ümraniye escortkadıköy escortataşehir escortsikiş izlebrazzers izleporno izle

sakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escort

Josef Hasek Kılçıksız / Karşı Yakanın Dirençli Gölgeleri

01 Haziran 2019 0

Sinekli bir pansiyon odasındayım. Tırmanış ve iniş arasında geçen bir ömür. Bir yalnız en aşağılık zamanlarını yaşıyor. Çöküşün büyük filozofu Cioran baş ucumda, oku oku kaç gündür bitmiyor.

Bir yalnızın kendisinde farkedemediği asaleti yazıyorum. Anlamdan yoksun felaketler çağında yaşayan insanın en büyük uğraşı, hayatını anlamlı kılma çabası değil mi? Büyük anlatı içinde hacmi küçük bir insanın bu trajedisi için yazar beni parabol olarak kullanıyor.

İçimdeki inferno için dışsal kanıtlar arıyorum. Dışardaki cehennemin zihne yansıyan tüm kasvetini alıp bir arka plan olarak kullanmak istiyorum. Bu arka plana öykü yazarken ihtiyacım var. Kıyamet öyküsünün gizli öznesi çöküşün yaklaştığını muştulayan biri.

Bu kıyamet hızla yayılan bir salgın, sustukça görünmez olacaklarını düşünenlerin de kapısını çalan bir epidemi.

Inferno, cehennemden hem kaçan hem de onu arayan bir kahramanın öyküsü. Ama aynı zamanda dönüp dolaşıp bakacağı yerin kendi içi olduğunu anlayan, böylece bilinmeyen güçlerin de kendi içinde saklandığını gören, aynadaki kıyametle yüzleşen, muzaffer bir mağlubun, yaralı bir kahramanın öyküsü. O kahraman benim.

Cehenneme dönen, çürüyen, bozulan bir dünyanın, insanlıktan çıkma sürecinde Kafkaesk figürlere bir kaçış hattı bağışlanmışken, delice seven birinden bu esirgenmiştir. Çünkü tutkuyla bağlandığı kişi onun kaçmasına engeldir. Çünkü aşk ve vefa ayağa bağlanmış ağır bir taştır.

Kişisel çatışmayla başa çıkamam. Hele hele sevdiklerimle tartışmak  korkunç gelir bana, lütfen bu konuyu kapatalım.

Sahip olduğum en değerli şeyi görmek ister misiniz? Bunu hep yanımda taşır, kimseye emanet etmem. Yatarken yastığımın altına koyarım. Ondan aldığım son mektup. Mektubun içindekilerden çok son olmasının bir değeri var.

Aşevinde yemek kuyruğuna girmekten utanıyorum. Bu yüzden kaç gündür aç, sokakta amaçsızca yürüyorum. Yolun sesi olur mu, ya kaldırımların?

Bir yere doğru yürüyen insanların hareketleri, izleyicisinin tatmin anında pornografik bir görüntünün geçirdiği değişikliğe benziyor. Kesilip kolajlara yerleştirilen göğüsler, ipek çoraplar içinde manken bacakları, kızıl rujlu dudaklar, dürtüleri harekete geçirip libidoya uyarlanmış nesneleri hatırlatan bir film sahnesini andırıyorlar.

Kendi dünyalarına tutunma yeteneğini kaybetmiş, aşağılanmış ve yıkıma uğratılmış o kadar çok insanla karşılaşıyorum ki. Bu insan halleri beni daha da çok mutsuz ediyor.

Kapitalizm insanların birbirine karşı sorumlu olduğu ve her birimizin kardeşlerimizi kollamakla yükümlü olduğu duygusunu aşındırdı. Diğeriyle aynı yazgıyı paylaşandan daha ucuza çalışacağını söyleyen bir kalabalığa rastlıyorum. Ellerinde çekiç, kazma, mala, tornavida gibi iş aletleriyle sokağın köşesinde bekliyorlar. Bu açlıkla sınanan insanlara aynı Marksist vaazı tekrarlayacak değilim. Ezilenler sanki distopyanın devamından rahatsız değillermiş gibi telaşla işlerine koşuşturuyorlar. Karşıdan “bunu nerede görmüştüm?” duygusu uyandıran biri yaklaşıyor. Başı omuzlarının arasına gömülmüş, soru işareti şeklinde sıska bir adam. Yanımdan hızla geçerken paltomun cebine bir zarf bırakıyor.

