Kenan Şahbaz: “Yaşadığım boşluğu edebiyat doldurdu. İnsan kendini ifade etmenin yolunu arıyor bir biçimde. Edebiyat benim kendimi ifade etme biçimim.”

 

Söyleşi: Mahmut Yıldırım

Haziran sayımızda; iki aydır raflarda yerini alan, Sahibi Aynı Kuyular’ı öykü severlerle buluşturan bir Kenan Şahbaz var yanı başımızda. Şahbaz, öykünün inceliklerini; hayatın ve haber bültenlerinin arka sayfalarında kalmış, yazılmaya değmez insanların hikayeleriyle birleştiriyor; sokağa, yoksulluğa, sömürüye, aşka ve ölüme dair yaşanan ne varsa, büyük bir naiflikle okura aktarıyor. Kendisiyle öyküleri, öykü karakterleri, günümüzün yansıtılması, mesleğinin edebiyatına getirdikleri ve verilmek istenen mesajlar üzerinden yola çıkarak söyleştik. Keyifli okumalar dileriz.

0001749785001-1

İlk kitabınız Sahibi Aynı Kuyular yaklaşık iki aydır raflarda; Son Gemi okurlarına kendinizden ve öykü kitabınızdan bahseder misiniz? Sahibi Aynı Kuyular’da okuru neler bekliyor?

1975 Ankara doğumluyum. 12 Eylül darbesi olduğunda beş yaşındaydım. Babamın cezaevine girmesinden sonra bir yıllık zorunlu köy yaşamında okula başladım. Sonrasında hep Ankara’da sürdürdüm eğitim hayatımı. 1995 yılında Gazi Üniversitesi, Fen Edebiyat fakültesi, Biyoloji bölümünden mezun oldum. 1996 yılında İstanbul’da öğretmenliğe başladıktan on yedi yıl sonra Ankara’ya tayin oldum. Halen Ankara’da öğretmenliğe devam ediyorum. Edebiyat ve sanat yaşamımda hep var oldu. Öğrencilik sürecinde, ortaokul yıllarımdan başlayan şiir yazma ve yazdıklarımı besteleme süreçleriyle bugüne geldim. Uzun yıllar müzikle amatör ve profesyonel olarak uğraştım, geri çekilme zamanının geldiğine karar verdikten sonra yaşadığım boşluğu edebiyat doldurdu. İnsan kendini ifade etmenin yolunu arıyor bir biçimde. Müzik ve edebiyat benim kendimi ifade biçimim.

Okurlarımın Sahibi Aynı Kuyular’da acısıyla tatlısıyla yaşamın kendini bulmalarını umuyorum. Öykülerin geneline bakıldığında bireyin ve toplumun iç çekişleri, hüzünleri, trajedileri, iç sesleri, şaşkınlığı yer buldu. Bu kitaba öyküleri seçerken yaşadığımız distopyaya değinmeden geçemezdim. Okurdan en çok aldığım eleştirilerden biri öykülerde genel haliyle bir trajedinin varlığıydı. On altı öykünün yaklaşık on tanesinde trajik öyküler var. Çevremize baktığımızda, yaşadığımız zamanın bize getirdiklerini, öfkemizi, gözlerimize indirdiğimiz perdeyi kaldırırsak ne kadar çok trajik öykü olduğunu görürüz. Yazarken elbette farklı kurgularla yazarım ama ilk kitabıma öykü seçerken bunlara uzak kalamazdım. Kitabı okuduktan sonra okurun içinde bir nokta his bıraktıysa başarmış olduğumu düşünürüm.

Kitabınızın adı her okuru farklı bir düşünce yağmuruna tutuyor. Ta ki aynı adlı öyküyü okuyana dek. Bu başlığı kullanmanız okurun merak duygusunu kamçılamak adına mıydı yoksa farklı bir amaca mı hizmet ediyordu?

Aslında öykülerin hemen hepsinde gerek bireyin gerek toplumun düştüğü cenderede nasıl sıkışıp kaldığını anlatmaya çalıştım. “Sahibi Aynı Kuyular” bu cenderenin vücut bulmuş hali oldu belki de. Toplum ya da birey olarak düştüğümüz kuyuların çok da farklı olmadığını, her düştüğümüz kuyunun da sahibinin karşımıza farklı yüzlerle, farklı kimliklerle de çıksa hep aynı olduğunu düşündüm. İsim seçiminin en önemli gerekçesi budur.

