garip
garip
garip

Kader Mi?/ Hava Özcan

reklam
01 Kasım 2019 0

   İsteksizce, yorgun adımlarla ilerleyip anahtarıyla açtı kapıyı. Değişsin istiyordu hayatın düzeni. Bıkmıştı , usanmıştı aynı manzarayla karşılaşmaktan. Elindeki poşetleri bir kenara fırlattı. Yılların birikiminin ağırlığı altında ezilmiş vücuduyla dar ve uzun koridoru geçerken, kulağından beynine  çoğalarak yayılan bilgisayarın uğultusuyla çıldırdı. Kontrolü altına alamadığı hayatta kontrolünü yitirmemek için yumruklarını sıktı. Bilinçaltında elinden bir kaza çıkmasını engellemek ister gibi eşikte durup baktı eserine. Nasıl da göz açıp kapayana kadar geçmişti yıllar… Doğru dürüst sevip ilgilenemeden büyümüştü çocuklar. Şimdi ise sözünü geçirememenin hissettirdiği çaresizlik duygusuyla kıvranıyordu.

   Delikanlı; saçı sakalı birbirine karışmış, gününü bilgisayar başında geçirmekten uyuşmuş, güneşe hasret solgun yüzünü , babasına çevirdi bir an. Sonra oyunu kaçırmamak adına hiçbir şey yokmuş gibi döndü önüne. 

   Gecesini gündüzüne katıp çalışmaktan yorulmuştu. Evin taksitini ödeyebilmek adına hafta sonları mesaiye kalmış hatta arkadaşlarının yerine nöbet tutmuştu. Babasından  ona herhangi bir şey kalmamıştı. Kendini bir sıfır yenik hissettiği hayatta oğluna aynı duyguları yaşatmak istemeyişindendi çabası. Oysa o bir kuru selamı bile esirgiyordu fedakar babasından. Kaybolmuş neslin numunesi  olarak düşündüğü oğluna , sabrı tükenmeden derin nefes alarak sordu:

– Yine mi okula gitmedin bugün?

-….

– Cevap vermeye bile üşeniyorsun. Ne olacak bu işin sonu? Rahatlık batıyor anladım ben. Bir elin yağda bir elin balda ne olacak! Tek işin okula gitmek. O da yok. Ben senin yaşındayken hem çalışıp hem okuyordum. Hayatını mahvettiğinin farkında bile değilsin. Bak elimden bir kaza çıkacak şimdi. Konuşurken yüzüme bile bakmıyorsun. Kapat şunu. Kapattt!

   Bir hışımla banyoya koştu. Öfkeden ateş basmıştı. Ferahlamak için  yıkadı elini yüzünü. Yuvalarından fırlamış gözleriyle yüzündeki derin çizgilere baktı. Omuzlarına çöken yük  bu yaşta sırtında kambur oluşturmuştu. Kamburunu düzeltmek için dik durmaya çalıştı. Dalgın adımlarla salona geçip çocuğuna söz geçirememenin ezikliğiyle,  kendini koltuğa bıraktı. Her zamanki alışkanlıkla kumandaya uzanıyordu ki vazgeçti. Kafasını iki yana sallayıp ağzını buruşturdu. Yine sonu bir yere varmayan  konuşma yapmıştı. Mutfaktan gelen mis gibi yemek kokularına rağmen iştahı da kaçmıştı. Tekrar konuşmak için oğluna öyle bir seslendi ki avizeler bile titredi. Delikanlı oyunu yarım bırakıp salona koştu. 

      Kapının aralığında sıkıntı, pişmanlık, üzüntü karışımı duygularla “Hadi ne söyleyeceksen söyle de! Beni azat et.” der gibi dikilip azarlanmayı beklemeye başladı. 

    Babasının yüzündeki  öfke yerini acıya bırakmıştı. Oturması için başıyla koltuğu işaret etti.

    Bir an önce duyması gerekenleri duyup gitmek istercesine kanepenin köşesine ilişti. Gözlerini halının desenleri üzerinde gezdirmeye başladı. 

– Bak oğlum, ben hayata erken atıldım. İçimdeki derin yaralar kanamaya başladı senin bu halini görünce. Aslında görmezden gelip unutmaya çalıştığım gerçeklerden bahsedeceğim sana şimdi. Belki daha önce anlatmam gerekirdi. Yapamadım işte. Sizin bu haliniz yoruyor beni. Çünkü rahatlığınızın farkında bile değilsiniz. Biz rahatlık nedir bilemedik. Köyde doğar doğmaz bir işin parçası olarak bulduk kendimizi. Her yaşın getirdiği sorumluluklar vardı. İtiraz etmek aklımızın ucundan bile geçmezdi. Yaşımıza göre hayvanları otlatır, ahırı temizler, meyve ,sebze toplar, tarlada çalışan büyüklerimize su ve yiyecek taşır, küçük kardeşlerimizle ilgilenirdik…Kısacası hayatın içindeydik. Sizin gibi soyutlanmış olarak yaşamıyorduk. 

