İyi Bilmezdim / Yasemin Yücetürk


İmam o malum soruyu sordu. “Merhumu nasıl bilirdiniz?” Cemaat günlerce öncesinden prova yapmış gibi diyaframdan aldıkları derin bir nefes ile hep bir ağızdan “İyi bilirdik!” diye bağırdı. Avludaki tenteye çarpan yağmur sesi, cemaatin sesini bastırdı. İmam verilen cevaptan tatmin olmamış bir ses tonuyla aynı soruyu tekrar sordu. “Emin misiniz ey cemaat?” “Eminiz tabii. Herhangi biri bu avluda, malum taşın üzerinde böyle çaresiz, böyle boylu boyuna, bir daha kalkmamak üzere yatarken, başka bir cevap vermek görülmüş duyulmuş şey değildir.”
Bu böyle yüzyıllardır süregelmiştir. Şekil ve boyut değiştiren her insanoğlu, gittiği andan itibaren “iyi” sıfatını “insandı” kelimesinin önüne alıp da öyle gitmiştir. Kime göre veya neye göre iyi olduğu ise kesinlikle tartışmaya kapalıdır. “Bir dakika imam bey! Müsaade ederseniz ben sormuş olduğunuz bu klişe soruya, tüm cemaatin vermiş olduğu cevaptan başka bir cevap vermek istiyorum. Hiçbir baskı altında kalmadan, tamamen kendi hür irademle, doğruyu yalnızca doğruyu söyleyeceğime altında bulunduğumuz bu kutsal kubbe şahidim olsun ki yemin ediyorum. İyi bilmezdim.”
Apartman görevlisi Mehmet Efendi iyi bilirdi. Her sabah çıkarken kapının önünde karşılaştıklarında “günaydın” demeyi esirgemeyen bir adam kesinlikle iyi bir adamdır. Bakkal Mahmut Efendi iyi bilirdi. Aybaşı geldi mi veresiye defterini temizleyen adam nasıl kötü olur ki? Karşı komşu Melahat teyze iyi bilirdi. “Ah yavrum zahmet verdim sana, buraya kadar taşıdın o torbaları, allah senden razı olsun, bugün yatsıda senin için de dua edeceğim.”
Tüm mahalle tarafından istisnasız sevilen o iyi adamın içinde, çok derinlerde kimsenin bilmediği bir adam daha vardı. Sadece ben görürdüm o karanlık adamı. Tüm gerçekliği ile sadece benim yanımda ortaya çıkıyordu saklandığı o derin kuyudan. Nasıl ki Ying, Yang olmadan bir hiçti, o da aynı anda hem yeryüzünde hem de o derin kuyuda yaşamazsa hiçti. Seviyordu orada yaşamayı ya da sevmekten başka çaresi yoktu. “Doğduğun coğrafya karanlık ve dipsiz kuyularla dolu olursa, sen de elbet an gelir kör bir kuyuya düşer ve karanlık bir adam olmak zorunda kalırsın.” demişti bir gün elinin ayasını yanağıma okkalı bir şekilde indirdikten sonra. Oysa ben “neden” diye hiç sormamıştım. Sonucu değiştirmeyecek cevapları duymamın bir anlamı yoktu. Yazgım buymuş diye kendi kendimi kandırmaktan başka elimden bir şey gelmiyordu.
Bir yere kıpırdayamayacak olmanın verdiği sakinlikle sürdüm renk renk fondötenleri yüzüme. Moru en iyi kapatan 3 numara iken, yeşilimtırak sarıyı kapatan 2 numaraydı. Gidecek bir yerim yoktu ki. Ağrılara iyi gelen aspirindi. Bugün bu kapıdan çıkıp gitsem, yarın kolumdan tutup geri getirirdi. Kırıklar için doktor gerekti. Hepsinin bir çaresi vardı da şu gözümden akamayan yaşların, kalbimin içinde biriktirdiği tuzlar damarlarıma kan pompalanmasına engel oluyordu. Öyle bir gün geldi ki nefes alamadığımın farkına vardım. Kalbim olduğundan hızla atıyordu ama ben boğuluyordum ki gözlerim karardı. İşte o an, gözümün önünde canlandı bu görüntü. Musalla taşının üzerinde boylu boyunca yatıyordu. Tabuta koymaya bile zaman yoktu. Avlu tıka basa doluydu. Ağlayanlar, feryat figan edenler, bayılanlar… Gökyüzü bu üzüntüye kara bulutları ile eşlik ediyordu.
Gözlerimi açtığımda gülümsüyordum. O kadar hafiflemiştim ki pencereden bir rüzgar esse uçacaktım. Çok güzel kusursuz bir sofra kurmalıydım. Çeyizlik yemek takımlarını çıkarıp gümüş çatal bıçakları da parlatmalıydım. Dantel masa örtüsü temiz. Çorba, balık, pilaki, buzlukta börek de var. Bir salata yaparım. Akşama az kaldı, elim çabuktur, yetiştiririm. Mükemmel olmalı masa. Öyle ki birlikte yediğimiz son akşam yemeği mutlu bir hatıra olarak kalmalı belleğimizde. Kimse anlamamalı. Böyle güzel bir akşamın sonunda yaşanmış talihsiz bir olay olarak kayıtlara geçmeli. Herkesin başına gelebilir. Nihayetinde balık bu, kim bilebilir ki kimin midesine dokunup dokunmayacağını.
Dünyaya gelirken alnımıza yazılmış olandan başkasını yaşama şansı verilmiyor ki bize. Kendininkini değiştirme gücünü bulamıyorsan o zaman sen de gücünün yettiğininkini değiştireceksin. Küçük bir çelme takacaksın yalnızca. Hele bir düşüp yuvarlansın, bak gör sen kanatlanıp uçacaksın.
Şimdi daha iyi anladınız mı imam bey, o sorduğunuz sorunun cevabının yanlış olduğunu. Gözümden akan yaşlara aldanmayın, onlar tuzdan tıkanmış olan kalbimin damarlarını açıyorlar. Bir daha asla fondöten sürmeyeceğim suratıma. Ben arkanızda uzanmış yatan o adamı hiç iyi bilmedim.

3 Yorum İyi Bilmezdim / Yasemin Yücetürk

  1. Kadına karşı şiddet üzerine yazılmış ”içe dokunan”, kalp sızlatan bir öykü olmuş. Kadınların kalplerinin acıdan hiç tıkanmaması dileğiyle…

  2. ” Ey cemaat… Merhumu nasıl bilirdiniz ? ” Evet, bende de hep bir ikiyüzlülük hissi yaratmıştır bu soru… Bence oradaki ölü ile ilgili birşeyler söylemek isteyen herkes, gidip imamın kulağına söylemeli ! Birinci sıra hakkı da, ölen erkekse, eşinin olmalı !

  3. Toplumun, arkadaşların, eşlerin birbirine karşı ikiyüzlülüğü ancak bu kadar “gerçek” anlatılabilirdi. Benim en çok etkilendiğim bölüm, bataklıkda bir gül olabilmenin imkansızlığına yapılan vurgu. Doğru da doğrucu da olabilmemizi yaşadığımız toplumun algı düzeyi belirliyor. Eline ve kalemine sağlık Yasemin…

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.