sakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escort

Kayıp Şehir ve Hafıza/ Alper Sezener

01 Ocak 2019 0

Tam iki yıldır durmadan kaçıyorum. Şehirden kaçmak için şehre sığınmak gerek, biliyorum bunu. Sokaklar güvensiz de olsa kapalı, sıkıştırılmış bir mekânda yitip gitmekten iyidir, diye düşünüyorum. Gece olana dek kaldırımlarda dolanıp duruyorum. Yalnızca, ihtiyaçlarımı gidermek için duruyorum. Kimseyle konuşmamaya özen gösteriyorum. Bu kaçış, bu ölümcül karmaşa ne kadar sürer kimse bilemese de şimdilik susmam ve kabullenmem gerekiyor. İçimde hep bir umut var. Bir gün gelecek, tüm bu eziliş, yoksanış hepimiz için sona erecek, buna inanıyorum.

Her şey iki sene önceki teknolojik devrim ile başladı. Büyük bir isim: Teknolojik Devrim; ki bu, başlangıçta herkesin coşkuyla karşıladığı bir şeydi.

Ekim ayıydı, tekrar tekrar okunan kitaplarda, beğeniyle izlenilen filmlerde çokça bahsedilen, büyük günlerden biriydi.  

O sırada ben, sıradan bir mahallede, sıradan bir evin oturma odasında, loş ışıkta Henry Miller’ın Yengeç Dönencesi’ni okumakla meşguldüm. Dışarıdan marş sesleri geliyordu. Herkes sokakta, bir tek ben evdeydim sanki.

Olanlara daha fazla kulak tıkayamayacağımı anlamıştım. Televizyon kumandasına dokunup kanalları turlamaya başladım. Ulusal Kanal’a geldiğimde durdum. Bilim adamlarından kurulu yeni kabinenin teknolojik devrimi sunuş konuşmasını izlemeye başladım.

Konuşmacıya göre, bundan böyle Francis Bacon ile başlayan, Sanayi Devrimi ile ivme kazanan doğaya egemen olma safhasından, doğayı yeniden üretebilme safhasına geçiliyordu. Artık, tüm bitkiler, hayvanlar ve hatta gerektiğinde insanlar bile kopyalanabilecekti.

Hemen Jules Verne, Philip K. Dick, G. Wells ve diğerlerinin seneler önce yazıp çizdikleri gözlerimin önünden geçti. Doğrusu gelecekte, onların eserlerinde aktardıklarına benzer bir dünyada yaşayabileceğimiz gerçeği üzerine çokça düşünmeme rağmen, bunun bu kadar hızlı ve ani olabileceği aklıma hiç gelmemişti. Olan olmuş, teknoloji yaşamımıza tamamıyla hâkim olmuştu işte.

Ben, tüm bu olanlar karşısında felsefi bir söyleme sahip olduğumu kabul etmeliyim. Teknoloji denen şeyin boynumuza geçirilen çivili bir tasma olduğunu, insan denen varlığı yavaş yavaş köleleştirerek kendinden sıyırdığını, süregiden sistemin kendisini bu şekilde, yani insanın içine hissettirmeden kök salarak yeniden ürettiğini, doğrusu düşünmeden edemiyordum. Tüm olan biteni gördükten sonra sadece, bir noktada yanıldığımı kabul etmeliyim. Teknolojik gelişimin insanlara zulmederek onları robotlaştıracağını düşünüyordum. Tam tersine, gördüm ki insanlar teknolojik gelişmeler karşısında hazcı bir tavır takınıyorlardı. Bir karşılıklılık durumu söz konusuydu. Teknolojinin yaşamlarına bu etkin müdahalesi, onları kendi iradelerinden, öz benliklerinden kurtarıyordu. Böylece, çılgınca tüketim, dolayısıyla emeğe olan o inanılmaz öfke açığa çıkıyordu.

Son model beyaz eşyalar, eskisine nazaran çok daha ucuza satın alınıyordu. Sanal âlemin nimetleri hunharca tüketiliyordu. Her şey elektronikti artık. Hazza yönelen tüm faaliyetlerin billurlaşarak içselleştirildiğine tanık oluyorduk. Görselliğin egemen olduğu bir toplum seviyesine ulaşmıştık.

