Kahve Makinası / Didem Sayat

Balkonda oturuyorum. Eskiciden neredeyse yok pahasına alıp yeni bir döşeme ile kaplattığım geniş pufu koyuyorum duvar kenarına.  Krem rengi kumaş üzerinde canlı, mavi çiçekler. Kabartı gibi duruyorlar.  Baktıkça içim açılıyor. Bundan sonra hayatımdan siyahları, kahveleri ve bilumum koyu renkleri çıkarıyorum. Ruhumun eğlenceye ihtiyacı var.

Sırtımı duvara yaslayarak etrafı seyrediyorum. Ara sıra okşuyorum pufumu, konuşuyorum onunla. Her ne kadar yüzün değişse de içinde hâlâ bir sürü yaşanmışlıkları sakladığını biliyorum, diyorum. Kimlerin evinde, kimlerle geçirdin onca zamanı?  Hepsinden bir parça sinmiş olmalı üstüne. Neler yaşadı insanlar o evlerde? Hangi mutluluklar, hangi hüzünler geldi geçti kim bilir? Bu düşüncelerle oyalanıyorum. Yalnızlığımı unutuyorum.

Bu evi şans eseri bir arkadaşım sayesinde buldum. Yeni yeni alışıyorum mahalleye, komşulara. Beş katlı apartmanın orta katında bulunan bir oda, bir salon olan minik evim mahallenin ara sokağını olduğu gibi görüyor. Şenlikli bir yer burası. Hayret ediyorum kendime. Böyle bir mahallenin olduğundan haberim bile yoktu. Kendi korunaklı sitemde yıllarca sessizliğin ve doğanın içinde yaşadıktan sonra başka bir evrene düşmüş gibi hissettim kendimi. Param ancak buranın kirasını karşılamaya yetti. Eski patronum beni tekrar işe almasaydı bunu bile bulamayabilirdim. Yine de şükrediyorum. Ya ne yapsaydım? Gerisin geri anne, baba yanına mı dönseydim? Kalsın. Bu saatten sonra kimsenin evine sığamam. Onların huzurunu da kaçırmaya gerek yok. İnsan her şeye alışır, derdi babaannem. Doğru söylermiş.

İlk başlarda zor oldu tabii. Bir zaman makinesinden çıkıp 1970’lere geri dönmüş gibi hissettim. Dört bir taraftan gelen sesleri duydukça gece yatağımda korkuyla titreştim bir süre. Sesleri ayırt etmeyi öğrendim insanları tanıdıkça.

Karşı apartmanda oturan yaşlı teyze Ayten, nam-ı diğer Deli Ayten eski dansözlerdenmiş. Oğlu Rıdvan ile her gece atışırlar. Rıdvan keman çalar, şarkı söyler nerede iş bulursa. Her kavgadan sonra içli bir keman sesi yankılanır mahallede. O an tüm sesler sus pus olur. Gece kendi bestesini çalar genç adam tellere dokundukça. Ben dâhil, herkesin yüreğine bir parça umut ekilir bilirim. Yarın, bugünden daha iyi olacaktır sanki. Keman susunca günbatımı gibi ağır ağır çöker bezdirici düşünceler yüreklere. İşte bu yüzden müziğin duyulduğu dakikalar değerlidir hepimiz için.

Yağmur yağmaya başladı. Patlak bir topun peşine takılmış çocuklar umarsızca oyunlarına devam ediyorlar. Dazlak kafaları, çelimsiz vücutlarıyla her biri uzaktan kibrit çöpünü andırıyor. Çoğu Suriyeli. Savaşı, yokluğu, hiçliği yaşamış bu küçük bedenler gün içinde üç beş lira kazanmanın derdine düşmüşler.  Çocuk olmaktan çoktan vazgeçmiş, ciddi suratlı adamlara dönüşmüşler. Yine de akşama doğru çocukluklarını çalan hayata inat bir parça eğlence yaratıyorlar kendilerine. Onları gördükçe aklıma, yakın çevremde, istedikleri olmayınca ağlayan, tepinen mızmız arkadaş çocukları geliyor. Bu yüzden çocuk istemedim yıllarca. Hata ettim. Bir çocuğum olsaydı bütün bunlara katlanmak daha kolay olurdu.

Üşüdüm. Hava soğuyor artık. Sonbahar iyiden iyiye hissettiriyor kendini. Canım kahve çekti. Kalkıyorum, balkonun kapısını sıkıca kilitleyip içeriye geçiyorum. Bir anda Serpil’in sesini duyar gibi oluyorum:

‘‘Salaksın kızım sen! İnsan her şeyi bırakıp çekip gider mi?’’

‘‘Gider!’’ diyorum. ‘‘Hem öyle bir gider ki!  Hiçbir şeyin değeri yok gözümde. Kırgınlıklarımı toplamaya çalışıyorum, canım yanıyor. Tarifsiz bir sızı. Ölmek daha kolay belki.’’

“Aptal” diyor Serpil. “Bu zamanda, kocasından bir şey istemeyip evini olduğu gibi bırakan bir kadın var mı senden başka?  Her şeyini alırlar adamın valla, böyle bir durumda hele. Bütün deliller ortadayken.”

Omzumu silkiyorum.  ‘‘Alsınlar Serpil. Bu evde mutluyum. Bana eskiyi hatırlatacak bir şey yok.” Öylece yüzüme bakıyor canım arkadaşım. Alt katta oturan Suriyelilerin çocuklarından biri ağlıyor ciyak ciyak. Yüzünü buruşturuyor. ‘‘Sen tüm varlığı bırak, bu kenar mahallede yaşam savaşı ver. Katır inadı var sende.’’

Desin, kim ne derse desin. Yer yarılsın gök yere insin. İstemem, tek çöp bile istemem o evden. Otursun sevgilisiyle. On senemin üstüne otursun.

‘‘Bari o yeni kahve makinesini alsaydın. Ne güzel köpüklü kahve yapıyordu.’’

Gülüşüyoruz:

‘‘Aman sen de, cezve de işimi görür. Yavaş yavaş pişiririm kahveyi. Tam taşacağı an fincana dökerim biraz. Sonra ateşe değdirmeden tekrar tutarım üstünde. Kabarınca üzerini tamamlarım. Otururum balkonuma, kitabımı okurum. Üç beş satır bir şeyler karalarım eskiden yaptığım gibi. Kahvemin tadını damağımda hissederim. Hem cezvede pişen kahve daha güzel oluyor. Huzur veriyor insana, sen de dene bir gün Serpil. Beğeneceksin bak!’’

 

Fotoğraf: https://www.kisa.link/Lg6B

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.