geceleri cevap vermez, karabatak bir adam. Sadece iki kere peşinden gittim, eşiyle burun buruna geldik diyorum, inanmıyorsun.”

“O günlerde doktorum, hormonlarında düşme var, erken menopoza girebilirsin demeseydi, ben yine onun yüzüne bakmazdım. Zamanla karısını ikna edecekti. Ama sen ne yaptın? Hafiye gibi sürekli izledin onu, yakaları kalkık trençkotun ve siyah gözlüklerin eksikti, eşiyle konuştun be, eşiyle.”

Şimdi sükût vakti. Evet konuştum, hem de karnı burnundaki eşiyle. Ama bunu bana asla sesli söyletemeyeceksin. Bundan sonraki konuşmanın kimseye yararı yok zira. Dinlemiyorsun zaten. Gözlerini pencereye dikmiş dışarıya bakıyorsun, yıllarca ırağa. Konuyu buraya kadar hararetli bir şekilde getirip sonra sırtıma asıyorsun. Ağırlığını arttırmak için de taşla dolduruyorsun.

“Keşke izlemeseydin,” derken sesin her yerinden kırık. “Belki bir çocuğum olurdu, hiç birimizin çocuğu yok,” diyorsun sonra. Küskün.

Elimi daldırıp bütün kalan fasulyelerin birkaçını daha buluyorum, ortasından kırıp bölüyorum. Gri-siyah renkteki bulutlar gökyüzünü tamamen kaplamış. Çok uzaklarda şimşek çakıyor, sesler salonu dolduruyor. Yağmur düştü düşecek.

“Keşke,” diyorum sessizce, “keşke.”

                          

 

4 Yorum Kılçıklı Fasulye / Meral Saklıyan

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.