garip
garip
garip

Karanlıktan Işığa, Yerden Göğe, Kahverengiden Mavisine Bu Mektup / Kristal

01 Temmuz 2019 0
reklam

Kendimden çıktım uzun bir yolculuğa da nasıl vardım sana bilmiyorum. Okudum birer birer yazdıklarını. Çok şey buldum kendimden inan bana. Zamanın süzgecinden geçirdiğim onca bildiğimi harmanlayıp hatta bilmek istediklerimi de soslayarak kaleme almış, kendi emeğini, tecrübeni, birikimini ve ideallerini de yoğurup kor ateşte pişirmiş, mis gibi kokusuyla sunmuştun sanki önüme. Hayran kalmamak elde değildi bu lezzete. Zihnimde karmakarışık halde yuvarlanan onca taşı yerli yerine oturtmayı başarıyordu yazdıkların. Analizlerin öyle yerli yerinde ve çarpıcı ki kör olsa görür bakmasını bilen. Gizlerinin arasından göz kırpıyor hakikat bir yandan görmek için bakan gözlere. Okuduklarımdan kendimce yorduklarımı dile getirmek istiyorum kendi yağımda kavurarak, bir tutam da senden katarak…

Hitabetin kendinle diyalog halinde gerçekleştirdiğin bir anlatı yani monolog şeklinde, çokça metafor, retorik ve bol imgeli. Anlaşılır olanı gizlediğin ama anlaşılmasını arzuladığın ve bunun için zihni yormak istediğin, dili zorlayan bir tarz sergilediğin. Amacın ulaştırmaya çalıştığın özü verirken en aza indirgediğin sözcük sayısını olabildiğince farklılaştırarak şekilde devrim yaratıp özgünlüğünü yaratmak ki bunu da tüm cesurluğunla ortaya koymuş olman kahramanca. Asıl hedefin dile yenilik katmak. ‘Ve sanat çabası, aslında üretim ve dilde genişleme çabası. Bilim ile aynı minvalde. Bir kollektif zihin genişlemesi. Dilin yapaylığı, insani oluşu, bizi biz yapan şey olması ve bizim sınırımız olması, dilin aşılması mümkün değil belki ama genişletilmesi gerektiği. Hakikati daha kapsayan bir bakış ile görebilmek uğruna… Bu yüzden doğumlar, bu yüzden ölüm kıyısında yaratma çabası, sınırı kırmak. Yaratının en büyük yoğunluğuyla sınırın öte ucuna ayak basma çabası…’

SÖYLEM’de hedefini belirtirken dilin sınırlarını genişletmek için açtığın savaşı ilan ediyor, bir asker edasıyla devam ettiğin dizelerinde en güçlü silahın şiirler olduğunu vurgulayarak KAN / KIN / KOR / KUT ‘la donanıp gücüne güç katarak durmaksızın devam ediyorsun ve durmaya da, bir sınır koymaya da niyetin yok. Üretmek istiyorsun hep, belirlediğin bir sınır yok. Sınırsız, sonsuz bir ilerleme arzusu bu gayen. İsimlerdeki bağdaşan, birbirini takip eden özenli seçim de bunu yansıtıyor kendi deyişinle. Şiirlerinle kuşandığın bu savaşı gözün kara göğüsleniyorsun bir başına… Okurken herkes kendinden bir şeyler bulmak ister. Ben de buldum üstelik bir şey değil, çok şey elbet. Geçmişten bize kalanlar, doğum, bizim varoluşumuz, doğayla özdeşleşen yanımız, uyumun zor yanları, acı, umut, geleceğe aktarımımız, ölüm, yeniden diriliş… Hepsini ince ince işlemişsin. Hayat boyu öğrendiklerimizi öyle güzel harmanlamışsın ki; işte hayran bırakan tarafın da burada devreye giriyor. Kendi çağrışımlarımdan örnek verecek olursam; annem çalıştığı için babaannem beni büyüttüğünden, bana kattığı değerleri, ahlâki-dini yanları, duygusal bağı, onu kaybettiğimde hissettiğim acıyı, kapıldığım yalnızlık, duygusunu, düştüğüm boşluğu, annemde arayışa koyulduğum anne şevkatini, bir bebeğin ana rahmine düşmesiyle başlayan yolculuğunu, embriyo, fetüsten tut da emzirdiği dönemle beraber kritik dönemleriyle devam eden ilişkisinin psikolojik ve duygusal olarak ömrüne nasıl yayıldığını, babamın aşıladığı soy bağını, Türk adetlerini, gelenek, görenekleri, onurlu ve savaşçı ruhu, cesareti, geçmişi, tarihi ve coğrafyayı bilmek gerekliliğinin de hayatta kalma mücadelesinin önemli bir parçası olduğunu, erdemli ve güçlü olmak için buna ihtiyaç olduğunu, ağaç imgesinde anlattığın döngünün hayatımızı tasvir edişini, altın oranla ölçülmüş misali müzikal ruhlu dizelerini, çocukluğumda hayranlık duyduğum Leonardo Da Vinci gibi sadece sanatla değil, bilimle, tıpla, fizikle, felsefeyle uğraşını, günümüz siyasetine değinişini ve siyasetin değişken kalıbını, şakşakçıları, dinin de siyasetin kılıfına nasıl uydurulduğunu, özünün saptırılışını, esas kutsal olanı, kitapların dilinin geçmişten günümüze aktarılırken nasıl evrildiğini, dilin hep değişken olduğunu, dilin bizi kalıplara sokmasını değil de bizim dile şekil vermemiz gerektiğini ki olması gerekenin bu olduğunu ve bunun için uğraş verdiğini, sürekli üretmeye odaklandığını ve hep üretmemiz gerektiğini hissettim derinden.

Özellikle şiirlerinde doğurganlığa duyduğun bir hayranlık sezdim; arzunun, tutkunun, istencinin kaynağı bu olmalı diye düşündüm. Tutkulu olmayı insandaki üretme hissini diri tuttuğunu düşündüğün için sevdiğini hissettim. Melankolik tarafını, yalnızlığı, tinsel yanını, kutsala varan savaşını, tanrısalın yüceliğini sadelikte buluşunu… ”Sade misin sen yücelik?” mısran için şiirden de fazlası dedim, şairden de öteydin artık gözümde. Özünde de vardı belli ki, bu birikimi elde etmek için de fazlasıyla acı çekmiş olduğunun farkındaydım. Acıydı sana kendini yok ettiren ve yeniden doğuran, seni sen yapan, var eden… Anlıyordum ama bir yandan da acın dinsin, hep mutlu ol istiyordum.

Neşenle, ışığınla var ol, doğ her gün yeniden güneş misali ve kaleminle aydınlat dünyayı. Uğurlu olsun kalemin, kutlu olsun doğuşun ve mutluluk saçsın gülüşün. Kal sağlıcakla ÖMER ALKAN…

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR