Kayıp Gelecek-2- / Ayla Kapıcı

2.Böüm…

Kış kapıya dayanmış, Balkanlar’dan gelen o meşhur soğuk hava dalgası etkisini göstermeye başlamıştı. Gri bulutlar beyazları çoktan gölgelemiş, yanına rüzgârları da alarak her gün ağlatıyordu adeta gökyüzünü. Gökyüzünde bunca kasvet varken, iyi şeyler de düşünemiyordu insan. Kimse bilmiyordu ne çok sızladığımı…Güven konusunda benim gibi sorunlu olanlar bilir, boşluğa günah çıkarmanın tercihen tek doğru yol olduğunu. Zira aslında susarak da anlatır insan, kimseler duymadan. Hoş, duymasınlar istiyordum zaten, çünkü bir düzine nasihat ve teselli içinde daha çok boğacaklardı beni.

Seni unutmaya çalışırken, babamı anımsadım nedense? Oysa hiçbir benzerlik yoktu aranızda. Bir farkla, o pervasız korkaklardandı, sen ise temkinlilerden.  Annemi onca kadınla aldatmış olmasına rağmen, korkaklığı yüzünden yüzsüz bir aile babası olmaya devam ediyordu. Ne çok yalan girmişti hayatımıza, biyolojik yaşımızı sayısız katsayılara çarparak. Ve hepsinde inanıyor gibi yapıyorduk.  Ve garip olan yalan söyleyenler değil, her defasında bizim onlara inanıyor olmamızdı. Trajik ve komik…

Babamdı işte, sevmek zorundaydım onu da annemi de. Evlat olmanın en temel şartıydı, itaatkâr bir sevgi… Seni sevmek zorunda olmadan sevmiştim, özgürdüm yani severken. İnsan zorunlu sevgileri, hep sorunlu yaşar nedense. Ben annemin rahmine düşen üç ceninden hayata tutunan tek varlığı olarak, en çok da bu yüzden sevmek zorundaydım onları. Tek çocuk cezasıydı benimki. Olası kardeşlerimin eksikliğiydi belki de bu kadar göz önünde olup, bunca arka plana atılmak. Yani sanıldığı gibi iyi bir şey değildir evin tek çocuğu olmak.

Çoğunlukla aralarında işittiğim en güzel sohbetleri, birbirlerine olan eleştirileriydi. Ben yanlarındayken başlayan gergin atmosfer, benim odaya gönderilmemden sonra şiddetini arttırarak devam ederdi. Anlamadığım, benim yanlarından ayrılıp başka bir odaya gitmemle, beni bu kavgadan uzak tuttuklarına inanıyor olmalarıydı. Acaba duvarlarımızda ses geçirmeyen bir özellik olduğunu mu düşünüyorlardı? Hayır! Bu kadar cahil olamazlardı. Sadece insan gibi, sevgiyi huzuru paylaşmayı beceremediklerinin utancını, benim gözlerimin önünde sergilemek istemiyorlardı. Hatırlıyorum; kavgalarının arasında ne çok ezildiğimi, ne çok küstüğümü onlara. Hatta ne çok nefret ettiğimi… Nasıl da bencillerdi, hiç fark etmediler bunu. Babam için sadece bir tohumdum sanki ana rahmine ekilen, annem içinse evliliğinin teminatı. İlk onlar kullandı beni belki de. İnsana en çok dokunan buydu, kalbine tıka basa doldurduklarının, sana küçük bir yer bile ayırmaya tenezzül etmemesiydi.

Bir gün, bir kahvaltı masasında şahit olmuştum, ilk defa birbirlerine olan sevgisizliklerinin. Annem, tereyağına balı sürerken öyle öfkeyle tutuyordu ki bıçağı, sanki kavgası ekmekleydi. Babam zeytin çekirdeğini tabağa değil de adeta annemim yüzüne atıyor gibiydi. Ben ise bana sormadan hazırlanmış, kahvaltı tabağımın içeriğini seçmekle meşguldüm. Tercihim herşeye rağmen, çikolataydı. Annem;

“ Yumurtanı yesene evladım!” diyordu; babam ise her zaman ki gibi aşağılayarak;

“ Bir yemek yemesini öğrenemedin gitti. Adam gibi ye şu önündekileri!”

Adam gibi yemek neydi? Ben adam değildim ki…

            Babamdı o, kendi geçmişinde önüne gelmeyen nimetler için beni suçluyordu ve ben onu anlamak zorundaydım. Oysa ben sucuktan hep nefret ettim.

            Şu yoksulluk dedikleri hiçbirşeyi olmadan var olmak mı, yoksa her şeye sahipken yok olmak mıydı? Bizim arka mahalledeki tek dost diye anımsadığım Elif geldi aklıma. Gecekondu semti diyorlardı, kentin en talihsiz, en izbe sokaklarında kurulu küçük odacıklı evlere.  Sıcak tutmayan, kevgir gibi akan damlarına, inatla umut seriyordu insanlar. Sinir bozucu bir kabullenişti bu bana göre. Biz balkonda bile çiçek büyütemiyorduk; onlarınsa sanki tek serveti evlerinin önünde, avluya tesbih gibi dizili teneke kutularda yetiştirdikleri  küstüm çiçekleri ve arsız menekşeleriydi. Her şeyin azı, sevginin fazlası vardı iki göz odalarında. Öfke, isyan, kahır sızmıyordu hiç pencerelerinden. Apartmanlardan, soğuk betonlardan ilk defa o zaman nefret etmiştim. Soğuk garip bir şekilde içimize de işliyordu. Kıskanılasıydı onların acılarını yaşama biçimleri. Biraz arabesk, biraz da türkü tadında yaşıyorlardı gam ve kederi. Çünkü hayattan tat almak tevekkül ve sabrın tek gayesiydi onlar için.