Kadınsılaşan erkekler, erkeksileşen kadınlar çağındaydık. Her şeyin her şeyleştiği, oluş ile varoluş arasındaki çizginin ortadan kalktığı, amaç-araç ilişkisinin anlamını yitirdiği, insanı insan yapan değerlerin bulanıklaştığı bir döneme girmiştik.

Televizyonlara, bilgisayarlara büyük bir görev düşüyordu. Herkes, işte ya da evde, hep ekranların karşısındaydı. Birbirlerini daha da az dinler, anlar olmaya başlamışlardı. Filmler, diziler, reklamlar her yanımızı esir almıştı. Herbirimiz büyük firmaların ayaklı reklam panoları haline gelmiştik. Evlerimiz, ofislerimiz kameralar tarafından gözetlenir olmuştu. Başkaları adına yaşayan, başkaları adına söz söyleyip eyleyen insanlar haline gelmeye başlamıştık.

Birileri bu duruma karşı çıkmalıydı, ama zaman geçtikçe cılız karşı çıkışların genelde pek de ciddi bir etki yaratmadığını söylemeliyim.

Ve şehir. İnsanların hapsolduğu o beton gerçeklik, tam ortasında yapayalnız bırakıldığım dipsiz bir kuyuya benziyordu. Hemen her insan şehirlere, beton blokların, elektronik duyargaların çevrelediği yalnızlıklar yurduna hapsediliyordu. Kısa sürede, şeylerin dünyasında, büyük alışveriş merkezlerinin, oyun salonlarının, kredi kartlarının ve hafıza bankalarının merkezinde, yaşama dair hiçbir soruya ya da yanıta sahip olmayan insanların diyarında yaşamanın yabancılaştırıcı yanlarına aşina olmaya başlamıştım.

Diğer yandan, televizyon gerçekliği ile uyuşturulmuş, günün karmaşasından uzaklaştırılmış insanların dünyanın durumundan habersiz geçirdikleri seneler vardı. Bu şamata devam ederken, sessiz sedasız bir şekilde, dünya üzerindeki otuz altı ülkede iç savaş sürüyordu. İnsanlığa dair tüm değerler, sırf farklı oldukları düşünülen diğerleri tarafından benimsenmedikleri için aforoz ediliyorlardı. Herkes kendi içine öylesine kapanmıştı ki olanları görebilmek ne mümkün. Aksine, şehvet, kişisel tatmin, bencilliğin o erdemli yanları devreye giriyordu.

Kimse, bilgi peşinde değildi artık. Merak, işlevsel bir dürtüydü. Şehirdeki tüm kitapçıların kapanmasına şaşmamak gerekiyor.

Gazeteler az bir kitle tarafından takip edilen entelektüel yayın organları haline gelmişti. Her şey yarar-zarar ilkesine uygun bir şekilde değerlendiriliyordu. Zaman, en değerli hazineydi ve bir insana ayrılamayacak kadar içsel bir kurguydu.

Tıpkı her tezin bir karşı tezi olması gibi, bu gidişatın da karşısında olanlar vardı elbette. Aşırı muhafazakâr çevreler ahlak ve inanç merkezli bir açıklamayı yeğlerlerken, kendilerini “Karakter Avcıları” olarak tanımlayan bir grup, tıpkı Ortaçağ’da olduğu gibi, insanlığın yeni bir karanlık çağa girdiğini, bu karanlık çağdan, insanın kendi eliyle düşmüş olduğu bu ergin olamayış durumundan, kendi çabasıyla silkinerek kurtulabileceğini savunmaktaydı. Muhafazakârlar grubu sistemin içinden beslenen, gerektiğinde kolayca sisteme boyun eğen kişilerden oluşuyordu. “Karakter Avcıları” ise ortak düşmandı. Bu gruba üye olduğu düşünülenler çoğunlukla ya sınır dışı ediliyorlardı ya da türlü açıklamalarla bir daha toplum içine çıkartılmamak suretiyle hapsediliyorlardı. Sistemin kendini koruması, yurttaşlarının güvenini devamlı olarak sağlaması gerekiyordu.

