Kara Ellerin Hazmedemediği Mutluluk / Seher Zerrin Aktaş

Elimdeki ikinci resimdi hayatıma çizdiğim. Sayfanın en üstünden başlıyordum, ellerimin boyası bulaşıp bozmasın istiyordum. Maviler, sarılar ve beyazlar vardı gökyüzünde. Bembeyazdı kuşlarım, kanatlanıp özgürlüğe uçuyorlardı daima. Tam sol köşeden, zirvesi karlarla kaplı dağların arasından doğardı sapsarı güneşim; masmavi gökyüzünden parlardı. Mavi beyaz pamuk görünümünde bulutlarım vardı öbek öbek…

Ruhumla şekil verirdim her birine. Bembeyaz yeleleriyle dörtnala koşan, arada bir şahlanan bir at olurdu. Ya da bir masum çocuk sureti belirirdi gözleri umutla dünyaya bakan. Gökyüzünün maviliklerinde yaşatırdım denizlerin denizkızını. Apak bir kalp olurdu henüz kirletilmemiş. Şöyle bir bakardım ressam gözüyle; mutluluğu, özgürlüğü çizmiştim işte. Eserinden memnun bir ressam edasıyla, sayfanın ortasına geçerdim…

Dalları alabildiğine gökyüzüne uzanan, sıra sıra yemyeşil, her tür ağaçlardan ormanım; önünde yeşilin ve kahverenginin tonlarında tarlalarım ve nadasa bırakılmış toprağım vardı. Saman rengi başaklarım direnir esen yellere tüm gücüyle; ama yine de eğilirdi. Gündöndü sarmış yolun kenarını, güneşe hasret yüzünü dönmüş emiyor kana kana. Emdikçe kuruyor, boynunu büküyor, yenik düşüyor sevdasına. Mısır püskülleri sarmış toprağını. Uzamak istedikçe ağırlığına yenilen saplardı. Üç dört kadın, erkek işçiler çalışıyor bin bir emekle. Korkuluğun en korkuncunu yerleştiriyorum tam ortasına; bozmak isteyenler korkup el uzatmasınlar diye…

Bacası gri dumanlar tüten, çatısı kiremit kaplı, beyaz çerçevelerinde kırmızı perdeleri, cam önünde ve bahçesinde ortancalar, akşamsefası, fesleğen, rengârenk karanfiller ve güller… Saksılarında veya toprağında, gözlere sunulan şölende, taşlardan döşeli yoluyla, içini hiç göremediğim, mutlulukla dolsun istediğim, küçücük evimin tokmaklı kapısı kapalı. Hemen yanı başında bir köy çeşmesi var. Suyu berrak, buz gibi; oluk oluk akıyor. Bakraçlarla su taşıyan Türkmen kızları ise çeşme başında; türkülerimiz dillerinde, neşeleri yerinde. Tatmin olunca gözlerim bittiğine, geçerdim sayfanın sonuna…

İki tarafı meyve ağaçlı, içi şekilli taşlarla dolu, yuvası bildikleri yerde, iç rahatlığıyla rengârenk balıkların yüzdüğü, dağların arasından gelen, nereye aktığı belli olmayan uçsuz bucaksız bir dere. Bir kaç ördek ve kuğu salınıyor nazlı nazlı maviliğinde. Bir çoban sırtını dayadığı çınarın gölgesinde azığını açmış, lavaş ekmeğinin içinde, sapsarı tereyağı ve çökelekli dürümün tadı ağzında, yayık ayranını içerken sürüsünü otlatıyor. Birkaç adım ötede her an tetikte karabaş. Uzanmış boylu boyunca gözleri sürüde.

İçlerinde karagözüm de dâhil, kuzular dağılmış bu güzelliğe. Üç yapraklı yoncalar, sarı beyaz papatyalar, kıpkırmızı gelincikler, evelek, köstebek yuvaları ve kuşburnu ağaçlarının arasında geziniyorlar keyifle meleyerek. Serçeler serpiştiriyorum seslerini duyarak. Derenin akışı eşlik ediyor onlara ahenkle. Can alıcı, umudun, özgürlüğün ve mutluluğun dans ettiği renkler var. Aradığım her şey işte bu resimde… Hayatımın resminin bittiğine emin olup mutlu bir şekilde son fırçayı vurmam gerek sağ köşeye… Tam imzamı atacakken, ilk resmimde olduğu gibi, karanlıklardan kara bir el uzanıyor zalimce. Yapacağını yapıyor karalıyor resmimi yine… Bir daha resim çizmek mi? Ellerim kırılsın ki; tövbe…

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.