Nöbetçi Eczane / Kenan Şahbaz

Oturduğu koltukta ağır hareketlerle doğruldu. Gece nöbetlerinde, koltuğa geniş kalçalarını yayarak oturur, saatler ilerledikçe kafasını önündeki tezgâha koyup uyuklardı. Çıkardığı ayakkabılarını tekrar giymeyi denedi. Olmadı. Ayağı iyice şiştiği için tekrar ayağına girmiyordu. İki adım uzaktaki rafın altında bulunan terliklere doğru uzanırken bütün içinde birikmişi osurdu dışarıya. Şimdi kalkıp kapıyı açmak gerekirdi. Eczanenin içi de osuruk kokmasındı. Yoksa eczacının kocası Haşim, ebesinin herekesinden girer, “Ulan bu kokuya müşteri mi girer. Girse girse sana girer, hayvan,” derdi. Haşim aslında iyi adamdı. Babasızlığında babalık görmüştü ondan. Arada kulak çekse de ilk çıraklığa girdiğinden beri babası gibi sevmişti onu. Şimdi eczacı kalfası olduysa onun sayesindeydi. Üstelik gece nöbetlerinde güvenip eczaneyi ona emanet ediyordu.

“Erdi oğlum gözünü dört aç, sakın uyuyayım deme. Müşteriyi görmeden de sakın kepenkleri kaldırma. Ben sabaha karşı gelirim.”  deyip gitmişti.

Kafasını kaldırıp saate baktı. Henüz saat on birdi. Yaz nöbetlerinde kapıyı açık, kepenkleri kapalı tutuyorlardı. Kışın ise kapı da kapalı dururdu. Işıkların açık olmasından nöbetçi oldukları anlaşılıyordu. Gelen müşterilere ilaç verip nasıl kullanacaklarını anlattıkça kendiyle gururlanıyor, doktormuş gibi hissediyordu. Okulunu da okuyabilirse ne ala. Mahalle arası olduğu için pek fazla gelen giden olmazdı. Ama mahallenin serserisi de hiç eksilmezdi. Bir ara arka taraftan bir tıkırtı duyar gibi oldu. Kalkıp bakası gelmedi. Uyuşukluğu üzerindeydi. Parmağını kıpırdatacak hali yoktu. Ama kalkıp hem kapıyı aralaması hem sese bakması gerekiyordu. Kendi kendini çalışmak konusunda telkin etse de uyuşukluk hep ağır basıyordu. Yavaş adımlarla kalkıp kapıyı araladı. Dönerken de arka odaya göz attı. Bir şey yoktu. Büyük ihtimal bir kedi arka camın orada bir şey devirmiş olmalıydı.

Yerine otururken vitrinin önünden bembeyaz gelinlik gibi uzun elbisesiyle Eda’nın yaklaştığını gördü. Kepengin ardından göz kırpıyordu kendisine. Nicedir geliş gidişlerini izlediği Eda, kumral uzun saçları, güneş görmemiş gibi beyaz pürüzsüz teni, büyük mavi bilyeler gibi insanı kuytuya çeken gözleriyle favorisiydi Erdi’nin. Emekli bir subayın tek kızıydı. Şimdi öylece karşısında durduğunu görünce kalbi hiperaktif çocuk gibi yerinde duramıyor, vücuduna kan hücum ediyordu. Bu kandan erkeklik organı da nasibini almış, büyümeye başlamıştı. Kapıya doğru yürümeye utandı bu haliyle. Önündeki kabarıklığı düzeltmek için pantolonunun cebinden elini sokup külotunu sağa sola çekiştirdi. Biraz düzelir gibi oldu. Eda bir şey mi anlatmaya çabalıyordu? Yoksa ilaç mı alacaktı? Doğrulurken önüne göz ucuyla bakıp kapıya yöneldi.

“İlaç mı lazımdı?”

