İsa Balcı : ” ‘Taze Yasin Davası’ lafını çok dolandırmadan söylemek istiyor.”

1

Söyleşi: Ayşegül Kaya

Yeni yılın ilk sayısında, “Taze Yasin Davası” kitabı ile edebiyat dünyasına merhaba diyen İsa Balcı’yı ağırladık. İsa Balcı’nın öykü kitabında kenar mahallelerden tutun da ülke tarihine kazınmış acılara kadar pek çok şey var. Sistem tarafından mağdur edilmiş insanlar, kara mizah ile anlatılmış çöküşler, kapitalizm eleştirisi… Bu kitapta bir isyan var ama kimseye dokunmadan, saldırmadan.  İsa Balcı, cesur kalemi ile yeni bir soluk oluyor bizlere. Kendisi ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi keyifle okumanızı dilerim.

 

Öncelikle yazın hayatının nasıl ve ne zaman başladığını dinlemek isteriz.

Bir dönem, şuan aktif olmayan bir sitede öykülerim yayınlandı.  Nasıl başladı kısmına gelince, yazmak benim için bir hedef değildi, hala değil zaten. Ama yazmaya başlayınca; işin matematiğini öğrenebilmek için, 3 yıl evvel “Galapera Öykü Atölyesi”ne gittim. Orada geçirdiğim iki senelik dönemin yazdıklarımın ürün haline gelmesinde etkisi büyüktür. Başta Jale Sancak olmak üzere, orada bulunan arkadaşlarımın değerli katkıları vardır. Durumun somut bir hale gelmesi de “Taze Yasin Davası” ile olmuştur.

İçinde yaşadığımız, yaşamak zorunda bırakıldığımız düzen, bireylerin bu düzen içinde sıkışmışlığı, geride bıraktığı ağır bilanço ile seksen dönemi ve bunun toplumsal etkileri, emekçilerin sorunları, kadının toplumdaki yeri vs. Bu konularda yazmak istemenin sebebi nedir?

Çünkü bu ağır bilanço olarak nitelendirilen şey benim de etrafımda cereyan etti ve hala da ediyor.  Bugün ve geçmişte bizzat şahit olduğum, hep beraber şahit olduğumuz örnekler var belleğimde. 30 yıl önce gizlice Zazaca konuşulan bir evde yaşamak da bunlardan biri; bugün kadının, emekçinin yaşadığı sorunlar da… Yani politik öyküler yazmam, tercih ettiğim değil; hayat pratiğimin tamamen politik olmasıyla ilgili. En azından benim durduğum yerden bu böyle. Yaşadığım şeyleri yazmak istedim. Başkalarının ne yaşadığını tahmin etmek yerine, içinde bulunduğum hayatı yani ezilenlerin hayatlarını yazmak istedim. Kurmaca bir aşk öyküsü yazmak yerine; Semih-Esra Özakça’nın aşkını yazmayı tercih ettim. Ama tercihim kesin doğrudur anlamına gelemez. Bu benim doğrumdur.

Her ne kadar yalın bir dille yazılmış olsalar da kitaptaki öyküler inebildikleri kadar derine iniyor.  Tabiri caizse yükte hafif pahada ağır cümleler var ve sonuç: “Dur ben bu öyküyü bir daha okuyayım.”… Bunun bir sırrı var mı?

Öykülerimin sizde bu izlenimleri yaratmış olması ne güzel. Dilerim herkeste aynı tadı bırakır. Aslında sırdan ziyade şöyle söyleyebilirim; okuyucu duygusu ile yazarın duygusunun çarpışması önemli. Dolayısıyla sorunun cevabı büyük ölçüde okurda. Belki kendi adıma soruya cevap olur mu bilmiyorum ama şunu diyeyim; söylemek istediğimi yalın,basit ve direk söylemek istiyorum.  Taze Yasin Davası lafını çok dolandırmadan söylemek istiyor.

Büyük resmin yanında, detaylara da önem veriyorsun yazarken. Hayata bakış açının bir yansıması mıdır bu?

Hayata bakış açım, bazı duyguların önüne geçmiş olabilir ama kitabın içinde olabildiğinde farklı kesimlerden ezilenleri işledim. Travesti öyküsü de var içinde. Başardım mı bilemiyorum ama büyük resim içinde hep küçültülmeye çalışan hayatları işlemeyi seviyorum sanırım.

Gözlemlediğim kadarıyla kurallara körü körüne bağlanarak yazmıyorsun. Kalemin özgür olmayı seviyor ama elbette metnin izin verdiği ölçülerde yapıyorsun bunu. Öyküde olması gerekenler yerli yerinde.  Peki yazarken anlaşılma kaygısı yaşıyor musun?

Aslında anlaşılma kaygısı yaşıyorum. Bunları yazarken önceliğim, metnin bir derdi olsun. Kuralları tamamen değil; ama kısmen dikkate alıyorum. Kuralları tamamen hiçe sayarsam, bunun kitap haline gelemeyeceğinin farkındayım. Kuralsız görünse de, kendi içinde tutarlılığı olduğunu düşünüyorum. Taze Yasin Davası adlı kitabın hayata karşı bir tutarlılığı var. Evet özgür ama serseri değil.  Metinlerde çatışma var, sahne var… Bunlar kurala bağlılığı gösteriyor. Olmasında da bir sıkıntı yok. Ama basit yazmayı özellikle tercih ediyorum.

Bir şeyi anlatmak için uzun cümlelere ihtiyacımızın olmadığını bir kez daha kavrıyoruz öykülerini okurken. Bazen tek bir kelime ile bir durumu özetliyorsun. Sistemin bireyler üzerindeki etkilerini vurguluyor durum öykülerin. Ayrıca çok sağlam metaforların var. Bekçi Düdüğü öykünden iki cümle mesela; “Bir zulüm melodisi bekçi düdüğü.” “ Ülke dişlerini sıkıyor.” İki cümle ile seksen döneminin tasviri. Bu tarzı geliştirmende neler etken oldu sana?

Esasında yazarlar, bazı soylara dahildirler. Ben de bu türde yazan yazarların soyundan geliyorum. Bulunduğum soy, benim de çok sevdiğim bazı yazarlar tarafından eleştirilen bir tarz. Ben de bu anlamda çok eleştiri alıyorum. Mesele bunun kıvamını tutturabilmektir. Belki ikinci kitapta bu durum esneyebilir.

Şimdi gelelim, kitaba adını veren “Taze Yasin Davası” öyküne. İşin açıkçası bu ismin altından bu kadar enteresan bir öykünün çıkacağını tahmin etmemiştim. Tam bir kara mizah ürünü. Neler neler anlatmıyor ki. Türk insanının kurnazlığı, inanç sömürüsü… Bu öykü nasıl belirdi kafanda?

Bu öykü aslında yaşanmış bir olay, arkadaşım öyküsünü yazmam için anlattı. Ben de biraz daha mizah eklediğimi düşünüyorum.  Ama sonra bu öyküyü bir şablon gibi düşünüp iç siyasetimizin üzerine koyarak çizdiğinizde sanırım son üç beş yıldaki durum ortaya çıkıyor. İki kafadarın kurnazlığı ve inanç sömürüsüyle nasıl yönetildiğimiz bu öykünün sanki değerini daha çok arttırıyor. Memlekette bu tür yazılmayı bekleyen sanırım yüzlerce yaşanmışlık var. Aslında müzik araştırmacılarının yaptığı gibi köylere gidip öykü derlemesi yapılsa güzel olur diye düşünüyorum.

Ekmeğini kazanmak için çalışırken ölen emekçilere de rastlıyoruz kitapta. Örneğin inşaat işçisi bir delikanlı; “Ayaklarının üzerinde durabilecek yaştasın diye kandırıldım. Yerçekimi kuvveti ile alakası yok” diyor. Temizlik işçisi bir kadından “Yapılan otopsi sonrası alnındaki terden temizlik işçisi olduğu anlaşılan kadının enkazından bir çocuk cesedi çıkartıldı!” diye bahsediliyor haberlerde. Sistemin çarklarında ezilmiş insanlar… Mağdur karakterler isyan etmek için senin kalemine tutunuyorlar sanki. Bunu yaparken empati yeteneği de mi giriyor devreye?

Sadece empati demek tam karşılamayabilir; çünkü gözlem de giriyor devreye.  İnşaat işinde çalışan bir yakınım ölmedi belki; ama çok yakın bir arkadaşımın babası öldü. Annem temizlik işçisiydi. Yani mağdur diye nitelediğiniz karakterlerin olduğu mahallelerde, evlerde büyüdüğüm için, durumun gözlem mi; yoksa empati mi olduğu biraz karışık. Kalemime tutunma meselesinde ise bu insanların fiziken aramızdan ayrılmaları, onların hatırlanmamaları bence kabul edilemez. İleride, bir işçi çocuğunun öyküdeki işçi karakterlerinden birisini babasına benzetip, babası için de bir şeyler yazıldığını, babasının da çok değerli olduğunu bilmesi, hoşuma gider. Yani esasında her sınıf kendi ölüsüne ağlar. Ben de bu sınıfın bir yazarı olmak ve onların öyküsünü yazmak istiyorum.

Öyle tahmin ediyorum ki rutin hayatında gördüklerin, balıkların ağa takılması gibi takılıyorlar senin zihnine. Bunları yazmaya başlamadan önce bir ön hazırlık yapıp öykünü şekillendiriyor musun yoksa bir cümle ile yola çıkıp hesapsız kitapsız akıtmaya mı başlıyorsun içini?

Öncelikle iyi olduğunu düşündüğüm bir konu ya da bir cümle geliyor aklıma… Sonra neyle ve nasıl anlatacağımı düşünmeye başlıyorum. Bu esnada yazdığım kısımları arkadaşlarıma gönderip, sevip sevmediklerini soruyorum. Onların da eleştirilerini dikkate alarak yazmayı tamamlıyorum. Biraz eğitim çalışması, ya da kolektifleştirme gibi bir durum. Çünkü bu onun da hikâyesi; ama onun yazmaya vakti yok. Bu çalışma şekli Galapera Öykü Atölyesi’nin katkısı.

Çocukluk temalı öykülerinin de olduğunu biliyorum. Onlarla ne zaman buluşacağız? Bir kitap haline getirmeyi düşünüyor musun? Neden ilk çıkışı onlarla değil de bu öykülerle yapmayı tercih ettin?

Tamamen teknik bir durum: Bu dosya hazırdı. Çocuk öyküleri belki ikinci kitap olacak. Hali hazırda üzerine çalışıyorum zaten.

Ben “Uçan Öykü” yü de çok sevdim. Somut bir evrende, soyut bir yolculuk yaptırıyor bize öykü. Onun da yazılışını anlatabilir misin biraz?

Uçan Öykü, atölyeden Özgür isimli bir arkadaşımın öyküsünden esinlenerek ortaya çıktı. Biraz kişisel bir öykü olduğunu düşünüyorum. Soruya soruyla karşılık vereceğim; ama zaten böyle bir evrende yaşamıyor muyuz? Bu da olmaz, bu kadar da olmaz dediğimiz her şey başımıza gelmiyor mu? Ve sanki, “Uçan Öykü” ve “Bekçi Düdüğü”, Taze Yasin Davası kitabının kısa özeti gibi.

Kesinlikle haklısın. Senin söylemek istediklerin var mı peki?

Söylemek istediğim şey; kitabı okuyanların, öykülerdeki meseleleri ve dertleri başkalarıyla da paylaşmalarıdır. Teşekkür ediyorum. Umarım çok konuşmamışımdır.  :) Bu arada ben de sana bir soru sormak isterim. Kitapta en çok hangi öyküyü sevdin?

Bu çok zor bir soru oldu şimdi. “Hepsi” demek istiyorum. :) Her biri ayrı tat bıraktı ama  “Görüldü” isimli öykünün duygusu bir başka. Solan bir genç, ardında bıraktığı acı… İnce ince örülmüş olaylar. Çok etkilendim.

Bize zaman ayırdığın için teşekkürler. Sıradaki çalışmaları merakla bekliyoruz.

1 Yorum İsa Balcı : ” ‘Taze Yasin Davası’ lafını çok dolandırmadan söylemek istiyor.”

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.