Elif de böyle bir sokağın kızıydı. Nasıl da güzel gözleri vardı, siyah bu kadar güzel olabilir miydi bir gözde? Çakıl taşı gibi parlardı gözleri. Kestane rengi saçları kıvır kıvır düşerdi alnına. Benim gibi soluk benizli de değildi üstelik, bembeyazdı teni. Annesi her hafta bize temizliğe gelirdi. Bir keresinde onu da getirmek zorunda kalmıştı, iyiki de kalmıştı. Annem pek bir söylenmişti:

“ Temizliğe çocukla gelinir mi? Ne düşüncesiz insanlar!”

Selma, annemin bu durumdan hoşnutsuzluğunu hissetmiş olsa gerek, temizlemeye girdiği her odaya yanına Elif’i de alıyor ve sıkı sıkıya da tembihleyip, köşeye oturtuyordu. Sıra benim odama geldiğinde çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. O kadar sevimli bir albenisi vardı ki, insan ille de severdi onu. Ben yan yan süzerken, o da alttan alttan gülümsüyordu bana. Yanıbaşımda yerde duran mindere oturup;

“ Azıcık seninle oynayabilir miyim?” dedi.

Ben yerde duran bebeklerden birini ona uzattım. Öyle mutluydu ki bebeği eline aldığında, daha önce hiçbir cansız varlığa böyle duyarlı dokunulabileceği benim anlayabileceğim bir sevgi biçimi değildi.

Biz Elif’le anneme rağmen, o günden sonra hep görüşmeye devam etmiştik. O benim ilk sevgi öğretmenimdi. Küçük şeylerle mutlu olmayı, elimdekilerle neler yapılabileceğini onun kurduğu evcilikler sayesinde öğrenmiştim. Elif, imkânlarımın beni ne kadar şanslı kıldığını düşünürken, ben onun imkânsızlıklarına imreniyordum. Ondan tek farkımız, onun kıvırcık, benimse pırasa saçaklarına benzeyen saçlarım, ya da tenimizin rengi değildi; o benden çok daha mutlu bir çocuktu.  Keşke sevgi bulaşıcı bir hastalık olsaydı ve Semra Teyze çok hasta olup, gelip bizim evdeki herkese bulaştırsaydı da, sevgiden yatak döşek yatsaydık. Off!…

Elif’e neden ihanet ettiğimi şimdi daha iyi anlıyorum galiba, o benden daha fazla sevgiye sahipti. Hani yılan sinsi sinsi yaklaşır, sonra birden sokup akıtır ya zehrini, kıskançlık da yılan kılığında girmişti kanıma. O gün Elif’i ve annesini de son görüşümdü, oysa bu kıskançlık denen kriz anının, bana bu kadar pahalı bir bedel ödeteceğini hiç düşünmemiştim. Düşünseydim yine yapar mıydım? Yapardım… Çünkü zehir girmişti bir kere kanıma, illaki felç ederdi düşünce sistemimi. Yani biraz da düşüncesizliğim yataklık yapmıştı bu suça. Biraz da annemden korkum. Annem, rahmetli annesini bir kere bile iyi anlatmamıştı bana, hep yediği dayakları, ortanca çocuk olmanın tüm diyetini kendisinin ödediğini söyler dururdu. Ama nedense ondan kalan fincan takımı da pek bir değerliydi onun için. Garip bir şekilde onun varlığında olanla değil, yokluğundan kalanla tatmin ediyordu sevgisini. Herkese büyük bir gururla gösterirdi, o dedem nuhtan kalma allı güllü fincanları. Sanki bana anlattığı o korkunç, eli süpürgeli cadı kılığına girmiş annesi, o fincanlarla meleğe dönüştürülüyordu başkaları için. Zavallı annem, keyfen yalan söyleyebilecek kadar sevgisiz büyümüştü.

Fincanla Elif’i bağlayan tek şey, onun benim hayatımdan tamamen çıkmasıydı. Semra Teyze yine bir temizlik gelişinde toz alıyordu. Sıra o fincanlara gelmişti; teker teker sildiği fincanları yanında duran sehpaya diziyordu seri bir şekilde. Ben mutfağa su almak için çıkmıştım, planlı bir şey değildi o andan sonra olacaklar. Doğaçlama bir kötülük anıydı yani. Birden şeytan girmişti bedenime ve beni kötülüye davet ediyordu. Hem de bir taşla iki kuş vuracaktım. Hem annemi üzecektim, hem de Elif’i… O an için kaçırılamayacak bir fırsat gibi bürünmüştü gözüme o salakça eylem. Hiç düşünecek fırsat bile vermemiştim kendime sehpayı elimin tersiyle devirirken… Semra Teyze, ah Semra Teyze! Kötüydüm ben çok kötü…

Semra Teyze, içten içe biliyordu yaşadığım sevgisizliği ve ne büyüklük göstermişti giderken. Annem çıldırmışıt adeta:

“Nasıl kırarsın bunları, adam gibi yapsaydın ya işini? Ah!!! Annemden yadigârdı onlar…”

“Özür dilerim Mutlu Hanım.”

“Neye bu özür? Gitti canım fincanlar…”

Bir çocuğun suçunu, diğer çocuğun suçu kapatır sanıyordu Semra Teyze. Yanıldığını kovulduğunda anlamıştı. Ve ben bir daha hiç görmemiştim onları. Tanrım! Bu çocukça günahın bedeli bu kadar ağır olmamalıydı, belki de affedebilirdin beni. Ne de olsa sevgi yoksunuydum ve geçmişteki hiç bir suç, gelecekte var olmaya devam edecek masumiyeti kirletmeye delil teşkil etmezdi.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.