Aslında, yüzyıllardır aynı oyun oynanmaktaydı. Ezen ile ezilen, yöneten ile yönetilen arasındaki kısır denge, teknolojik devrim ve toplumsal aklın araçsallaştırılması ile sonuçlanmıştı. Kendi aklını başkasının, örneğin kilisenin kılavuzluğuna veren Ortaçağ insanı, şimdi aynı şekilde aklını teknolojinin ve teknokratların kılavuzluğuna veriyordu. Tarih tekrarlardan ibaret değildi, ama birbirine benzer sonuçlara gebeydi.

Ben, işte o gece, o curcunalı gecede tüm bunların olabileceği korkusunu duyuyordum. Çünkü, uzun zamandır toplumsal hafızada büyük gedikler açılmaktaydı. Kolay unutan, zor hatırlayan bir toplum olmaya başlamıştık. Görsellik her yanımıza işlemişti. Kavramlarla değil örneklerle iş yapar hale gelmiştik. En sevdiğimiz kitapların yerini en sevdiğimiz diziler almaya başlamıştı. Röntgenci bir toplum olmaya, pornografik bir yaşam biçimi sürmeye alışmış; geldiğimiz yeri, varmaya çalıştığımız noktayı umursamamaya başladığımız anda insani yanlarımızı yitirivermiştik. Toplu kıyımlar, ezilmeler, haksızlıklar aklımızdan çıkmıştı. Bir tür dokunulmazlık zırhı ile yaşıyorduk.

Tüm bu karmaşa, elbet bir gün çıktığı yuvaya geri dönecekti.

Kendimce gerçeği arayıp bulmak ve bir kahraman olmak derdindeydim ben. Bir Raskolnikov olmak ya da Mersault belki de. Oran kentini vebadan kurtarmaya çabalayan doktor gibi tüm şehri bu karabasandan kurtarmak gibi bir fanteziye saplanmıştım.

Belki de tüm evreni eski güzel günlerine yeniden döndürebilirdik.

Komik ve saçma gibi görünse de büyük anlatılara bağrını açmış biriydim ve tıpkı tüm Aydınlanmacılar gibi benim de insanlık uğruna gerçekleştirilmeyi bekleyen büyük ideallerim vardı. Kahramanlara, kahramanlıklara inanıyordum hâlâ.

Kararımı vermem üç ayımı almıştı. Çalışmakta olduğum yayınevinin iflas edip kapanması “Karakter Avcılar”ını bulup, onlara katılma arzumu körüklemişti.

Sonradan, olanlar oldu. Yarım yamalak hatırladığım bir sürü tuhaf anı belleğimde takılı kaldı yalnızca.  

Sanırım, benim için her şey iki sene önce, o kasvetli günlerden birinde başladı. Günlerden pazardı. Sıradan bir alışveriş günüydü. Müdavimi olduğum Mor Bar’da öylece oturmuş birbiri ardına içki şişelerini deviriyordum. Sanırım, dördüncü biradan sonra bir ara tuvalete gidip geldim.

Döndüğümde oturmakta olduğum yerde başkası vardı. Adam, bar tezgahına dayanmış, çevresini dikkatli bir biçimde süzüyordu. İstifimi bozmadan yanına sokuldum. Sanki, ben yokmuşum gibi davranıyordu.

“Yerimde oturduğunuzu söylemek isterim. Ayrıca, önünüzdeki içki de bana ait” diye kibarca fısıldadım.

Yavaşça yüzünü bana dönüp:

“Sen, o olmalısın” dedi.

“Kim?” dedim, şaşkın bir edayla.

“Uzun süredir aradığımız kişi” diye cevapladı.

Heyecanlandım. Başımın ciddi bir belada olabileceği düşüncesi içimi ürpertti. Beni arayanlar Teknoloji Bakanlığı’nın ajanları olabilirdi. Eğer, öyleyse bu işten kolayca sıyrılma olasılığım bir hayli düşük olacaktı.

Uzun süredir, hükümet yayınevlerinin kapanması yönünde kayda değer çalışmalar yapıyordu. Yeni bir yasa ile yazılıma geçirilen her türlü yazılı malzeme para ile ödüllendiriliyor, bazen de kişinin arzu ettiği bir elektronik alet, örneğin bir hesap makinesi ya da cep bilgisayarı, kişiye hediye ediliyordu. Geçmiş ile bağ kurmak pek de onaylanmayan, yine de zora başvurmadan ödül-bedel çelişkisi metodu kullanılarak unutturulmaya çalışılan nostaljik bir faaliyet olarak kabul görüyordu. Evimde beş bin kitaplık muazzam bir koleksiyon vardı. Sanırım, elimdekilere karşı bir teklifleri olacaktı.

“Teknoloji Bakanlığı’ndan mısınız?” diye sordum.

“Öyle de denilebilir” dedi. “Aslında, hepimiz bir şekilde, bir yerlerden geliyoruz. İsimlerin pek bir önemi yok” diye de ekledi. Sonra, koluma hafifçe dokunup “umarım, bizimle gelmenizin de sizin açınızdan bir sakıncası yoktur.” diye devam etti.

Bu fikir hiç hoşuma gitmemişti. Sakinliğimi korumaya çalışıp:

“Gelebileceğimi pek sanmıyorum. Bugün, müsait değilim. Bakanlığa yarın uğrar gerekli görüşmeyi yerinde yaparım” diyerek adamı başımdan savmaya çalıştım.

“Siz bilirsiniz.” diye karşılık verdi.

Adamın mimiklerinde hiçbir duygu belirtisi yoktu. Oturduğu yerden kalktı, bir baş hareketiyle kibarca beni selamladıktan sonra bardan çıkıp gözden kayboldu. Sonradan, adamla hiç göz kontağı kurmadığımızı anımsadım. Birbirimizin gözlerine bir an olsun dikkatli bir biçimde bakmamıştık. Alışılmadık durumlar beni her zaman kuşkuya düşürürdü. Bu adamın başıma bir bela açacağına emindim.

İçkimi tamamlamadan eve gitmeye karar verdiğimde aklımda hâlâ kahramanlık öyküleri vardı.

Sokağa çıktığımda hava yeni kararmaya başlamıştı. Caddenin kenarında durup bir iki taksiye durmaları için işaret etmeme karşın, gelip geçen araçlardan hiçbirini durdurmayı başaramamıştım. Sinirim anlık da olsa gevşemişti.

Ellerim ceplerimde halk otobüslerinin kalktığı durağa doğru ilerlemeye başladım. Oldukça dalgındım. Bir şekilde, bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyor, bir türlü harekete geçemiyordum. Hafızam geçmişteki bazı olayları hatırlamama izin vermiyordu. Anlam veremediğim her şeyden korkuyordum.

Bir ara, kaldırımın sona erdiği köşede siyah bir arabanın yanımda durduğunu fark ettim. Ben daha ne olduğunu anlayamadan arabadan inen iki adam kollarımdan ve omzumdan beni kavrayarak yaka paça arabaya bindirdiler.

“Korkma, biz dostuz.” dedi karanlıktan bir ses.

“Seni kurtarmaya geldik.” diyen bir başka ses geldi.

Daha ağzımı açmaya fırsat kalmamıştı ki boynuma inen güçlü bir darbe ile sersemledim. Kurtulmak için çırpınsam da ikinci darbede tüm ışık yerini koyu bir karanlığa bıraktı.

Ne kadar süre baygın kaldığımı bilmiyorum. Sadece, güçlü bir ışık seli göz bebeklerimi yakarken acı bir çığlık kopardığımı, bedenimin acıyla sarsıldığını hatırlıyorum. Sanki, göz kapaklarım kesilmişti. Işık göz bebeklerimi bir lazer gibi çiziyordu.

Gözlerimin ışığa alışmasını bekledim. Işığa alıştıkça beyaz badanalı bir odada olduğumu, bu odanın çeşitli teknolojik aletlerle donatılmış bir hücre evi olduğunu kavramaya başladım. Odada beyaz önlüklü kel bir adam vardı. Sonradan, barda konuştuğum adamı da gördüğümü anımsıyorum.

Daha fazla dayanamayıp bilincimi tekrar yitirmiştim.

Ağır bir koku ile kendime geldiğimde, sanki yıllardır üzerimde deneyler yapılıyordu da artık miadımı doldurmuş gibi hissediyordum. Tüm icatçılarım da başımdaydılar.

“Demek kendine gelebildin,” dedi kel adam. Yaşı nereden bakılsa altmış vardı.

“Seni ayıltmak için harcadığımız enerjiyi bir görseydin, sanırım bize minnettar olurdun. Birkaç doz fazladan verseydik şimdi çoktan ölmüştün; şanslıymışsın.”

“Siz kimsiniz?” dedim.

“Bizi tanımaman garip,” diye karşılık verdi.

“Nasıl? Nasıl tanıyabilirim ki sizi?”

“Her şeye yeniden başlayacağız değil mi? Sen karakter avcısısın, diyeceğim ve sonra sen şok üstüne şok yaşayıp bize türlü aptallıklar sergileyeceksin.”

“Şaka yapıyor olmalısınız?”

“Şaka gibi mi görünüyoruz? Seni istesek tek bir hamlede gebertebiliriz. Bu bir şaka mı ha?”

İriyarı genç adam, yanında duran dolaptan garip bir alet çıkardı. Kesici olmaktan çok elektromanyetik dalgalar yayan bir alete benziyordu elindeki.

“Yerine koy onu Mano,” dedi kel adam. “Daha zamanı gelmedi.”

Kendimi kurtarmam gerekiyordu. O sırada ayaklarımın yatırıldığım yatağa bağlı olduğunu fark ettim. Ellerim serbestti, fakat ayaklarımdaki özel prangaları nasıl çıkarabileceğimi bilmiyordum. Adamları lafa tutmam gerekiyordu.

“Tamam, anladım,” dedim. “Tüm insanların kafalarına çipler yerleştirdiniz. Onları bu yolla yönetiyorsunuz. Fakat, arada bir bazılarının devreleri bozuluyor, böylece isyana yöneliyorlar. Sizler de bu çipleri tekrar yeniliyor, bu kişilere takıyorsunuz. Aslında, sizler insan da değilsiniz, teknolojik devrim ile insanlığın yönetimini ele geçiren yazılımlarsınız. Öyle değil mi?”

“Aptalca. Çok fazla film izlemişsin sen. Bizler de tıpkı senin gibi insanız. Farkımız ise insanlığın çıkarlarını korumak. Amacımız, insanları birbirine düşüren karmaşayı, zararlı fikir ve eylemleri, dolayısıyla toplumsal huzursuzluğu ortadan kaldırmak suretiyle toplumumuzun güvenliğini, yani mutlak dengeyi sağlamaktır.”

“Mutlak denge diye bir şey yoktur ki?”

“Bundan sonra olacak. Savaşlar sona erecek. İnsanlar birbirlerine saygılı olarak özgürce yaşayabilecekler.”

“Savaşlar hala devam ediyor ve eşitsizlikler sürüyor ama.”

“Bu bir bakış açısı sadece. Sen ve senin yolunda giden tüm diğerleri, düzen bozucular yüzünden toplumumuzun huzuru kaçıyor. Sizler yarasınız ve tedavi edilmeniz gerekiyor.”

“Ben sıradan bir editörüm, toplumsal duyarlılıklara sahibim yalnızca.”

“Evet, bir zamanlar öyleydi. Karakter Avcıları örgütünü kurmadan önce yani.”

“Yanılıyorsunuz. Onlara katılmayı sadece arzuladım ben. Onlardan biri değilim.”

“Çok güzel. Verdiğimiz ilaçlar işe yarıyor.”

“Ben sıradan bir vatandaşım.”

“Seni en az beş kere yakaladık. Beşinde de tedavin tam anlamıyla tamamlanamadan kaçıp gittin. Yine de görüyorum ki, çok kısa bir süre sonra tüm kötü özelliklerinden arınacak ve toplum için yararlı biri haline geleceksin.”