Kendimi soluk soluğa ucuz pansiyonun odasına atıyorum. Zarfı açıyorum, daha ilk satırda, yıllar önce bakmaya doyamadığım daha o zamandan beri solmuş resimler, Dali’msi görüntülerin yaptığı gibi, yerlerinden fırlayıp üstüme atılıyorlar. İçinden her an bir kıyamet günü zebanisinin fırlayabileceği vedalaşmalar, ben ilk kez bir ayrılık tanıyıp titrediğimde henüz çok masum olduğum için böylesine yaralayıcıdır.

Mektubu her defasında yeniden okurken geçmiş ve şimdiki zamanın uyguladığı şiddete tanıklık ediyorum. Bu dayanılır bir şey değil. Her sözcük anıları bozarak eskimiş olanı kurtarıyor. Kelimeler, bellek tarafından reddedilerek duman olup uçtuğu bir solmuş resimler albümü seriyor önüme. Fotoğraf negatiflerinin yakaladığı reddetme bilincini tersine çevirmeye çalışıyorum. Ayrılık anına yaklaştıkça işim zorlaşıyor.

Bakmanın yakmasından da öte, mektubu okurken zamanın ele geçirdiği tek ganimetti hatırlamak. Aşkın en iç çekirdeğinin kendisini yaşanmış bir şeyin taklidi olarak kavranmasını sağlayan kelimelerdi. Son uyanış anının dondurulması olarak hatırlamaktı her an.

Kendimi yaşanan kıyımların ve kıyamların etki alanından çıkarıp uzaktan bakamıyorum. Çünkü mektubu her okuduğumda sonsuz bir sürüklenişe kapılıyorum.

Yaralar iyileşiyor, kapanıyor ve tam onları tamamen unutuyorum derken, hava değişiyor ve yeniden ağrımaya başlıyorlar.

Ne zaman kalbime bunaltıcı bir şeyler bulaşacak olsa seni düşünürüm, Ancak o sırada geceyi çınlatan bir bekçi düdüğü her şeyi sise bular. Görüntü buğulanıp, sesler tozlanır.

Ne zaman seni düşünsem, topraksız ve susuz, bulutsuz ve yağmursuz ve oksijensiz kalıyorum. Ölsem, ot bile bitmiyor mezarımda.

Hatırlar mısın, bir dönem ruhlarımızın baharıydı. Sonra yapraklar döküldü ve çıplak bir oluşa katlanmaya başladık.

Senin tarihinle başlayan yolculuğum, ruhunun kuytularına sapmışken, korkulu hastalık rivayetleriyle giriştiğim amansız boğuşma nasıl nihayete erecekti? Rüzgârda bükülmüş parmaklıklara benzeyen kar dağlarını gösterip, “buralardan uzaklara götür beni, burası bizim yurdumuz değil“ derdin.

Bir gün iyileşip, başka bir gün kötülüyordun. Dikey atımlıydı zaman. Sıçramalar, sert geçişler yön veriyordu hayatımıza. Çare aramayı bırakana kadar yanımdan ayrılmadın. “Bekleyişler ölüş gibi zamansız, aradaki uzun zamanı geçirebilenler kavuşacak yeni bir başlangıca“ derdin. Üstüm başım başlangıç olmuş, silkele silkele sonu gelmemişti.

Fakat zor işti dönel bir şeyde başlangıç tayin etmek. Başlamak için çok güçsüz ve yaralı hissediyordun kendini.

Sensizlik bir kuklanın çaresizliği, günlerce süren deniz tutmasına yakın bir his.

Yontulmuş bir tahtanın efendisinden kurtulma telaşı içinde daha önce denenmemişin heyecanıyla biraz ellerini iplerden sıyırmaya çalışan bir kukla. Saçma bir yazgı büyük bir umut gibi çekiyor kendine beni. Mümkünün daralan sınırları içinde olmayacak şeye, dramatik bir beşer haline kutsal bir bahaneyim. Her doğrulmak istediğimde yeni bir anaforun içine düşüyorum.

Birbirimize benzemeye can atıyorduk, sanki bir marifetmiş gibi. Seninle birbirimizin ruh çağdaşı değildik. Ama bizim için bir karşılaşma uygun görülmüş, bunun bir anlamı olmalı, değil mi?