  – Eee baba bu işler var da, biz mi yapmıyoruz? O sizin zamanınızdaymış.

   – O nasıl cevap öyle. Bu mu yani? Okula gitmeyişinin açıklaması bu mu?

   – Uyanamadım. Hava da soğuk olunca canım istemedi. Birkaç gün gitmesem ne olacak ki!

   – Sorumluluk duygusu nedir biliyor musun sen? İşte o duygu olunca insan erken yatıp zamanında kalkıyor. Yoksa sabaha kadar otur, oyna. Kalkamazsın tabi. 

    Derin bir sessizlik kapladı odayı. Alınan nefesler bile duyuluyordu. Alnında biriken terleri koluyla sildi. Sonra dirseklerini dizlerinin üzerine dayayıp başını avuçlarının içine aldı. Kendisi burada, aklı başka yerlerde gibi konuşmaya devam etti.    

– Senden küçüktüm. On altı yaşına yeni basmıştım. Okulumdan üç saat yürüyerek köyüme ulaşırdım.Anneme babama sarılamadan işim hazır beklerdi. Sanki iş buyurmakla anlatılırdı sevgiler. İşi bitirip ortaya koymakla verilirdi cevaplar. Üretime odaklanmıştık hepimiz. Tüketimden haberimiz yoktu o zamanlar. Şimdi sizin bu halinizi görünce sorgulamaya başladım yeniden. Ahh ahhh… Sen hiç on ya da da on altı yaşında birisinin top oynadığı için dayak yemesinin ne demek olduğunu anlayabilir misin? Ben anlarım çünkü o dayağı yiyen bendim. Üstelik sadece dayak yemekle de kalmadım, aşağılandım, adam yerine konulmadım. Hep kendimi gösterme çabası içine soktu bu beni. Biliyor musun şimdi evde elinizin altında her istediğinizi buluyorsunuz ya. Bizler bir lokma ekmek ve bir parça peynir bulduğumuzda kendimizi zengin sayardık. Çok uzaktan tanıdığımız ya da sadece aynı köyden olduğumuz için birbirimize yardım eder, evlerinde kalırdık teklifsizce. Aklımıza başka bir şey gelmezdi. Güvenirdik. Yardımlaşırdık çünkü yokluğun,  işsizliğin ne anlama geldiğini yaşayarak öğreniyorduk. Cahillik olmasına rağmen okumanın önemini bilenler vardı köyümüzde.” Gençleri okula gönderelim, meslekleri olsun, maaşları olsun.”diye konuşulurdu her yerde. Çocukluk işte, üç zayıf getirmiştim. Babam zaten elindeki iş gücünü kasabaya gönderdiği için pişmanlık duyuyordu. Annemse okumam konusunda ısrar ediyordu. Köyde bütünlemeye kalan diğer arkadaşlarla bir program yaptık. İki saat ders çalışıp bir saat oynuyorduk. Yaylanın yeşil çimenleri üzerinde oksijeni ciğerlerimize doldurarak top oynamaya başladığımız sırada babam geldi.’ İşten kaytarmak için ders çalışmayı mı bahane ediyorsun sen?’ dedi. ‘Tüm gün güneşin alnında susuzluktan geberdik. Gözlerimle gördüm ya çalışmadığını artık ne desen boş. Yarın benimle ormana geliyorsun. Oynamaktan daha önemli işlerimiz var bizim. Eşek kadar adam oldun hala neyin ne olduğunu anlamadın.’

    Köy meydanında avazı çıktığı kadar bağırmıştı babam. Duruma şahit büyüklerin ikna çabaları da sonuç vermemişti. “Okumakta gözü olsa zaten zayıf getirmezdi. Görüyorum ki şimdi de oyunda gözü. Yemezler. Gözümle gördüm. Aklınızı kendinize saklayın. Yarın sabah güneş doğmadan yola çıkacağız. Ona göre hazır ol.” dedi ve arkasına bakmadan çekip gitti.

    Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Eğer bütünlememi veremezsem okumak da hayal olacaktı. Üstelik Yatılı Öğretmen Okulu sınavlarına girmiştim ve sınavım da çok iyi geçmişti. Top oynadığım için kendime öyle kızmıştım ki o gün. Ne yapacağımı bilmiyordum. Kitaplarımı bir çantaya doldurup komşu köye dedemlerin yanına gitmeye karar verdim. Ne de olsa dedem okumamı destekliyordu. Dağların arasında  yerleşimin seyrek olması , havanın kararması ve etrafın sık ormanlıkla kaplı olması, henüz elektriğin de olmadığını hesaba katarsak zorlu bir yolculuk olmuştu. Cahil cesareti olduğunu şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Yakın gibi görünen mesafeler bile yürüdükçe uzaklaşır insandan. Ayrıca her an ayı, kurt gibi yabani hayvanlarla burun buruna gelme olasılığı vardı. Gerçi ormana çalışmaya gittiğimde de aynı risk altında olacaktım. Dedemle nineme durumu anlattım. Dedem ak sakallarını sıvazladı ve “Burada çalış oğlum seni rahatsız edecek kimse de yok.” dedi.