“Yok hayır. Babam biraz rahatsızlandı da. Hastaneye gidelim dedim kabul etmedi. Tansiyonu çıktı galiba. Siz gelip tansiyon ölçebilir misiniz?”

“Haşim Bey yok şimdi. Haber vereyim gelsin.”

“Rahatsız etmeyelim kimseyi. Evimiz hemen bu sokakta. Siz iki dakikada halledemez misiniz?”

“Eczaneyi terk etmemem gerekiyor. Ama sizinki de sağlık meselesi tabii.”

Erdi ilk defa Eda’yla karşılıklı konuşuyor, bu fırsatı da bir daha bulamayacağını düşünüyordu. Patron sabaha karşı gelirdi. Ama hırsızlar gelirse burada yokken. Nasıl başa çıkardı o zaman. Daha önce kapalıyken hırsız girmiş, alarm çaldığı için fazla bir şey alamadan kaçmıştı. Şimdi ise nöbetçi oldukları için alarm devreye sokulmamıştı.
Erdi’nin kafası çok karışmıştı. Eda’nın beyaz elbisesinin içindeki vücudunu düşlüyor, kokusunu içine çekmeye çalışıyordu. Fırsat bu fırsattı. İçeriden tansiyon aletiyle birlikte parfümlerden bir tanesini hediye etmek için çaktırmadan cebine koydu. Patronu eksikliğini hisseder miydi? Hiç önemli değildi şimdi. Bu güne kadar hak ettiği parayı tamı tamına vermemişti zaten. Maaşına zam istemeye bile cesaret edemezdi.

Kepenge asma kilidi vurup Eda’nın peşine takıldı. Karanlık sokağın ön tarafından gelen ışıkta ince elbisesinin altında meleğin ışığa kanat çalan görüntüsü şavkıyordu. Yanına yaklaşmak için adımlarını sıklaştırdı. Eda git gide hızlanıyor bütün çabasına rağmen Erdi ona yetişemiyordu. Eczaneden uzaklaştıkça içine oturan tedirgin rüzgârlar fırtınaya evriliyor, karanlık tüm dünyasını sarmaya başlıyordu. Önünde görebildiği tek yol Eda’nın beyaz elbisesinden saçılan aydınlıktı. O da git gide uzaklaşıp tünelin sonundaki küçük bir mum alevine dönüyordu. Yaklaşıp yaklaşamadığından emin olamıyordu. Attığı bir adımla yanına ulaşırken diğer adımında geriye düşüyordu. Tel gibi gerildi Erdi. “Evim hemen bu sokakta,” dememiş miydi? Neden bu kadar yol gelmişlerdi ki? Yoksa bütün bunlar kendisini eczaneden dışarı çıkarmak için miydi?
“Eda… hanım!” diye seslendi duraksayarak. Sesini duyurmak için boğazındaki gıcığı temizleyip daha yüksek sesle tekrar etti. “Eda!” Ciğerine doldurduğu bütün havayı ses tellerine çarptırmış ama sesini duyuramamıştı. Eda sokağın köşesinden dönüp gözden kaybolunca bir anlık etrafına bakındı. Dükkândan çok uzaklaşmamış olduğunu fark etti. Hayali bir dünyadan geçmiş, şimdi ayılmıştı. Köşeyi döndüğünde Eda’nın bir yıkıntının başında durduğunu gördü. Yanında iki insan azmanı duruyordu. Köşede durup nefeslendi önce. Eda “Gelsene hadi” diye sesleniyordu. Ya yanındakiler kimdi? Ağabeyi yoktu. Tek çocuk olduğunu biliyordu. Bir iki adım atınca arkasında bir tıkırtı duydu. “Benim eczaneye dönmem gerek,” diyerek geri döndü. Heyecandan nefesi taşmış, kalbi gırtlağında atıyordu. Eczaneye doğru koşmaya başladı. Uzaktan İki karaltının hareketliği seçiliyordu. Tuzağa çekilmişti. Hırsızların girmesi için tezgâhlanmış bir tavşan numarasıydı. Biliyordu bunları. Evlerine giren hırsızla giriştiği kavgada bıçaklanıp öldürülmüştü babası. Hırsızlar babasını, geçmişini, geleceğini çalmışlardı. Ne olursa olsun engellemeliydi. En büyük yenilgisine, kâbusuna karşı hiç değilse bu defa bir muharebe kazanmalıydı.

