Kabuk / Güzin Aydın

Ağır adımları bahçeye doğru birbirini takip ederken, kalbi küçük bir çocuk edasıyla yalvarıyordu. ”Kimseye bir şey olmamış olsun. Babamı kaybetmiş olamam değil mi Allah’ım?” Birkaç adım daha attı. Kalp atışlarının sesi adımlarına karıştı. Gözlerine inanamadı. Gerçek mi rüyasının yansımasıydı, yoksa rüyası mı gerçeğin yansıması, ayırt edemedi. Bütün ağaçlar, babasının kıymetlisi dut ağacının arkasına dizilmiş feryatlara eşlik ediyorlardı. Babasını kaybetmişti. Herkes sırayla ona sarılıp ağlarken o donup kalmıştı gördükleri karşısında. Herkesin gözünde bir suçluluk vardı söyleyemediği için. O, kim daha suçlu bunu ayırt etmek için uğraşamıyordu. Babasını onsuz uğurlamışlardı. Öptüğü toprakları tabutunun üstüne atamamıştı. Babasına onu sevdiğini hiç söyleyememişti. Ortada bir sebep yokken babasının boynuna atlayıp yanağına bir öpücük konduramamıştı. Doya doya kokusunu içine çekememişti. Aralarında hep bir mesafe olmuştu. Bir kaya eksilmişti evlerinden. Varlığı yeten bir kayaydı babası. Korunaklı hissettiriyordu ona kendini. O gün yaralarına yenisi eklenmişti. Kimse onun dertlerine aşina değildi. Belki aşina olabilecek birilerini biriktirebilseydi, biraz daha katlanılabilir olurdu yaşam…

Okulunu bitirip Erzurum’da hemşirelik yapmakta olan kardeşinin yanına Erzurum’a atandı. “Gülü” derdi kardeşine… Gülü’yü herkesten ayrı severdi. Ahmet Kaya dinlediğinde Gülü ona eşlik ederdi. İçini dökmese de birlikte bir şarkıyı paylaşıyor olmak onu rahatlatırdı. Gülü çamaşırlarını yıkar, ütüler, evdeki birçok işi yapardı. Şikayetlenmeyen taraflarına bayılırdı Gülü’nün. İçten içe minnet duyardı.

Soğuk memleketti Erzurum. Soğuğunun insanın içini saran bir hikayesi vardı. Soğuğundan şikayetçi olmasa da insanından şikayetçiydi. Ayazı ruhlarına kadar işlemiş olmalıydı ki ısınamamıştı Erzurum’un insanlarına. Hastanede yakın olduğu kimsecikler yoktu. Hemşirelerin birbirlerini nasıl kıskandığına hayretle bakıyor, içlerinde bulundukları duyguları anlayamıyordu. Yaradılışında yoktu işte. Onların birbirini her fırsatta nasıl çekiştirmeye koyulduklarını görüyor ve samimiyetsizlklerini bir kez daha anlıyordu. Dedikoduyu sevmezdi ve dedikodu yaptığına şahit olan tek bir insan bile yoktu… Kimin nerede yaşadığı, ne giydiği, kimin kocasının ne hediye aldığı onu hiç mi hiç ilgilendirmiyordu.

Yoğun bakım ünitesine alındığını öğrendi. Bunu öğrendiğinde gerçekten sevindi çünkü acilde çalıştığından oldukça zorlanıyordu. Bunu duyan Sibel hemşire koşarak yanına gelip ”Ah Cemre, işin gerçekten çok zor. Orada öyle bir doktor var ki tam bir çatlak, ne konuşuyor ne gülüyor. İnsan olduğunu anlaman için sinirlendirmen gerekiyor. Tek insani belirtisi bağırması.” Cemre rahat bir şekilde ”İnsan olanları da görüyoruz.” dedi. Çok da umursamamıştı bu durumu. Yoğun bakımdaki ilk gün yeni iş arkadaşlarıyla tanıştı. Çatlak doktor Celal Bey, dedikleri kadar ürkütücü görünmemişti gözüne. Göbekli ve oldukça uzun boyluydu. Bira göbeği diye tabir edilen göbek bu olmalıydı. Saçları fazla düşünceden olsa gerek dökülmüştü. Ama ona farklı bir hava katıyordu işte. Karizmatik demeye dili varmıyordu. Çatlak, Fazlaca uzun, göbekli ve kel bir doktordan hoşlanacak değildi ya. Çay ve sigaraya olan düşkünlükleri ortaktı, bunu inkar edemezdi… Zamanla çay ve sigara molasını birlikte vermeye başladılar. Kafasına uyan birisini bulmuştu sonunda. Sohbetleri birkaç cümleyle sınırlı kalsa da sigaralarından çıkan dumanların buluşması samimiyetin kanıtını oluşturuyordu.

Kışın en güzel günlerini yaşıyordu Erzurum… Kar taneleri ayaza karşı isyan bayrağını çekmiş, toprağı sarmaya başlamıştı. Sigarasını ve çayını alıp bahçeye indiğinde Celal ile karşılaşmayı umuyordu. Onu gördüğü zamanlarda onlar için nöbet tutmaya yeminli, bir bankın üzerine oturup birbirlerine sataşmaya başlıyorlardı. Gittikçe sohbet konuları artmaya başlamıştı. Argo şakalarını Cemal hiç garipsemiyor, kahkahalarla gülüyordu. Hastane çalışanları kahkahalar eşliğinde “Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş, ikisi de dünyadan bir haber!” diye günlük dedikodularını yapıyorlardı.

Celal’le her zamanki bankın üstüne oturmuş birbirlerine sataşıyorlardı. Celal sohbetin ortasında Cemre’nin elinden tutup ”Benimle evlen Cemre” dedi. Cemre evliliği hiç düşünmemişti. Ona bunu düşündürecek kimse olmamıştı. Osman olsaydı karşısındaki, evet derdi elbette ki. Osman’a kör kütük aşıktı hala. Celal’i seviyordu ama onun için sorumluluk altına girecek kadar değil. Ona göre bir erkeğin kirli çoraplarını toplayabilmek için aşık olmak gerekirdi. Celal ile yaptığı sohbet sonrası, onunla evlenemeyeceğini iyice anlamıştı. Celal bir kadının görevleri olduğunu düşünüyordu, erkeğine hizmet etmeliydi. Cemre kendi hizmetini bile zor yapıyordu. Evilik ona göre değildi. ”Çay içtiğim bardağın yıkanmak için kaç gün mutfakta bekleyeceği, kül tabağımın kaç tane izmarit biriktireceği sadece beni ilgilendirmeli.” derdi. Herkes gibi olmak zorunda değildi.

Ertesi sabah izin günüydü. Çayını demlemiş uzunca bir çay keyfi yapmıştı. Bir yandan da Celal’i düşünüyordu. O ne zaman benimle evlenmek isteyecek kadar beni sevmişti. Böyle bir teklif almak onu mutlu ediyordu. İlk defa sevildiği hissine kapılmıştı. Celal’i gördüğünde yanına gidip bu teklifi unutup onunla olan dostluğuna devam etmek istediğini söyleyecekti. Bu düşünceler arasında gazeteye uzandı. Gazeteye göz attığında dehşete kapıldı. Harfler sanki birbirleriyle dans ediyordu. Celal dedi önce sonra Osman oldu son kelimesi. Bütün organlarını susuzluk hissi kapladı. Sesi içine kaçmıştı. Gülü’ye seslenmek istedi yapamadı. Oracıkta yığılıp kaldı.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*