Jale Sancak: “Benim karakterlerimin çoğu yapıntıdır, düş gücüyle yaratılmışlardır. Onlara ben bir hayat biçtim, yeniden yarattım diyebiliriz.”

Söyleşi: Mahmut Yıldırım

“Uyanan Güzel” romanınız Attila İlhan Roman Ödülü aldı; sizi kutluyorum hocam. Ödülünüzü teslim alırken ki heyecanınızı avuçlarımıza bırakarak başlamanızı büyük bir coşkuyla bekliyoruz. Evet, “Önce söz vardı.” deyip sözü size bırakıyorum.

  • Attila İlhan, çok geniş bir yelpazede eserler verdi. Şairliği kadar romancılığı, deneme yazarlığı ve senaristliği ile de Türkiye’deki edebiyat ve düşünce dünyasına damgasını vurdu.

Bu çok yönlülüğünü kendisi şöyle açıklıyor: “Yaşadığım dönemi bütün kesitleriyle, bütün sanat dallarında vermeye çalışıyorum. Ben dünyadan gittikten sonra Attila İlhan’ın şiirleri, romanları, filmleri, yazıları onun yaşadığı dönemleri hemen hemen bütün kesitleriyle gösterecek. Buna yaşadığı döneme tanıklık etmek diyor Frenkler. Ben de bunu yapmaya çalışıyorum.”

Tanpınar’ın deyimiyle -siz de Attila İlhan gibi- bir pınarın birçok kolundan faydalanıyorsunuz. Çok yönlü oluşunuzda etkili olan yapılardan ve gelişim sürecinizden bahseder misiniz?

Sanatın hemen her dalından büyülenmek diyelim buna küçük yaşlardan itibaren. Çocukluğum kitaplarla, radyoyla, tiyatroyla geçti. Hatta sinemayla da. En çok edebiyat olsa da hepsinden çok etkilendim, hepsinin farklı bir büyüsü vardı. Sonrasında bu alanlarda üretme, ürün verme isteği oluştu içimde. Tümü de birer anlatma olanağıydılar ve ben de sevdiğim türlerle anlatabilirdim. Sonuçta da radyo, edebiyat, tiyatro alanlarında ürünlerim oldu. Sinemayı denedim ama kimi nedenler yüzünden sonuçlandıramadım.

 

  • Bana göre roman, kumda olmak gibidir. Bir gün, bir saat veya yıllarca o kumda durabilirsiniz. Ama öykü, denizde olmak gibidir.  Kulaç atmanız gerekir; atmazsanız kaleminiz körelmez. Bitersiniz. Sizi aslında öykücü olarak tanıyoruz. Ve “Uyanan Güzel” romanınızda da öykücülüğünüzden izler taşıdığını gördük. Roman ile öykü arasındaki bağdan ve farklılıklardan bahsedebilir misiniz?

Temel meseleler ve gereksinim duyulan temel öğeler aynı olsa bile ikisi de birbirinden bağımsız iki ana tür. Romanda devamlılık vardır, öykü başlar ve biter, romanda çoğaltılır, öyküde eksiltilir. Öykü anların dilidir, bir kesit gösterir, romanda- genellikle- bir olaylar zinciri vardır. Öyküde tek etki, tek çatışma olur doğası gereği, romanda birden fazla çatışma, ana hikâyenin yanı sıra, başlıca yan karakterlerin hikâyeleri de ayrıntılı olarak yer alır. Öyküde yan karakterlerin hikâyeleri siliktir ve çok kısaca söz edilir gerekiyorsa. Bununla birlikte ‘Uyanan Güzel’ gibi öykü tekniğinden yararlanan romanlar da vardır hem bizim edebiyatımızda hem de batı edebiyatında.

  • Attila İlhan bir söyleşisinde “Roman bitti.” diyor.  Aslında  görsellik ağır basıyor toplumda. İletişimde görsellik ağır basınca, romanın görselliğe intibak etmesi lazım geliyor. Aksi halde okumazlar. Sinemanın gelmesi romandan neyi aldı? Okumanın ve yazmanın karşısında bir tehlike olarak görülüyor. Bunun ortasını nasıl bulacağız? Sinemadan da kopamayız. Okumadan, yazmadan da kopamayız. Bu tehlikeyi nasıl atlatacağız?

-Bu tehlikeyi nasıl atlatacağımızı bilmiyorum doğrusu. Bir dönem ‘Tiyatro bitti’ diyenler oldu, ne var ki bitmedi gördüğümüz gibi. Roman da bitmedi bence. Yazıldığı, oynandığı, üretildiği sürece bitmez. Hatta sinemanın gelmesiyle, sinema romandan yararlandı, romanı kullandı da. Başarılı olamasa da sinema, romandan beslenmeye çalıştı. Öte yandan günümüzde görselliğin ağır bastığı, daha çok tercih edildiği, edebiyatın bundan zarar gördüğü de su götürmez bir gerçek.  Ne var ki sinema değil, televizyon ve internet yaptı bunu. Sinema çok masum ve romana çok yakın, elbette yedinci sanat olarak niteleyeceğimiz filmlerden söz ediyorum.

  • Çoğu yazar karakterleriyle sokakta, belki bir kafede ya da bir eğlence ortamında karşılaştığını söyler. Hatta rüyalarına bile girdikleri olur. Eminim siz de karakterlerinize bir yerlerde denk gelmişsinizdir? Karşılaştığınızda neler hissettiniz? Ya da karşılaşmak istemediğiniz hatta rüyalarınıza girmesini istemediğiniz karakterleriniz oldu mu?

-Karşılaşmak istemediğim hiçbir karakterim olmadı bu güne dek. İşin aslı şöyle, karşımıza çıkan birilerinden etkilenip yazabiliriz elbette, ne var ki ille de kanlı canlı halleriyle karşımıza dikilmeleri gerekmez karakterlerimizin, onları düş gücüyle, zihnimizde de yaratabiliriz pekâlâ da. Böyle bir yetiye sahibiz. Benim karakterlerimin çoğu yapıntıdır, düş gücüyle yaratılmışlardır. İçlerinde gördüklerim olsa bile, ki ‘Uyanan Güzel’in kahramanları öyledir, gördüm onları, lâkin sadece gördüm, gerçek hikâyelerini bilmiyorum, onlara ben bir hayat biçtim, yeniden yarattım diyebiliriz.

  • Bir usta yazar olarak ustam diyebileceğiniz, yaşayan ve eski dönem yazarlarımızdan isimler var mı?

-Tabii; Sait Faik, Attila İlhan, Sevim Burak, Edip Cansever, Bilge Karasu, Leyla Erbil, Ferit Edgü, Selim İleri, Peride Celal isimlerini sayabilirim öncelikle. Onlardan, daha doğrusu yazdıklarından, yazmakla ilgili çok şey öğrendim.

  • Atilla İlhan şiirleri ile tanınan bir isim olmasına rağmen kendisini daha çok romancı olarak tanımlayan bir yazardır. Onun romanları birbirini izleyen, konularla bütünleşen 1908 yılından 1960 yılına kadarki dönemi parça parça ve her bir romanında dönemlerin bir yüzünü aktaracak şekilde yazdı.  Nehir romancılığı olarak adlandırılan bu romanlarıyla ülkenin bu dönemlerinin profilini tamamlamaya çalışan bir arayış içindeydi. Peki, geçmişe de eğilerek bulduğunuz ve bulmaya çalıştığınız arayışlarınız nelerdir?

-Arayış deyince benim anladığım şey öncelikle yazarın, yazı yolculuğundaki yaratma, oldurma macerası geliyor. Yazarın anlatma, ortaya koyma, kendi olma, giderek olgunlaşma, özgün olma uğraşı. Yazanın asıl arayışı budur. Attila İlhan romanları için söylediğiniz şey ise arayıştan çok yazarın ilgi alanına giren ya da mesele edindiği konulardır, aktarmak, okura anlatmak istediği haller. Toplumsal da olabilir dertler, bireysel de.  Benim de aynı ustamız gibi illa anlatmak istediğim toplumsal meseleler de oldu, bireysel sorunlar da. Kimileyin birini kimileyin de diğerini yazmaya çalıştım.

  • Eskiden, okurunu ağlatmayan kitaplar başarısız olarak görülürlerdi. On sekizinci yüzyılda yaşayan insanlar kitap okurken salya sümük ağlamalarıyla bilinirler. Jane Austen’ın Akıl ve Tutku’su da buna güzel bir örnek. En son hangi kitabı okurken ağladınız?