IMG-20180530-WA0045%5b1%5d IMG-20180530-WA0044%5b1%5dÖykünüz Anadolu’da eski zaman çocuklarının hayatlarını sunuyor bizlere. Günümüz zamane çocuklarının yaşamını kaleme almak yerine onları seçmeniz özlemin mi göstergesi?

Yaşı ilerledikçe her insan geçmişini özler demeyelim de, anar diyelim. Bizi var eden, kimliğimizi ortaya çıkaran geçmişimizden itibaren taşıdıklarımızdır. Yaşamımızın belki ancak onda biri bizimle birlikte yolculuğunu sürdürüyor. Geriye kalan kısmını yitirdikçe eksildiğimizi hissederiz. Hele ki bazı şeylerin yerini dolduramadıysak. Bu da bizi sık sık kötü yaşanmışlıklar da olsa geçmişi anmaya götürür.

Günümüz çocukluğunu da yazmak isterim elbette. Ancak bir dairenin merkezinden çevreye yayılmak gibi düşünürsek, yazma işine başladığımızda yazar merkezde kendini bulur. Kurgunun başarısının sırrı detaylarında gizlidir. Kaba bir betimlemeyle geçiştirmeye çalıştığınızda eskizi sergiye koymuş olursunuz. Zamanı, karakteri ya da mekânı kurgularken eskizi canlandırmak, detaylarına kadar ince ince örmek gerekir. Bu detaylara sahip olmadığınızda kurguyu tamamlamanız da mümkün olmaz. Benim kurgularımda genellikle çocukluğunu yaşadığım zamanı yansıtmaya çabaladım. Ne kadar başarılı olduğum okurun takdirindedir elbette. Günümüz çocukluğu çok farklı ve ilgi çekici dinamiklere sahip, onlarla ilgili de gözlemlere sahibim ama dediğim gibi ben dairenin merkezinden başladım yazmaya. Yazmaya devam ettiğim sürece günümüz çocukluğunu da kaleme almak isterim.

Kelimelerinizin derinliğinde her seferinde kendimizden bir parça bulduk; aşka, ölüme, eskiye, günümüzde yaşanan olaylara vb. dair. Yaşanmışlıklarla dolu kurguları okuyucuyu öykünün içine daha çok çekmek için mi kullandığınız bir teknik?

Bir biçimde okur kurguya dâhil olabilmek için mutlaka belli sorular soracak ve bir gerçeklik karşılaştırması yapacaktır. Bu kurguyu kendi yaşamının içerisinde, çevresinde gördüğünde öykünün içerisine dâhil olması kolaylaşır. Yazarken okurun öykünün içerisine girmesini isterim ama bunu bir teknik olarak kullanmadım. Bu aslında yazılan kurgunun amacı değil sonucudur. Daha önce de söylediğim gibi kurguyu başarılı kılan küçük detayların düşünülmesidir. Yazarın da gözlemleri, hayal gücü, yaşanmışlıklar, tercihleri elbette bu detayları tamamlamada etkilidir.

 Bunun haricinde distopik gelecek kurgularına oldukça meraklıyım, ama bu alanda yazmak için henüz yeterli gözlem ve görüşe sahip olduğumu düşünmüyorum.

 

Biyoloji Öğretmeni olduğunuzu söylediniz. Genellikle biyolojik unsurların betimlenmesiyle öykülerinize farklılık katmışsınız. Bir yazarın mesleğini yazdıklarının da bir parçası haline getirmesindeki yolculuğu anlatır mısınız?

Ben üniversiteden biyolog olarak mezun oldum. Biyoloji bilimi bana doğaya önemli bir bakış açısı kazandırmıştır. Bir ressam yaprağın renklerini, bu renklerin uyumunu, perspektifini, kendinde uyandırdığı duyguları nasıl yansıtıyor, yaprağı nasıl görüyorsa ben de bir biyolog olarak yaprağın rengini oluşturan molekülleri, o moleküllerin oluşumundaki fizyolojiyi, yaprağın hücrelerini, tabakalarını, bende uyandırdığı duygunun bedenimdeki nesnel karşılığını görüyorum. Meslek her insanın biçimlendirilmesinin temel unsurlarındandır. Yazarken mesleğin katkılarını hissediyorum ama bu her şey demek değil. Hiç bilmediğim bir alan için de araştırma, gözlem yapmanın yazar olarak en temel görevim olduğunu düşünüyorum.

