KRAL II.ATTALOS’TAN SELAM GETİRDİM / Nilgün Atar

reklam
01 Eylül 2016 0

 

Sabahın erken saati… Geceden kalma solgun ve yarım ay henüz gökyüzünde.  Ay ile güneş arasında kalmanın sıra dışı keyfini bu saatlerde uykuda olanlar bilemezler. Doğan güneşin sıcaklığını bedenimde, yeni bir günün umudunu ruhumda hissederek her zamanki gibi kumsala doğru yürüyorum..

Varyanttan aşağı doğru kıvrılırken yine aynı yerde durdum. Her sene dibinden kesilen ama hiç pes etmeyen yaşlı incir ağacını seyrettim bir süre. Yapraklarına dokundum. Yüzyıllar öncesindeyim sanki. Renkler, sesler, kokular, hisler, tatlar hızla değişiyor. Bana çok tanıdık gelen bir dönemin güzel ve cesur kadınına dönüşüyorum.

İşte tam orada gördüm onu. Kumsala inen dönemecin başında, bir heykel gibi  güçlü kuvvetli yapısıyla, lacivert denizi ve heybetli dağları seyrediyor. Yüzyıllar öncesinden kalma tuhaf bir sessizlik var havada… Zaman o anda dondu sanki..

Başını yavaşça bana doğru çevirdi.  Bakışları sert,  kaşları çatık….

Bir an için nasıl davranacağımı bilemeden öylece durdum.

Yanına yaklaşmamı bekliyordu kıpırdamadan.

“Ben Bergama Kralı II. Attalos…” dedi.

Ne kadar sert ve gür ses tonu vardı…  Ağaçlardaki kuşlar gürültüyle kaçıştılar.

“Hayırdır inşallah” dedim, dostça gülümsedi… Sert ifadeli yüzüne ne kadar yakışıyor gülmek… Kısa sürdü gülümsemesi.. Gücünü anlatmak ister gibi beni tepeden tırnağa süzdü ve konuşmaya başladı:

-Duydum ki, Saat Kulesi karşısına heykelim dikilecekmiş ama

büyük  tartışmalar olmuş bu kentte… Eşcinselmişim. Kırk altı sivil toplum örgütü, adımı taşıyan bu şehre layık olmadığımı açıklamış. Üstelik” ha eşcinsel Attalos, ha Hitler” diyecek kadar ileri gitmişler.. Hatta Antalya’nın adı değişsin diyenler bile olmuş.” dedi.

 

Antalya Gönüllü Kuruluşlar Platformu üyelerinin açıklamaları geldi aklıma hemen: “Eşcinsel bir işgalcinin heykelini bu meydana dikmek, Türk milletine ve Antalya halkına hakarettir. İşgalci güçlere direniş başlatan Korkutelili Mustafa Haşmet ve Mehmet’in heykellerinin dikilmesi daha uygundur”

Kral II. Attalos’un  ses tonundan yayılan enerjiyle saçlarıma kadar ürperdim. Biçimli dudakları, alaycı bir ifade ile kıvrıldı, çenesindeki sevimli çukur daha da belirginleşti.

 “Bana yeryüzünün cennetini bulun” emrini vermiştim akıncılarıma. Bulduk dediklerinde hemen buralara geldim. Toroslar, Akdeniz’in ışıltısı, muhteşem ormanları, büyülü kumsalları, falezleriyle sevdim bu yeryüzü cennetini ve ‘Attaleia’yı kurdum.  Şimdi sizler “dünya kenti Antalya” diyorsunuz ama heykellerin cinsiyetini sorguluyorsunuz. Bu kafayla mı dünyaya açılıyor kapınız.?

Cevap bekler gibi yüzüme baktı. Söz sırası bendeydi şimdi:

Aslında heykellere karşı tuhaf bir takıntımız olduğu doğru. 1987 yılında, Fatih Sultan Mehmet’in at sırtındaki heykeli; atın testislerinin gereğinden fazla büyük olması çok tartışma yarattı ve sessizce ortadan kaldırıldı.  Erzurum’da “Nene hatun” heykelinin sırtındaki çocuk, Nene Hatun’un bekar olması nedeniyle halkın tepkisini çekmişti. İstanbul’da “Cihangir Güzeli” adlı heykel, bir çoban tarafından kaidesinden söküldü. Heykel onu şehvete getiriyormuş…

 

1994 yılında Ankara’da Periler Ülkesi adlı heykel, “ben böyle sanatın içine tükürürüm” diyen Belediye Başkanı tarafından kaldırıldı. Antalya-Kemer’de  “Aşk Yağmuru” isimli heykel müstehcen bulundu ve aynı akibete uğradı. 2005 yılında Edirne  belediye başkanı ise Paris Versailles Sarayı’nda gördüğü çıplak kadın heykellerinin tahrik edici olduğunu söylemesiyle dikkatleri üzerine çekti….Heykel  listesi çok uzun…

İşte böyle Kral II. Attalos… Türkiye kalbi kırık heykeller ülkesidir. Heykellere sanatsal bir bakış açısı ile bakmasını bilmediğimizden, kırarak, depolara atarak, örterek, cinselliğini sorgulayarak, taşlayarak tepki veriyoruz. Ve giderek hayatın her alanında heykelleşiyoruz. ”

Dikkatle dinliyor, anlamaya çalışıyordu ruh halimizi. Aramızdaki Kral ve sade vatandaş mesafesi de kalkmıştı. Artık eşittik.  Bir süre konuşmadan yürüdük. Sonra kumsala oturdu, ben de yanına yerleştim.