-Galiba beni ağlatacak kitaplar okumuyorum. Yalnız yıllar önce ‘Hitler Annen Seni Çağırıyor’ adlı kitabın sonu beni ağlatmıştı. O kalmış aklımda. Hemen ekleyeyim, okuru ağlatan bir kitabın başarılı olduğunu kimse iddia edemez.

  • Diyelim ki evinizde edebi bir akşam yemeği veriyorsunuz ve üç yazarı davet edeceksiniz. Konuklarınız kimler olurdu?

-Gerçekte Selim İleri, Sezer Ateş Ayvaz, Günhan Kuşkanat olurdu. Hadi biraz ileri gidip hayal kuralım: Antonio Tabucchi, Thomas Bernhard, İngeborg Bachmann… Ne yazık ki üçü de yaşamıyorlar. Bakın ama üçünün bir masada bir araya geldiği bir öykü yazılabilir. Kurmaca güzel şey işte ve orada her şey mümkün.

  • Size kelimeler vereceğim ve size ne andırdığını, sözlüğünüzde ne anlama geldiğini bilmek isterim. Son Gemi okurları da sabırsızlıkla vereceğiniz cevapları bekliyor.

İstanbul: Aidiyetim, vazgeçilmezim. Ödül: Değerli, önemli ama ölçüt değil. Attila İlhan: Çok sevdiğim bir şair, ustalarımdan biri. Jale Sancak: Ruh ikizim. Öykü: Aşk. Acı: Öğretmen. İnsan: Hem umut hem umutsuzluk. Aşk: En güzel yolculuklardan biri. Roman: Derinlik.

  • Sizin gözlem gücünüzü bir süreliğine alsak ortaya nasıl öyküler, romanlar çıkabilirdi? Öyküdeki gözlem gücü ile romandaki gözlüm gücünden bahsetsek biraz da.

-Gözlem kadar, hatta ondan çok çok daha önemli, olmazsa olmaz iki şey var, düş gücü ve yaratıcılık. Onlar olduktan sonra sorun yaşamazdım. Öte yandan gözlem gözlemdir ve biri için daha fazlası gerekmez. Geçtiğimiz yıllarda Feridun Andaç ilk romanım yayınlandığında beni eleştirmek için, romanın çok daha fazla gözlem gücü gerektirdiği, öykünün ise pek gerektirmediği mealinde bir şeyler yazmıştı.  Bu abesle iştigal ve öyküye de,  öykücülere de haksızlık tabi. Bir tür saçmalama. İkisi de yazardan her konuda aynı güçlülükleri talep eder.

  • Son olarak omzunuzda neler var? Okumayı istediğiniz kitaplar, yazmak istediğiniz başka konular, tarzlar vs.?

-Bir roman yazmaya başladım. Onu bitiremesem bile yazın yeni bir tiyatro oyunu yazmayı planlıyorum. Belki önümüzdeki sezon sahnede tek kişilik bir gösteri hazırlayıp oynarım, öyle bir niyetim var.  Suat Derviş’in romanlarını okumak istiyorum önümüzdeki günlerde de.

  • Gerçek ve nitelikli edebiyatın peşinden koşan, arayış içinde olan biz genç arkadaşlara destek olduğunuz için minnettarım. Sizinle söyleşmek, içimizdeki edebiyat aşkını paylaşmak büyük bir lütuf. Son Gemi okurları adına da teşekkürlerimi sunarım.

-Ben de teşekkür ederim Mahmut. Son Gemi okurlarıyla yeniden buluşmak benim için de çok güzel.

 

 

 

About Mahmut Yıldırım 15 Articles
11 Mart 1996 yılında İstanbul’da doğdum. Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. Edebiyatın esrarengiz tadını aldıkça içinde kayboldum. Beni kendinde çifte kavurdu adeta. Bu sene bu tadın cümbüşünde kendimi aramak, bulmak, içimde biriken ne varsa duruşum ve kalemimle boşlukları doldurmak için bu yola gönül verdim. Günler geçiyor birer birer. Bense bu geçen zamanda elimden kalemimi, gönlümden edebiyat ve yazma sevgimi düşürmeyeceğim.

3 Yorum Jale Sancak: “Benim karakterlerimin çoğu yapıntıdır, düş gücüyle yaratılmışlardır. Onlara ben bir hayat biçtim, yeniden yarattım diyebiliriz.”

    • Çok teşekkür ederim, çok değerli psikolog arkadaşım. Bu güzel günlerde birlikte olmak benim için çok anlamlı. Sevgiyle kal.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.