Kitabınızda birbirinden kıymetli 16 öykü yer alıyor. Her öykünün başlığını okuduğumuzda içimiz içimizi yiyor adeta. Kendi kendimize “Yazar burada ne anlatmış acaba?” diyoruz. Öykülerin bitiminde ise hiç bitmesin istiyoruz. Bu başarıyı neye borçlusunuz?

Güzel yorumunuz için teşekkür ediyorum. Elbette okur tepkisi önemli, ben okur olarak okuduğum öyküyü bitirdikten bir süre sonra aklımın bir yerinde film karesi gibi anımsayabiliyorsam, okuma sırasında karakterle özleşebildiysem, çeşitli duygular hissedebildiysem başarılı bulurum. Eğer benim yazdığım öyküyü okur bir biçimiyle başarılı buluyorsa çok mutlu olurum. Duygu ve düşünce son derce özneldir. Haliyle yapılan okuma sonunda her okurun hissedecekleri duygular ve düşünceleri farklı olabilecektir. Bir okur olarak nasıl bir yazım tarzını beğeniyorsam yazarken de mutlaka etkileniyorumdur. Bu, son derece doğal gelişen bir süreç. Sonuç başarılı mıdır, derseniz. Onu okur değerlendirir.

Öykü aleminin içinde ilerlerken hiç ummadığımız bir anda uyanıyoruz; hem biz hem karakter. Bizleri uyandıran yazar neler anlatmak istiyor olmalı okuruna?

“Sağanak Altında Sığınak” isimli öyküde kısmen değindiğim bir düşünce var. Yaşama o kadar anlam ve değer yüklemişiz ki kaçınılmaz olan ölümün de bunun bir parçası olduğunu kabullenmekten uzaklaşmışız. Yaşadığımız süre boyunca mutlu olacağımız, kapalı bir dünya yaratmaya çalışıyoruz. Aslında kendimizi kapatmaya çalıştığımız bu ütopya bir rüyadan ibaret. Yaşamın gerçeklerine baktığımızda ütopya hayali için verilmesi gereken çok ciddi bir mücadele var. Distopik bir dünyada bize satılan hayallerle yaşayarak geçici mutluluk algıları bizi bu mücadeleden geri bırakıyor. Vurgulamak istediğim şey yaşadığımız rüyadan uyanmamız gerektiğidir. Nesnel olarak olmasa da uyanmamız gereken bir Matrix içerisinde yaşıyoruz. Ütopya hayalleri pazarlayanlar kendi ütopyalarını yaşarken biz karanlık bir dünyada zihinlerimizde pembe hayallerle yaşıyoruz.

Düğün Evi adlı öykünüzde insanların yakınmaları, büyüyen kalabalıkların büyüyen yalnızlıkları getirdiğine değiniyorsunuz. Sonunda ise bunun bir rüya olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Vermek istediğiniz mesajı çarpıcı rüyalarla bitirmek ne kazandırıyor size ve bize?

Öyküde bir rüyadan uyanılması gerçek yaşantımıza bir mesaj aslında. Gerçek yaşantımızı birer rüya gibi yaşıyoruz. Sürekli aklımızda bir dakika sonrası için, bir saat, bir ay, bir yıl sonrası için kurgulara yaşıyoruz. Bir insanı rüyada uyandırabilmek için öncelikle bir rüyada olduğuna ikna etmeliyiz. Bu öykünün amacı rüyada olduğumuzu anlatmak, bizi buna ikna etmek.

 

Karakterler çok samimi. Çünkü içimizden insanlar. Tüm karakterlerin iyimser olması, yoksulluk çekmesi, hüzünlü bitmesi vb. Karakterlerle bu şekilde ilerlemek istemenizin sebebi nedir? Neden cesurlar, üst düzey karakterler seçimler arasında değil?