     Şimdi telefon sayesinde tuvalete gittiğimizden bile haberimiz oluyor ya hani! Zavallı anacığım evden kaçtığımı düşünüp karalar bağlamış ardımdan. Babam ise beni bulamayınca on yaşındaki kardeşimi götürmüş ormana. Annem “O daha küçük. Kendini koruyamaz. Götürme.” demiş ama dinletememiş. 

    Gözünden akan yaşları silmeye yetişemiyordu. Oğlu peçeteliği yavaşça yanındaki sehpanın üzerine koyup  ilgiyle dinlemeye devam etti.

   Erkekler ağlamaz derler , doğru değil bu. Bu olay yıllardır içimde kanayan bir yara. Belki senin için algılaması zor ama anlatmayı deneyeceğim yine de. Dağa gidince haftalarca orada kalıp çalışılırdı. Kimsenin birbirinden haberi olmazdı. Dedemlerde kalıp canla başla çalıştım bütünleme sınavlarımı verdim. Yatılı öğretmen okulunu kazandığımı öğrendim. Anacığıma müjdeli haberi vermek için köyümüze döndüm. Koşarak eve gittim. Evin önü kadın ve çocuklardan oluşan bir kalabalık ki hiç sorma. Annem iki gözü iki çeşme sarıldı boynuma. “Şükürler olsun ki sen hayattasın.”deyip ağlamasını sürdürdü. Bense vereceğim haberi bile unutmuştum şaşkınlıktan. Kardeşimi bakkala göndermişler. Hani biz şimdi sizi iki sokak ötedeki bakkala gönderirken çekiniyoruz ya! On yaşındaki kardeşimi  ıssız orman yollarında, ki yol demeye şahit ister, bakkala göndermiş akıllı babam. İki saat gidecek , alışveriş yapacak ve dönecek.Şimdi soruyorum kendime kimin yaptığı doğru? Ben dikkatli olup kendimi korusam bile o yollardan geçerken çok korkuyordum. Kim bilir ne kadar korktu kardeşim.

– Ne oldu baba amcama? Hiç daha önce bahsetmedin bu konudan?

  Kardeşim bakkala gitmiş alacaklarını almış. Hatta o köyde oturan halamlara da uğrayıp karnını doyurmuş. O gece halam göndermemiş kardeşimi banyo yapıp dinlenmesini söylemiş. Ertesi gün, halamlarda ona yardım etmek için kalan ablam, köyün çıkışına kadar yolcu edip arkasından gözlemiş. Kardeşimi son gören de o olmuş. Ne ölüsüne ne dirisine rastlayan olmadı o günden sonra. Kayboldu canım kardeşim.Tüm köy imece usulü dere kenarları,ormanları, dağları aradı nafile. Günlerce sürdü bu arama ve ağlayışlar… Bİr iz bulamadıkça değişik  fikirler attık ortaya:

   Köyde bazen yoldan geçen kamyonları durdurup yolu kısaltmak için binerdik. Kötü niyetli birisine mi denk geldi? Yoksa yabani bir hayvanın saldırısına mı uğradı?  Hiç bilemedik. Ben okumak için evi terk etmeseydim. Belki de kardeşim hayatta olurdu. Hep kendimi suçladım durdum bunca sene. Anlıyor musun? Ben neye üzüleyim şimdi söyle bana? Okumak uğruna kardeşsiz kalışıma mı? Sana söz geçiremediğime mi?  Babama benzemeyeyim diye anlayışlı olayım dedim. Arkadaş olalım istedim. Bir ergenlik lafı türedi son zamanda. Biz hiç ergen olamadık nedense. Anlayışlı oldukça tepemize çıkıyorsunuz. İşte böyle…Aklını başına topla. Sana sunulan fırsatların değerini bil. Adam ol! Adam…

   Çocuk yerinden kalktı. Ne yapacağını şaşırmıştı. Değerli zamanı bilgisayar başında heba ederken babasının neden sinirlendiğini anlamışçasına yanına oturdu. Siyah gözleriyle babasının ela gözlerinin içine bakarak “Kader baba, ne yapacaksın?”dedi . Sonra da  babasını sessizliğin sesini dinlemeye bırakıp odasına döndü.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.