Kâbus Yakalayıcı / Sitem Şanlı

Saat 22.30. Adam kapıyı çarpıp çıktığında Kader yerden kalktı. Lanetinin anılarıyla dolu odanın kapısını kilitleyip, kenarlarını bantladı. Bitişikteki odaya gitti. Lilith gözleri sırılsıklam ona bakıyordu.  

“Canım çok yanıyor, yine de benimle konuşmayacak mısın?” dedi Kader, ağlamaktan kesik kesik duyulan sesiyle. Lilith döşemelere dökülen göz yaşlarını silmeden öylece bakıyor, hiçbir şey söylemiyordu. Kader ona iyice yaklaşıp gözyaşlarını onunkine karıştırdı. Biraz durduktan sonra pencereye doğru yürüdü. Saçaklı tül perdeye takılmış siyah kâbus yakalayıcının ağlarına elini uzatarak karanlığı yakaladı. Gözlerini açtığında Lilith yoktu. Her yer simsiyahtı. Yeniden bir hiçlik içinde debeleniyordu. İlk defa oluyormuş gibi ne yapacağını bilemez halde bekledi. Sonra gözlerini hafifçe kapatıp ellerini karanlığın içinde uzattı. Bir parça yakalayıp kendine doğru çekti. Gözlerini tekrar açtığında avucunda karanlıktan bir parçayla kâbus yakalayıcının önünde öylece duruyordu. Bundan sonra ne yapacağını ezberlemişti artık. Götürüp onu diğerlerinin yanına, kavanozun içine koydu. Sonra Lilithe döndü.

“Ben mi karanlıktan bir parça koparıyorum yoksa karanlık mı beni hapsediyor bilmiyorum?” dedi. Lilith’in yüzünde memnuniyet vardı. Göz yaşları da kurumuştu. Kader onun yüzündeki memnuniyeti görünce huzurlu hissetti kendini. Dönüp yatağına uzandı. Lilith’in memnun hali kısa bir an da olsa ona karanlığı eksilttiğini düşündürdü.

“Gelen müşteri, kasığımdaki yaradan iltihap aktığı için beni dövdü. Sonra da paramın tamamını vermeden çıktı gitti.”  dedi Kader. Yorgunluktan gözleri kapanıyor, yastığın yüzüne değen yanağı sızlıyordu. Lilith çerçevenin kenarından örtüyü uzattı. Kader örtüyü üstüne çekip anlatmaya devam etti.

“Senin gibi hapsedildiğimi düşünüyorum bazen. Bir çerçeve ya da bir kabus yakalayıcı ne fark eder ki. İkimizin de sesini silmiyor mu zaman? İkimizi de yavaş yavaş eskitip yok etmiyor mu?”  

  Gündüz yavaş yavaş karanlığın üstüne dökülürken Kader çığlıklarla fırladı yataktan. Bir süre gerçeği ve rüyayı ayırt edemez halde ağladıktan sonra kendine geldi ve kalkıp mutfağa gitti.  Bir fincan kahve yaptı. Pencereyi sonuna kadar açıp önüne oturdu. Dışarıdan sabah ezanı, insanı ürperten soğukla içeri giriyor, kahvesinin buharıysa onlardan kaçmak ister gibi dışarı süzülmeye çalışıyordu. Ezan bittikten sonra kalkıp odaya gitti. Lilith meraklı gözlerle, ne olduğunu sormak ister gibi kendisine bakıyordu. Kader ona yaklaşıp kıvrımlı kızıl saçlarına dokundu.

“Acı çektiğimde rüyalarımda annem ölür, sandıktaki çeyizi kanardı. O zaman anlardım ki annemin ömrünü uzatırım. Bir şey daha anlardım. Belki annem artık acı biber turşuları göndermiyor, ama hala yaşadığını biliyorum. Çünkü rüyanda biri ölürse ömrü uzar derlerdi hep. Bu gece rüyamda yine annemi öldürdüm. Onun ömrünü uzattım.” dedi Kader. Bir süre sustuktan sonra tekrar Lilith’e döndü.

“Biliyor musun? Benim rüyalarım annemin katili.” dedi, ellerini duvara dayayıp Lilith’i yanağından öptü. Durakları sırılsıklam oldu. Sonra yatağa uzandı. Bir süre tavanı izleyerek zamanın geçmesini bekledi. Sabah bu saatlerde şehrin merkezinde temizlik işçilerinden başka kimse olmazdı, her yer poğaça, börek kokardı. Kalkıp okula yürüyerek gitmeye karar verdi. Elbiselerini giyerken kasığındaki yaranın yeniden kabuk tuttuğunu gördü. Lilith’e döndü.

“Lanetim yeniden içime akmış.” dedi. Kitaplarını çantasına koyup çıktı evden. Yürürken birçok şey düşünüyordu, ama hepsi dönüp Hande’nin varlığında kilitleniyordu. Ona açıklayamadığı bir yakınlık duyuyordu. Belki de Lilith olmasa kendisiyle oturup ağlamasa ya da gülmese Hande onun sırdaşı olurdu.