Üst düzey karakterler sıklıkla yaşamımızda öne çıkarılıyor zaten. Oysa bizim gerçek kahramanlarımız içimizde yaşayan, son derece sıradan yaşamları, dikkat çekici özellikleri olmayan bizim gibi insanlar. Ben sıradan insanların arasında yaşayan sıradan bir insanım. Haliyle benim baktığım yerde üst düzey özellikleri olan kahramanlar bulunmuyor. Kısmen ahlaki üstünlükleri vardır. Kirlenmiş bir dünyada kirlenmemiş bir karakter yaratmak benim tercihim değil. Çünkü yazılacak karakterlerin de yaşadığı dünyanın gerçeklerine uygun olması gerekir. Karakterlerin ahlaki üstünlüğü de sınırsız değildir.

Yanlış Anons öykünüzde herkesin bir Sevim’i vardır ki o öldükçe bizde öldük. Ama sonunda ölüm anonsunun yanlış anlaşıldığını duyunca yanağımızda açılan çukurlara Sevim’i gömdük. Okurunuza diğer öykülerin hüznünden sonra tebessümle karşılık vermeniz okura bir armağan mıdır?

“Yanlış Anons,” yaşanmış bir olaydan yola çıkarak kaleme aldığım bir öyküydü.Yaşamın içerisinde yalnız hüzün yoktur. Tema olarak trajediyi almış olsam da tüm öyküleri büyük trajedilere dayandırmam doğru olmazdı. Günlük yaşamda nasıl nefes almaya ihtiyacımız varsa bir kitabı okurken de nefes almaya ihtiyacımız oluyor. Bu öykünün bir nefes alma, bir tebessüm aracı olacağına inandığım için kitabımda yer verdim. Umarım okur da bir tebessüm eder.

 “Saatimin kadranında hayat durmuş insanların geçişini izliyor.” sözü adeta bu kitabı yazarken sizin de gözlemci yanınızı ortaya koyuyor. Öyküleriniz hayatımızdan parçalarla kurgulandığı için bir yazarın gözlem gücü olmazsa olmaz mıdır?  Sizin gözlem gücünüzü bir süreliğine alsak ortaya nasıl öyküler çıkabilirdi?

Bilim felsefesinin düsturu “bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir,” sözüyle anlam bulur. Gözlemler öznel sonuçlar doğurur ve ortaya yeni bir bilgi, eser çıkarmak için en önemli yollardan biridir ama yazmanın tek aracı gözlem değildir. Hayal gücü sanatın en temel unsurlarından biridir. Gözlem ve hayal gücünü birlikte aldığımız zaman başarılı olabileceğimizi düşünüyorum.  Gözlem yaparak yaşamı anlayabiliriz, gördüklerimizi anlamlandırır, hayal ettiklerimizle yeni anlamlar katabiliriz. İşin içinden gözlemi çıkardığımızda sanırım son derece mekanik, duygusuz metinler çıkardı ortaya. Metinlerin ötesinde gözlemi yaşamımdan söküp aldığınızda ben olmaktan çıkardım herhalde.

 

Bu keyifli söyleşi için kendisine teşekkür ederiz…

About Mahmut Yıldırım 9 Articles
11 Mart 1996 yılında İstanbul’da doğdum. Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. Edebiyatın esrarengiz tadını aldıkça içinde kayboldum. Beni kendinde çifte kavurdu adeta. Bu sene bu tadın cümbüşünde kendimi aramak, bulmak, içimde biriken ne varsa duruşum ve kalemimle boşlukları doldurmak için bu yola gönül verdim. Günler geçiyor birer birer. Bense bu geçen zamanda elimden kalemimi, gönlümden edebiyat ve yazma sevgimi düşürmeyeceğim.

6 Yorum Kenan Şahbaz: “Yaşadığım boşluğu edebiyat doldurdu. İnsan kendini ifade etmenin yolunu arıyor bir biçimde. Edebiyat benim kendimi ifade etme biçimim.”

  1. Yüzeysellikten kurtulmuş nefis sorular ve yanıtlarıyla sıcaklığı kalplere sinen tanınası bir yazar. Birlikteyken yeni okurlar yeşertebilir. Zira en yakın zamanda o öykülerden payıma düşeni almak istiyorum. Başka gönüller içinde de yeşermeniz ümidiyle…

    • Sorular hakikaten samimi ve güzeldi. Söyleşi için sevgili Mahmut Yıldırım’a; güzel dilekleriniz için size teşekkür ederim Rabia Sağlam.

  2. Sıcak ve samimi sorular sorulmuş zamanın ötesinde bulmak istedigim bir samimiyet var söyleşide,bu sıcaklık varolsun, sürsün

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.