Bir insanın kendi acılarının başka hiç kimse tarafından hissedilmediğini görmesi ne büyük bir acı, ne derin bir yalnızlık.

Gün batımından da sönük, delik bir tekne yalpalıyor ufuk çizgisinin arkasına doğru. İçine akıyor, yala yala bitmez tuzlu sular.

Kalmakla gitmek, ölüm ve dirim, iyi ve kötü, hatırlamak ve unutuş acaba sadece düşünmenin bir biçimi mi?

Gözlerimi kapadıkça kâbuslarım gerçeğe dönüşüyor. Rüya olduğu baştan kabul edilen bir şey, gerçekliğin görüntüsüne ne kadar hasar verse de, kendisine hiç dokunmaz, biliyorum.

Spermatik bir uyurgezerim dölyatağında. Bu yapışkan ve sümüksü mağaradan azad et beni!

Fotoğraf: https://www.kisa.link/LSvE

Josef Kılçıksız
Josef Kılçıksız

Diğer Yazıları

Rum Ortodoks bir ailenin en büyük erkek çocuğu olarak Antakya’da dünyaya geldi. Hacettepe üniversitesi felsefe bölümünden mezun olduktan sonra Roma Pontificia üniversitesinde Felsefe ve Katolik Teolojisi öğrenimi gördü. Ardından Tampere(Finlandiya) üniversitesinde Beşerî bilimler ve Felsefe dalında master yaptı. Aynı üniversitenin Pedagojik Bilimler Fakültesi’nden mezun olduktan sonra uzun yıllar Fin devlet ve özel eğitim kurumlarında öğretmen olarak çalıştı. Halen aynı üniversitede yardımcı asistan, doktora öğrencisi olarak görev yapıyor. Finlandiya’daki değişik üniversitelerde epistemoloji (Karl Popper, Thomas Kuhn) Ontoloji (Christian Wolff, Heidegger) ile genel anlamda Alman felsefesi alanında araştırmalar yaptı. İlgi alanları varoluşçu felsefe ve postmodern metafiziktir. Kılçıksız’ın Finlandiya’da yayınlanmış (2004/Eylül) ”Hedelmät jotka eivät tuoksu ruudille” (Dilin kekremsi meyveleri barut kokmaz) adında bir şiir kitabı bulunmaktadır Kılçıksız’ın ayrıca ”Bahar Kapımda” , ve ”Buzdan Kuşlar Ormanı” adlı Türkiye’de yayınlanmış iki şiir kitabı ile ”Zamana Adanmış Yüzlerimiz” adlı deneme-öykü kategorisinde bir kitabı bulunmaktadır. Tematiği geniş bir yelpazeye dayanan felsefi ve siyasi içerikli yazıları halen DevHaber, SalakFilozof, YazıAtölyesi, Cafrande, İnsanokur, Komplike Dergi, İnsancıl, DüşünBil, İktisat ve Toplum, Aksi Sanat ve Evrensel Kültür’de yayımlanıyor. Kılçıksız’ın ayrıca şiir, öykü ve felsefi denemeleri sırasıyla İnsancıl, Komplike, Düşünbil, Ekin, Bekir Abi, Amanos, Güney, Süje, Bachibouzouck, Gerçek Edebiyat, Kurgu Kültür, Patika, Tmolos, Revue Ayna, Kirpi Edebiyat, Muhabirce (Almanca ve Türkçe olarak) Asma Köprü, Şiiri Özlüyorum, SonGemi, Elize Edebiyat, Edebiyat Nöbeti ve Edebiyatist’te yayımandı. Fransızca, Fince, Almanca ve İngilizce’ye şiir çevirileri de yapan Kılçıksız’ın verbal yeteneği geniş bir lisan yelpazesinden oluşuyor. Kılçıksız, iyi veya çok iyi derecede Almanca, Arapça, Türkçe, İngilizce, Fransızca, Fince ve İtalyanca biliyor. Başta felsefe, şiir, tarih ve siyaset olmak üzere toplumsal içerikli romanlardan hoşlanan Kılçıksız’ın Felsefe, şiir, toplumbilim, satranç, siyasal sinema, fauna, anatomi ve futbol en tutkulu uğraşları arasında bulunuyor. Kılçıksız uzun Helsinki yaşantılarından sonra Paris’e yerleşti.


BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR