Kar ve Düğüm & Sessiz Hikayeler-Bahtiyar Aslan /Kemal Albayrak

Türk Edebiyatı Dergisi yayın yönetmeni olan edebiyatımıza yön veren şahsiyetlerden birinin, Bahtiyar Aslan’ın, kitabıyla tanışmak beklentinin yüksek olmasına neden oluyor.  Üç kitaptan oluşan Sessiz Hikâyeler; Kar ve Düğüm, Kentin Haberi Yok ve Cennetin Son Saatleri olmak üzere üç bölüme ayrılıyor. Adı gibi sessiz hikâyelerden oluşan kitaba ismini veren “Kar ve Düğüm” hikâyesini okuduğunuzda yazarın isim seçimine hak veriyorsunuz.  Kar ve Düğüm’de, birbirleriyle bağları olan kahramanların hayatları işleniyor. Yer yer anlatıya da dönüşen, iyi bir işçilik sergilenen kitap 14 hikâyeden oluşuyor.  Köy hayatı, acılar, avcılık,  çocukluk ve kadın üzerine kurgulanan kitapta, yazarlık ve hikâye yazmanın çetrefilli halleri hikâyelerin içerisine yedirilmiş. Kahramanlarla yer yer sohbet eden yazar varlığını okuyucudan saklamak yerine göz önüne çıkarak hikâyeyi, zamanı, yaşamı ve Tanrı ile bağımızı sorgulamaktan çekinmiyor. Anadolu yaşamını kelimelerin doğallığı içinde okura sunarken inançları hikâyelerin özü haline getirerek kahramanlarına kutsiyet kazandırıyor. Rüzgârı, hemen her hikâyesinde metaforlarla zenginleştirerek kitabın ortak dokusuna dönüştürüyor. Bahtiyar Aslan,  mekân ve zamanı aşan hikâyelerinde, çağdaş dili gelenekselle buluştururken yer yer şiire uzanan cümleler kuruyor. Hayalin gerçekle mücadelesini mistik havayla kuşatarak okuru şaşırtmakla kalmıyor, aynı zamanda sıradan durumları ve olayları farklı bir dille işlemeyi başararak anlatımı basitlikten, alışılmışlıktan  kurtararak,  okuru sıkmadan, yormadan ilerliyor.  Okur, güncel hayata dair durumları irdeleyerek yaşamına dair izler bulacak hikâyelerde. İkili ilişkilerdeki karşılıklı konuşmaların samimiyetini sorgulayan, yer yer hayıflanan doğal kahramanları okurken kendinizi bulacaksınız.   Hikâye ve kurguların dışına çıkıp hayal ve gerçek arasında yazarın yazma serüvenine ortak olmak isterseniz Kar ve Düğüm- Sessiz Hikâyeleri- okumalısınız.

“ Beni Leyla olarak anlat”… Zihninde o tuhaf sahnenin resmi, sesi, kokusu ve ışığı tekrarlanıp duruyor; “Beni Leyla olarak anlat”…  “Benim adım Leyla olsun!” Olsun, pekiyi olsun da?.. İkindi oldu artık, klimayı kapatmalı. Zaten derecesini iyice düşürdüm, donacağım birazdan. Hem ben neden cahil biri olayım ki Leyla’yı anlatmak için? “Bu senin seçimin” dese biri şaşırmayacak.   

Kar gene yağıyor. Uzaklarda bir kadın kızıl kadife kaplı bir koltukta kıvrılarak kalbinin üstüne oturuyor. Gecelerce, günlerce yağan kar gibi uzayan bir gelinliğin içinde sevdiği aşka veda ederken yalnızlıktan ürperiyor ve eski bir şiire sığınıyor. Birden o şiirin şairi olarak anneme yalvarıyorum; “Huri” diyorum; “Huri gidiyor anne. Ne olur bir kere daha görsem, ne olur anne!”.

“Çocuk kahroldu” diyor, irkiliyorum. “Hangi çocuk?” diyorum, boş bulunup. Oysa onu onaylayacak bir şeyler söylemeliydim; “olur tabii”,  “kahrolmasın da ne yapsın” gibi bir şey mesela.

Rüya melekleri beni alıp götürdüklerinde harman yerinde, iki uzun mercimek tığının arasında, incecik bir yorganı bürünmüş uyuyordum. Hemen yanımda babam da uyuyordu. 

Bir öykünün- belki de bunun, yazmakta olduğumun- karşıma kurulup bana hesap sorması da o günlerde, seni beklerken, sana yepyeni bir isim aradığım günlerde gerçekleşti.

 Adını koymak için o köhne evin kapısını çaldığında, karanlığın içinde günlerdir devasa bir kuş gibi kanatlarını gere gere dolaşan rüzgâr, telekleriyle sırtını dövüyordu.

Mesafeler… Uzaktasın, hatta belki de yoksun. Varlığın hiçbir zaman gerçek olmadı galiba. Bir olgu olarak vardın hep. Bir olgu gerçekliğiyle…

Hadi kurgulayalım( yani hatırlayarak geçmişi yeniden yaratalım). Böyle mi yapıyor yazarlar? Aslında her şey geçmişte mi? Geleceği kurgularken bile hatırlayarak…  Yalnızsın değil mi? Yalnız ve uzaktasın…

Anlatılacak bir hayatım olmadı benim. Yaşasa bunu amcama da aynı rahatlıkla söyler miydim, bilmiyorum. Yorumlanacak bir hayatım oldu benim.

Geldiğim nokta şu; her şey kurgudur. Gerçek, gerçekleştiği anda biten kaybolan bir şeydir./ağladığımı hatırlıyorum. İkindi üzeri gökyüzünden süyüm süyüm inen bir hüzün eşlik etti köy girişine. Evin önünde yığdığı toprağın üstüne oturup… Sonra çok sürmedi, evi de bir toprak yığınına döndü. Daha büyük bir yığın, bir tepe…

Belki her şeyi burada bitirmeliyim. Altı üstü hikâye değil mi? gerisi sana kalsın Şerif Abi, ne dersin? Dediğim gibi; altı üstü hikâye değil mi?

Değil Şerif Abi, hikâye falan değil işte.

Toprağın çatırtısını duysan en az sen de benim kadar inanırdın.

Bıraksan o dansı… Fakat o kadar geciktik ki… Artık yaşamaya bile gücümüz yok… Gücümüz ya da niyetimiz… Sesini yeniden yaratır mı tanrı? Bunu bile bilmiyoruz…  

Gökyüzü

Yaralı bir gökyüzünü dikmeye çalışan ellerin sahibiyiz, ipekli turuncu ipliklerle. “Öyleyse akşam” diyecek ikimizden biri ve böylece zamanın hükmünü ezber etmeye başlayacağız, zamana hükmetmenin mümkün olabileceği gibi bir fikre kapılarak belki de. Ama bizim hikâyemizi kim yazacak? Bir hikâyemiz var mı bizim?

Biz?

Biz kimiz?

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.