Islık / Burçin Özmaya Çankaya

 

Dudağımda ıslığım, parmaklarımda müziğin ritmi,  yürüyorum. Az kaldı;  şu ışıklardan hop karşıya, eski tekel binasını da geçtim mi, oradayım. Akşam kalabalığı dağılmış. Evliler evlerine gitmiş. Evlerine ait onlar, evin içindekilere, onları kucaklayacakları zamana, belki yüzünü cama yapıştırmış sarı kafalı bir oğlana ya da uzun saçlı, ince boyunlu, kibar gülüşlü bir kadına- ki keşke benim de olsa…-

Şarkımın nakaratını üç kez tekrarlayınca tam kapının önünde bitiyor, arkadaşlarla her zamanki yerdeyiz. İşte başlıyor; Ceren sultan herkesi yerine yerleştirmiştir, “Sen şöyle geç, Yılmaz’la Emrah senin yanına otursunlar. Nerde kaldı bu Emrah, hep geç kalır zaten.” bıdı bıdı arkamdan konuşmalar…

Kapıyı açtım. Soğuğun ısırığından acıyan yerlerimi, sıcağın şefkatli okşayışına bıraktım. Doğruca karşıya baktım, sağ köşedeki masa, taze çiçekler, en kırmızılar seçilmiş, Ceren arayıp söylemiştir, hiçbir zaman aza razı olmaz. Nereye giderse gitsin, oranın sahibidir o… Üç sandalye boş, ben, Yılmaz ve galiba Berna da gelmemiş.

İçerisi ferah. Ortam güzeldir, burayı severim, zaten ben önerdim. Bir ev değil ama, olsun. Seneler sonra mahalle arkadaşları buluşuyoruz, okul anılarımızı, bayramlarımızı, öğretmenlerimizi, çocukluk düşlerimizi konuşuyoruz. Konuşurken geçmişimizde bizi biz yapan şeyleri, kendimizi arıyoruz.  Gizli bir oyun bu, sessizce oynanan…

O zamanların büyüsünü mü,  hayatımızın tamlığını mı, yoksa  kaybettiklerimizi  mi?… Önce emin değildim, artık biliyorum, biz o geçen günleri arıyoruz. Her şeyin başladığı,  bugünkü kimliğimizi oluşturan anları… Belki o zamanı nasıl kaydettiğimizi değiştirirsek, şimdiyi de değiştirebiliriz diye mi umuyoruz, bilmem…

Selamlaşma, hoş beş… Aklımda söyleyeceklerim, canım sıkkın, ne yapacağımı düşünüyorum.

“Saat kaç?” diye soruyor Alp… Zamanı ölçmek gerekince, yine çaresizce o ana dönüyorum. Düşüncemin ipini tutmak imkânsız.

“Zile  bir dakika on saniye  var.”

Bunu babamın bana verdiği eski saate bakıp söylüyorum. Saat kıymetli, eski olsa bile. Son maçımız artık. Top bizde. Yılmaz’a bakıyorum. Topu bana atmasını işaret ediyorum, elim havada.

Hızla vuruyor, ayarlayamıyorum kendimi, top dışarı…

 Alp, Ceren’e dönerek, “İçecekleri ayarlayalım biz, Yılmaz gelince söyler.” dedi.

 İki güç sahibi anlaştılar, nasılsa birbirlerini ezmez onlar, onların anlaşmasında bizim bilmediğimiz maddeler var, hiç öğrenemeyeceğimiz…

Alp itaat bekleyen sesiyle garsona seslendi. Alışıktır, gücü kullanmayı bilir, sanırsın ki babasının tüm malı mülkü, sesinin o yoğun, gaddar tınısına yerleşmiş. Adam kısa bacaklarını hızlı hızlı açarak uçtu.

Listeyi alıp “Ne zaman getireyim?” demez mi?

  Yine zamanı soruyor. Dayanamıyorum. “Yapmayın bunu!” diyorum içimden. Anlamıyorsunuz.

Top kaçıyor. Ben getirip öğretmene veriyorum. O da Alp’in başını okşayıp topu veriyor. Alp kaptığı gibi bizim kalede.

Yılmaz kızgın, daha da sinirli. Öğretmen düdüğü çalıyor. Herkes sınıfa. Maçı bitirmemize izin vermiyorlar. Ama biraz daha zamanımız olmalı. Güç onların elinde. Ne zaman isterlerse o zaman çalarlar, biz karar veremeyiz, bizim fikrimizin önemi yok. Düdük başkalarının elinde…

Ceren durmadan konuşuyor. Patronun karısıyla aynı şirketteler, koskoca müdür, konuyu bildiğini seziyorum. “Yılmaz’ın canı sıkkındır.” diyor. Bu akşam ona moral olsun diye toplanmışız. “Biz  sormayalım, isterse o anlatsın” diyor Alp’in karısı Berna. Bu sözüyle aslında “Sonradan gelmiş olabilirim ama gruba dâhilim” diyor. Bize bir şey söyleme hakkı olduğunu göstermeye çalışır hep.

Ceren “Bilmiyormuşuz gibi yapalım, olur mu Emrah?” dedi, gözlerimin içindeki karanlık noktayı bulmaya çalışarak. Sanki gözbebeklerimi esir alırsa her dediğini yaptıracağını biliyor.

Yüzüne bakmıyorum. Donuk ifademi beğenmemiş olacak ki kafasını sallayarak “Tamam mı?” diye soruyor. Her şeyi biliyorum oysa, Yılmaz’la aynı şirkette çalışıyoruz. O gıcık insan kaynakları müdürü işten çıkarıldığını bildirmiş kendisine, patronla görüşmek istemiş, ama zamanı yokmuş,  yine çalmış düdük işte…

Pek seçeneğim yok, bir itaat hareketiyle indiriyorum gözlerimi. “Emrin başım üstüne.” Neden böyleyim, böyle güçsüz? Boyun eğmiş bir zavallı, dayanıksız bir söğüt dalı, suya düşmüş bir küp şeker.

Bir an evvel dilimdekini bırakmak ve ayrılmak geçiyor içimden. Pimi çek, at!

Yılmaz’ın telefonda söyledikleri aklımdan çıkmıyor. Adam iki aydır uğraştığı işin yüzüne bile bakmamış. “ Yine golü atacakken topu elimden aldılar oğlum. Gelmeyeyim akşam, selam söylersin.”

Tüm cesaretimi toplayıp konuşuyorum.

 “Yılmaz aramıştı beni, selamı var, gelmeyecek.” Onları öylece bırakıyorum.

Kapıdan çıkar çıkmaz ıslığım dudaklarımda yine. Bizim gibilerin dudağında ancak ıslık olur, düdük bizim neyimize…

3 Yorum Islık / Burçin Özmaya Çankaya

  1. Islığın avare ve kendiliğindenci durumu ile düdüğün emredici çelişkisi çok güzel.Şimdiki zamanla geçmiş zaman arasında kurulan köprünün mühendisliği çok iyi.Ancak “Güç onlarda” şeklindeki açıklama ile içindeki imgeyi ele vermeyin.İmgeler zaten açıklanmamak üzere yazılmalı.Bunun dışında daha sürecek sandığım öykü bir anda bitiverdi.Öyküyü okurken içindeki gizemi keşfetmenin tadına varmalıyım.Ve fakat öykü bir bütün olarak değerlendirildiğinde çok iyi.Tad aldım.Arkasını bekleyeceğim.

  2. Mehmet hocama katılıyorum, Son vurucu imgenin açıklanması olmasa daha iyi olurdu…Keyifle okudum.. 🙂

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.