Hışımla döndü eczaneye. Kimseler yoktu ortalıkta. Kepengin kilidi yerli yerinde duruyordu. Kilidi açmak üzere eğildiğinde içeride ışığın altında iki kişinin boğuştuğunu gördü. Beyaz ışığın altında bir görünüp bir kaybolan iki kişini kavgasına kilitlenmişti gözleri. İçeri adım atmaya cesareti kalmamıştı. Ayakları kapı eşiğine çivilenmişti. Birisinin üzerinde baştan ayağa siyah kıyafetler, diğerinde kareli çizgi desenler bulunan pazen pijama vardı. Pijamalı adamın siyah saçlarının arkasıyla tepesi arasındaki cavlaklık ışıkta parıldıyordu. Hemen hemen aynı boylarda, eşit güçte iki adamın kapışmasıydı bu.

“Çıkın ulan dışarı,” diye bağırdı.

Oralı bile olmadılar. Karşılıklı güçlerini test eden çiftlerin dansı gibi dönüp duruyorlardı. Pijamalı olanın arada gözüken yüzünü tanır gibi oluyordu. “Arka pencere” diye düşündü. Ön kapının kepenginde kilit yerinde duruyorsa arkadan girmiş olmalıydı hırsız. Peki diğer adam kimdi? Haşim olabilir miydi? Dönüp durdukça yüzlerine odaklanıp tam olarak seçemiyordu.

“Haşim Bey,” diye seslendi yüksek sesle, yanıt alamadı.

Kavga bütün şiddetiyle sürüyordu. Çaresizce, kapı eşiğinden izliyordu. Siyahlının elini cebine uzattığını fark etti. Cebinden çıkardığı elinde soğuk bir metal parçası beyaz ışığı yansıtıyordu. Ucundaki küçük yansıma bir yıldızın parlayıp sönmesi gibiydi.

“Haşim Bey dikkat et bıçak…” demeye kalmadan ucundan damlayan kırmızı sıvı çarpma etkisiyle zeminde yuvarlak bir lekeye dönüşmüş, çevresine de minik sıçrama kalıntıları bırakmıştı.

Bıçağın soğuğuna temas eden kanın akışkanlığı değişmiş, adeta ağır çekimde damlıyordu yere. Kafasını yerden kaldırırken yere düşmekte olan pijamalının yüzü daha da seçilir haldeydi.

“Baba,” deyip içeri bir kaç adım attıktan sonra diz üstü kan gölünün içine çöktü kaldı. Beyaz önlüğü kızıla kesmişti. Eli, yüzü, her tarafı ılık kana bulanmış, anne karnında amniyon sıvısı içindeki fetüse dönmüştü. Dönebilseydi keşke annesinin rahmine. Ön kapıdan bir tıkırtı yükseldi. Kafasını kaldıramadı tıkırtıya. Stresin yarattığı gerginlikten bütün kasları kasılmış, en küçük bir seğirmeyi bile başarabilecek durumda değildi.
“Ha,” diyebildi sadece.

Kapının gıcırdamasına tanıdık bir konuşma eklendi bu kez:
“Ulan hörgücüne sıçtığımın devesi. Yine mi uyudun kaldın?”
Duyduğu sesle irkildi Erdi.

”Abi sen miydin?”
“Beğenmediysen gideyim. Beyimizin başka dileği de var mı?”
“Kusura bakma abi, içim geçmiş.”
Son zamanlarda babasını çok hatırlar olmuştu Erdi.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.