“Neden gülümsüyorsun?” dedi bir ses. Kader başını yerden kaldırıp, sesin geldiği yöne baktı. Hande karşısında duruyordu.

“Ben… Şey, dalmışım”

“Bu saatte ne yapıyorsun burada? Dersin başlamasına bir saat var.” diye sordu, onunla karşılaşmayı beklemeyen Kader.

“Erken çıktım, dersin fotokopilerini almak için. Ya sen?”

“Sabah erken saatlerde bu şehir çok güzel oluyor, ben de uyku tutmayınca yürümek istedim.”

Birlikte yürüyerek okula gittiler. Kader, Hande’nin yanında ne kadar kötü bir gece geçirdiğini neredeyse unutmuştu. Onunla daha önce hiç yalnız sohbet etmemişlerdi, yanlarında hep sınıftan birileri vardı. Hande konuşurken Kader ne kadar güzel gülümsediğini düşünüyordu. Bir de birkaç kişinin onun için söylediklerini. Ama ona sormaya cesaret edemiyordu. Okulda tüm gün Handeyle sohbet etmişti. Eve geldiğinde koşarak Lilith’in yanına gitti. Ona Handeyi anlata anlata bitiremiyordu. Telefonu çalınca kilometrelerce yükseklikten kendi gerçekliğine çakılır gibi hissetti.

“Kader, bugün saat 22.00’de müşteri gelecek, haberin olsun.”

“Tamam Havva abla.”

“Ha, bir de unutmadan, kızım şu yarana bir çare bul artık bak müşteriler şikâyet ediyor. Hani ucuza çalışmasan gelenin gidenin olmayacak.”

“Tamam Havva abla.”

  Saat 21.45.  Kader giyinmiş, hazırlanmış müşterisini bekliyordu. Birazdan hiç tanımadığı biri evini aşağılayan bakışlarıyla dolduracak. Kader’den kendisini tatmin etmek için herkes gibi isteklerde bulunacaktı. Belki yirmili yaşlarda bir genç babasından aşırdığı parayla güzel bir gün yaşamak için gelecekti belki de ellili yaşlarda saygın olarak tanımlanan biri bütün saygınlığını dış kapının yanındaki portmantoya asacak ve kendisinden evlendiği kadının onun için yapmak istemediği şeyleri parasıyla satın alacaktı. Kapı zili bir kâbusu daha uyandırmak için çalıyordu. Kader kapının kolunu kırdığı gibi yüzüne sahte bir gülücük, duruşuna da cazibe ekleyerek bambaşka bir insan olmayı denedi yeniden. Kapı ardına kadar açıldığında kırklı yaşlarda, hafif kambur duruşlu, saçları önden dökülmüş, gözlüklü bir adam birilerinden saklanır gibi birkaç kere dönüp arkasına baktıktan sonra telaşla içeri girdi.

“Nereye geçeceğim?”  diye sordu.

“Karşıdaki kapı.”

Adam odaya girip soyunmaya başladı.

“Bu kapıdan içeri girdiklerinde hepsi eşitti. Rütbeleri, meslekleri, saygınlıkları… Burada bir anlam ifade etmiyordu.” Kader’in düşünceleri adamın, kasığındaki yaraya dokunmasıyla yerini sancıya bıraktı. Yarasından yine suyla karışmış kanlı irin akmaya başladı. Kader’in laneti adamı tiksindirmişti. Kader de tiksiniyordu bu yaradan. Yarası hem Kaderden hem de kendisine dokunan tüm erkeklerden nefret edercesine kusuyordu. Adam yaradan iltihap aktığını görünce onu yüzükoyun çevirmiş, iltihap akıntısını Hande’nin sancılarıyla birlikte kırmızı çarşafın rengine hapsetmişti.

Kapı kapanır kapanmaz Kader yataktan kalktı. Pencereyi açıp odanın kapısını kilitledi, kapının kenarlarını bantladı. Bantlamasa iltihap kokusu tüm eve yayılacaktı. Odasına gidip kâbus yakalayıcının içine uzandı, karanlıktan kopardığı parçayı alıp kavanozun içine ötekilerin yanına koydu. Sonra gidip yatağına uzandı. Çerçevenin kenarından sarkan örtüyü üstüne çekip uyudu. Örtünün altından döşemelere sular sızmaya başladı, sular gidip çerçevenin asılı olduğu duvardan sızan sularla birleşti. Lilith sulara karışıp Kader’in gözlerine dokundu. Kader günlerce örtünün altındaki nefesi içine çekip durdu. Telefonlara cevap vermiyor, çalan kapıları açmıyordu.