“İnsanlığı uyutuyorsunuz, onları zehirliyor, amaçlarınıza adice ulaşmaya çalışıyorsunuz.”

“Hayır, insanlara istedikleri şeyleri veriyoruz. Sahip olmak istedikleri şeyleri… ve seçimleri de geleceklerini belirliyor. Tam tersine sizler insanların aklını çeliyorsunuz. Sizlerle ya da sizsiz her şey yoluna girecek.”

“Sağduyu, kimlik, irade, değişime olan inanç, seçme özgürlüğü, toplumculuk, bilgi, hakikat, erdem, emek, aşk, sanat… Tüm bunlar, sizin sayenizde metalaştı, insanların tektipleşmesine ön ayak oldunuz!” diye haykırdım. “Beni değiştirmenize izin vermeyeceğim.”

Kalkmak için hamle yaptım. Ayağıma bağlı alet tiz bir ses çıkardı. Sonra ayaklarımdan beynime kadar bir sızı dalgası yayıldı, bedenimi esir aldı. Bir süreliğine bütün organlarımın yer değiştirdiğini sandım.  

“Acı! İşte, insanoğlunun tüm düşmüşlüğünün kanıtı. Acı çekmek istemiyorsan acıyı unutmalısın,” dedi kel adam.

O an, George Orwell’i dinlemeliydik, diye düşündüm. Tüm ütopyaların, tüm bilim-kurguların gerçekliğe temas eden yanlarının olduğu gerçeği zihnimi kurcalayıverdi. Doğaya egemen olmak için yarattığımız tüm şeyler, bize egemen oluyordu ve tatlı bir rehavete kapılıp her şeyi es geçmeyi seçiyorduk. Sonra, hiç olmuyordu. Hep şimdi, varsa yoksa hep şimdi oluyordu. Geçmiş, hatırlanamayacak kadar eski, gelecek, üstüne konuşulamayacak kadar yeniydi bizler için.

Leonardo Da Vinci, Galileo, Newton, Edison, Einstein bir tarihsellikti ve tüm bunları tarihin sonuna gömmemiz gerektiğini söyleyenler geldiler sonra.

Artık tarih yoktu.

Sarsıldım. Ter içinde kalmıştım. İriyarı Mano ile kel adam karşımda oturmuş beni izliyorlardı.

“Şimdi ne olacak?” dedim.

“Hafızandaki tüm kötü anıları sileceğiz. Bizden biri olacaksın sen de. İyi bir yurttaş olacaksın. Sonra, ki seni konuşturacağız, dışarıda hala propagandaya devam eden birkaç yandaşının ismini alacağız. Onları yakalayıp, belki öldüreceğiz.”

Kahkahalar kulaklarımda çınlıyordu. Mano, elindeki aleti silah gibi tutup üzerime doğru ilerliyordu. Kel adam ışık panelini ayarlamakla meşguldü. Tarihin sonunun geldiğini düşündüm. En azından kendi tarihselliğim sona eriyordu. Belki yarın ben, ben olmayacaktım. Aynı bedende ve surette başka biri olacaktım. Belki de dışarıdaki tüm insanlar aslında kendileri değildiler. Saçma sapan görsel fantezilere saplanıp kendi benliklerinden sıyrılmışlardı.

Elektromanyetik başlıklı alet kafatasıma değdiğinde önce bir serinlik dalgası, ardından karıncalı bir kaşıntı, daha sonra da ağır bir uyku nöbeti bedenimi esir aldı. Barbarların yeni istilasını gördüm uykumda. Tüm şehir, aynı renge boyalıydı. Tüm insanlar hunharca, alışveriş merkezlerini boşaltıyorlardı. Son model arabalar, beyaz eşyalar, uçan nesneler, uçuşan etekler ve kahkahalar, cep telefonlarından yayılan tiz melodiler ve birbirlerine mesaj gönderen teknoloji ajanları, yakılan kitaplar, yok edilen tuvaller, kırılan heykeller…

Ölüm, bir umursamazlık dalgasıydı. Ölüm, kendi kendini yemeye başlayan yılandı. Ölüm, şehir imgesinde, ölüm, doğaya karşı kültür, kültüre karşı teknoloji metaforunda kendini var ediyordu. Bir şehri esir aldığında, tıpkı veba gibi sinsice yayılırdı. Kitlelerin ölümü ise yalnızca bir istatistikti.