“Dede tarafım Makedonyalı” dedi.

– Benim babam da Makedonya doğumlu.

Sevindim, ona karşı duyduğum yakınlık hissinin nedenini bulmuştum şimdi. Bir an durdu, sıcak bir gülümseme ile devam etti konuşmasına:

– Nene tarafım ise Karadeniz’deki Antik Tios kentinden. Kral olan ağabeyim,  2. Eumenes öldükten sonra, dul kalan eşi Stratonike ile evlendim. Bu gelenek hala Anadolu’da devam etmiyor mu ?.. Madem eşcinselim, değiştirin o zaman kurduğum bu şehrin adını”

Küçük çakıl taşlarını parmaklarımın arasından bırakırken o anda aklımdan geçenleri mırıldandım: “Geçenlerde Muğla’da yapılan bir kazıda gladyatör mezarı bulundu. Bir kandilin üzerinde, birbirine sarılmış iki erkek figürü çok dikkat çekti. Arenalarda aslanlarla boğuşan gladyatörler arasında da eşcinseller varmış.” dedim.  Akdeniz’in uçsuz bucaksız deli mavisini, Beydağlarının ihtişamını ilk kez görüyormuş gibi seyre daldı uzun uzun. Sonra merakla sordu:

– Bu konularda aşırı hassas görünüyorsunuz ama neden cinsel sözlüğünüz bu anlamda giderek zenginleşiyor ?…  Metroseksüel, retroseksüel, heteroseksüel, homoseksüel, biseksüel, transseksüel, travesti…

Yüzündeki belli belirsiz gülümsemeyle beni köşeye sıkıştırmanın keyfini çıkarıyordu. Soluğu deniz kokan şehrin havasını, ciğerlerini şişirircesine içine çekti.

“Herkes aynaya baktığında ne görüyorsa O’dur. Ve sadece kendisini ilgilendirir. Aslında sizin heykelinizi ve cinselliğinizi tartıştığımız 22 Nisan 2004 tarihinde Almanya’da evlenen iki Türk erkeği ülkemiz gündemine bomba gibi düştü. Bu çok çarpıcı bir tesadüf ama kimseler fark etmedi. Sizin heykeliniz ve cinsel kimliğiniz anında unutuldu, bu iki Türk erkeğinin evliliği tartışılmaya başlandı. Çok ilginç değil ?…”

Bir şey soracak gibi oldu, fırsat vermeden gülümseyerek konuşmama devam ettim:”Perge’yi baştan sona imar eden ve yaşadığı dönemde çeşitli unvanlarla onurlandırılan, Plankia Magna’nın heykelinin dikilmesini önerildi geçenlerde. Magna’nın gelmişini geçmişini araştırıp “biz bu heykeli istemeyiz, çünkü kendileri lezbiyendir” demelerinden korkarım…”

Kral II. Attalos umutsuz bir ifadeyle baktı yüzüme;  “Yüzyıl sonra neleri tartışıyor olacaksınız, şimdiden merak ediyorum  …” dedi.  Kumsaldan siyah beyaz desenli  büyükçe  bir taş aldı, olanca gücüyle denize fırlattı…Kocaman bir çukur açıldı düştüğü yerde..

Sanki söylenecek söz kalmamıştı. “Vakit tamam” dedi sakin bir ifadeyle, vedalaşmak için elini uzattı, buz gibi soğuktu elleri. Bütün bedenim bu temasla dondu,  hareket edemiyor, konuşamıyordum.  Yerinden hızla kalktı. Adımlarının kumlarda çıkardığı sesler falezlerde yankılanıyordu… Sonsuza uzanan kumsalda gözden kaybolana kadar izledim gidişini. Bir kum tanesi gibi kalana kadar…

6.ncı yüzyılın başında yaşamış, günümüzde hala lezbiyen olup olmadığı tartışılan, menekşe kokulu, güzel bakışlı, cesur ve özgür düşünceli, sevgi dolu Yunan şairi Safo’nun bir dizesi geldi aklıma. Yüksek sesle mırıldandım:

 “Başa beladır varlık, erdem olmayınca yanında”

Avatar
Nilgün Atar Diğer Yazıları
BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.