  Yataktan kalkıp kavanozun yanına gitti. Pencereyi açtı. Kavanozu fırlatacağı sırada kapı çaldı. Kapının deliğinden bakınca gözlerine inanamadı. Kapıyı açıp Hande’ye sarıldı. Sebebini bilmediği bir huzur gelip yüreğine yerleşmişti. Uzun bir sessizlikten sonra Hande Kader’in gözlerine baktı. Bir şeyler söylemek istiyor, nereden başlayacağını bilemiyordu. Ellerini Kader’in yanaklarına götürdü. Masaya serilmiş sarı mendiller eridi, akvaryumdan tuzlu sular akmaya başladı, yüreklerine yabancı kelimeler ilk defa sızıyor, onları kendi gerçekliklerinden alıp daha önce yazılmamış öykülerin satırlarına bırakıyordu.

Hande dokundukça kasığındaki yara mor çiçekler açmaya başlamıştı. Kader lanetinden kurtuldukça çiçekler daha da canlanıyordu. Hande mor bir yaprak alıp Kader’e gösterdi.

“Onlar Kepir Çiçekleri, annemin en sevdiği çiçek.” dedi Kader. Hande çiçeklerin yaydığı kokunun içinde sarhoş olmuştu adeta.

“Böyle bir çiçek olduğunu bilmiyordum.”

“Tanrının cezalandırdığı çiçekler, Lilith cenneti terk ettikten sonra kan ağlamaya başlamışlar, Tanrı da onları sürgün etmiş. Sadece kanın döküldüğü topraklarda açıyorlar. Onlar lanetlenmiş çiçekler. Benim doğup büyüdüğüm yerde dağların en yükseklerinde açarlar.”

“Neden senin yaranda açtılar?” Hande’nin şaşkınlığı yerini meraka bırakmıştı, art arda sorular sorup duruyordu.

“Annem bana hamileyken buğday tarlasında doğum sancıları başlamış. Babam buğdayı biçmeden gidemeyeceklerini söyleyince annem beklemeye başlamış. Sancısından altındaki toprak inliyormuş. Sonra annemi götürüp bir odaya bırakmış babam. Dedemle dışarıda beklemeye başlamışlar. Dedem babama, “Bu da kız doğarsa rezil oluruz” demiş.  Doğum bittikten sonra içeri girmişler. Dedem anneme dönüp kızmış. Bastonunu benim kasığıma bastırıp beddua etmiş. Dedem beni lanetlemiş. Kasığımdaki yara hiç kapanmadı. Yirmi dört yıldır irin akıtıyor, kan doğuruyor.” Kader sessizleşti kelimeler onu alıp uzaklara götürdü. Dağların doruklarında ölenlerin kanından doğan kepir çiçekleri gibi Kader’in yarası da mor çiçekler doğuruyordu.

Kader ayağa kalktı. Hande dokunduktan sonra yarasında açan çiçeklerin yapraklarını ayak izlerine dökerek kâbus yakalayıcının önünde durdu. Elini uzatıp içine girdi. Kendini Kepir Yaylası’nda bomba çukurlarının önünde cansız bedenleri izlerken buldu. Kadınların bedenleri yanıyor, istismara uğruyordu. Bir kadının kafasına silah doğrultulmuştu, esmer alnına düşen kâkülleri titriyordu. Sonra diğerleri gibi kan akıyordu parçalanmış etinden, kanı toprağa terk edilince de mor çiçekler açıyordu. Kader başını kaldırıp kendisine doğru gelen kadınlara baktı. Dağlardan tepelerden ellerinde çeşit çeşit renklerle ona doğru geliyorlardı. Kadınlar seçtikleri yedi rengi Kader’in avucuna koydular. Kasığındaki çiçek bahçesine gülücükler bırakıp onu uğurladılar. Kader kapattı gözlerini. Son kez aktı başka bir zamandan. Bir zafer kazanmış gibi dimdik başı, kendinden emin gözleri odada dolaştı. Lilith’in saçları daha bir kızıl, bedeni daha bir canlı duruyordu. Hande Kader’in elinden tutup onu kavanozun yanına götürdü. Renkleri kavanoza doldurdular. Kavanozun içinde gökkuşağı yüzmeye başladı. Hande pencereyi açtı.

“Hadi özgür bırakalım onu.”

Kader kapağı açıp kavanozun içindeki allı morlu tüm renkleri gökyüzüne bıraktı. Sonra Lilith’e yaklaştı. İlk defa onun teninin sıcaklığını duyumsuyordu. Çerçeveyi kırıp Lilith’i hapsedildiği yerden çıkardı. Lilith’in varlığı belirdikçe tüm karanlıklar daha çok dağılıyor, kadınlar bir zafer şarkısı gibi sokaklara akıyordu. Kader ve Hande de dışarı çıktılar. Kadınların ev temizleyen, kalem tutan, çocuk büyüten, ekin toplayan, dokuma yapan ellerinde tuttukları renk cümbüşü yeryüzüne bir tepsi gibi açılmıştı. Lilith hep bir ağızdan, tek bir tonla söyledikleri bir slogandı artık.

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*