Kendime geldiğimde evimde yatağımdaydım. Usulca gözlerimi açtım. Kitaplarım, basketbol topum, giysilerim yerli yerindeydi. Hızla yattığım yerden kalktım. Bir tuhaflık seziyordum. Üstümü başımı kontrol ettim. Herhangi bir yara berem yoktu. Sadece, başımda hafif bir ağrı vardı.

Saate baktım. Sabah dokuzu gösteriyordu. Salona gittim. Televizyonu açtım. Haber kanalını çevirdim. Dün gece, bir mizah yazarı ile bir tiyatro sanatçısı ölmüştü. Biri kalp krizinden diğeri de solunum yetmezliğinden. İyiler çabuk ölür, diye düşünenlerdendim ben de.

Televizyondaki diğer kanalları yokladım. Sabah programları, diziler, reklamlar, şirinlikler, dilbilgisi katletmeleri eşliğinde esridim.  Daha fazla dayanamayıp televizyonu kapadım.

Yaşıyordum.

Giyinip sokağa çıktım. İnsanları izledim. Şehrin merkezindeki dev ekrandan başkanın konuşmasını izleyen kalabalığa karıştım. Yanıma oldukça hoş bir kadın yanaştı. Güzel kokuyordu. Saçları kalabalıkta bir an tenime değdi. İpeksi bir dokunuştu.

“Merhaba” dedim.

Gülümsemeyi sürdürdü. “Merhaba,” diye yanıt verdi.

“Şehirden misiniz?” diye sordum.

“Şehir mi?” dedi.

“Evet” dedim.

“Şehir dışında başka bir yer var mı?” diye sordu bana. Şaşkındı.

“Tabi ki, koca bir dünyada milyonlarca şehir olmalı değil mi?” dedim.

“Bilmem ki. Bazı şeyleri hatırlamakta güçlük çekiyorum da,” dedi.

“Evet, ben de,” diyebildim.

“Dünkü diziyi izleyebildiniz mi? Hani, şu adamı uzaylılar kaçırıyor ya?” diye sordu.

“Bilmiyorum, hiç izlemedim. Ben genelde kitap okurum,” dedim.

“Kitap mı? Çok uzun zaman önce vardı onlardan değil mi? Güzel olmalılar, ama fazlasıyla sıkıcı,” dedi üfleyip püfleyerek. “Ben filmlerini izliyorum,” diye ekledi.

“Anlıyorum,” dedim.

Konuşmayı kibarca yarıda kesip yürümeye devam ettim. Restoranlara, lokallere, insanların uğradıkları çeşitli mekanlara göz attım. İnsanlar her yerde aynıydı. Şehir, bir yanıyla ölüme meydan okurken diğer yanıyla kara bir irin gibi çağlayarak akıyordu ölüm ırmağına.

Eve döndüğümde saat öğlen biri biraz geçiyordu. Televizyonun karşısındaki kanepeye çöktüm. Üzerime şüpheye benzer bir his üşüştü. İnsanların tuhaflıklarından ürkmüştüm. Onlar gibi hissedemiyordum kendimi. Onlarla iletişim kuramıyordum. Bu böyle gidemezdi. Bir şeyler yapmalıydım. Hafızamı zorladım. Her şey nerede başlamıştı ve bitmişti? Ne yapıyordum ve yapmaya çalışıyordum? Kimdim ve tarihselliğim hangi yöne doğru evriliyordu?

Düşündüm, düşündüm, düşündüm…

Telefonun sesiyle irkildim. Bir kere çalan telefon, iki kere çalan telefon, üç kere çalan telefon…

Gözlerimden yaşlar gelmeye başladı. Telefon ahizesi elimde öylece kalakaldım.

Tek bir gerçek vardı, kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, adımı bir türlü hatırlayamıyordum.



BENZER KONULAR
YORUM YAZ