İnsanbilim / Mustafa Çapa

 

Cinlerin dünyasında insanları konu alan, en yenisi on sene önce basılmış, beş-on yıl arayla yazılmış birkaç tez mevcuttu. Fakat bu tezler arasında içerik olarak pek fark yoktu. Bu da insanların dünyasının monotonluğuna, değişmezliğine işaret ediyordu. Dolayısıyla Cin Ali’nin, tez danışmanını insanbilim konusunda tez yazabilmek için ikna etmesi güç olmuştu. Her ne kadar bu konuda birkaç tez yazılmış olsa da en son basımı yapılan tez sonuçta on yıl öncesine aitti. Bu on yılda belki insanların dünyasında büyük bir değişiklik gerçeklememişse bile, arada o dünyanın nabzını tutmak, insanların seyir çizgisini takip edebilmek açısından önemli olabilirdi. Hem ayrıca cinlerin dünyasıyla ilgili aynı konularda yazılmış, yakın tarihli onlarca tez de pekâlâ mevcuttu. İnsanlarla ilgili -henüz birkaç adet olan- tezlerin yanına bir tanesi daha eklenseydi, ne olurdu? Tüm bu gerekçelerle Cin Ali nihayetinde tez danışmanını ikna edebilmişti. Tez danışmanı kendisinden yazılı metin haricinde insanların dünyasında -özellikle on yıl öncesinden bugüne varsa gerçekleşen değişikliklerin ispatı için- kamera çekimi yapmasını da talep etti. Cin Ali, memnuniyetle, diye karşılık verdi. Fakat hocasının bu şartına karşı kendi şartını öne sürmeyi de ihmal etmedi. Hocam, dedi, eğer insanların dünyasında daha önce yapılmış araştırmalarda yer almayan farklı bir husus tespit edebilirsem, bana doktora tezimi de insanbilim üzerine yapmama müsaade edeceksiniz, anlaştık mı? “Belirgin bir farklılık olacak ama”, diye vurguladı hocası. Aslında iyi bir tez yazmak, bilime katkıda bulunmak, yeni bir şeyler keşfetmek Cin Ali’nin umurunda değildi. Onu insanların dünyasına çeken de zaten -kendi dünyasındaki süratin, kaosun, belirsizliğin aksine- o dünyanın sükuneti, sabitliği, tekdüzeliği idi. Fakat yüksek lisans tezini başarıyla tamamlayabilmek için, insanların dünyasında on yıl öncesine nispeten “belirgin bir farklılık” bulmayı da bir yandan umut ediyordu. Belki sonrasında işleri rast gider, doktora sürecinde de -daha uzun ve ayrıntılı gözlem yapma imkânı bulabileceğinden- bu dünyada ilginç şeylerle karşılaşabilir ve nihayetinde bir insanbilim uzmanı olur çıkar, vakitlerinin çoğunu o sakin, huzurlu diyarda araştırmalarda bulunmak bahanesiyle geçirebilirdi.

TEZ (TASLAK)

İnsanlar Eden Bahçesi denilen, kuzey, güney ve batısı denizlerle çevrili, doğusu ise yüksek dağlarla sınırlı bir yarımadada yaşıyorlar. Dağların Eden Bahçesi’ne bakan kısmının yamacında çok yüksek bir elma ağacı var[1]. Bu ağacın elmasından yemek yasaklanmış. Dallarından dökülen elmaları ya toprağa gömüyor ya da denize atıyorlar. Toprak ve su, Eden Bahçesi’ndeki bereketin ve bolluğun kaynakları… Ayrıca yılda bir kez elma ağacının etrafında toplanıp dini törenlerini icra ediyor ve Tanrı için sunakta kurban kesiyorlar. Bu tören esnasında kutsal ağaca tırmanmanın ve meyvesinden yemenin yasak olduğu bir kez daha şiddetle vurgulanıyor. En yakın tarihli antropoloji tezinden edindiğimiz bilgiye göre, insanlara ibretlik olsun diye bu “suçu” işlemeye teşebbüs etmiş iki genç âşık topluluğun önüne çıkarılıp tahkir ediliyor. Ağızlarını açıp halka göstermeleri isteniyor. Çünkü ceza olarak dilleri kesilmiş.

Bu iki gençten çok uzun zaman önce yaşamış biri, ağacın tepesine tırmanıp da oradan gördüklerini insanlara anlatmaya başlayınca, Eden Bahçesi’nde huzur kaçmış, iç savaş çıkmış. Tekrardan düzeni sağlayana kadar da büyük kayıplar verilmiş. Bir daha böyle bir kaosun yaşanmaması için, dini tören esnasında iç savaşın getirdiği felaketler ve sonrasında kazanılan zafer de destansı bir dille anlatılmaktadır. Gençlerin ve çocukların da bu konuya ilişkin yazdıkları şiirleri törende okumaları teşvik ediliyor. Şiir yarışmaları düzenlenip dereceye girenlere ödüller veriliyor. Böylelikle “yasak meyve”nin önemi gelecek kuşaklara da aşılanmış oluyor.

Bahçe’de araştırma yapmak için iki hafta kaldım. İlk haftada insanların doğal ortamına müdahalede bulunmadım. Tabii sonuçta, insanlar hakkında okuduğum tezlerden farklı bir bilgiye ulaşamadım. Katı bir iş bölümü vardı. Herkes her gün aynı saatlerde aynı şeyleri yapıyordu. Polisler, devriye gezerek işlerin aksayıp aksamadığını kontrol ediyordu. Dağların bulunduğu doğu sınırında yırtıcı hayvanların saldırısından topluluğu korumak amacıyla ve yasak ağacın etrafında da nöbet tutan polisler vardı.

Bu arada sırası gelmişken, cinlerin, insanların dünyasındaki varlığı ile ilgili bir açıklama yapmak durumundayım: Biz, Eden Bahçesi’nde görünmeziz. Bu görünmezliğimiz edindiklerimize de sirayet ediyor. Şöyle ki; Bahçe’den bir meyve alıp elimizde tuttuğumuzda bu meyve hâlâ insanlar tarafından -sanki havada asılı duruyormuş gibi- görülebiliyor. Fakat onu cebimize koyduğumuzda veya yediğimizde artık meyve de görünmez oluyor[2]. İşte bu görünmezlik özelliğinden faydalanarak, ikinci haftanın ilk gününden itibaren insanların rutinini bozmak için birtakım girişimlerde bulundum. Mesela, yasak ağacın dalından düşmüş bir elmayı alıp patates tarlasında çalışan işçilerin hemen yanı başında elimde tutuyordum. İşçiler kısa bir süre şaşkınca havada duran elmaya bakıyorlar fakat hemen sonra patates ekmeye devam ediyorlardı. Onların ilgisini çekecek başka şeyler de denemiş olmama rağmen tepkilerinde değişiklik olmadı. Aynı deneyleri başka iş kollarında çalışanlar üzerinde de yaptım fakat yine farklı bir sonuç alamadım. Bu durumun bir istisnası vardı. Dilleri kesik iki genç âşık: Yağmur ve Rüzgâr… Birlikte çobanlık yapıyorlardı. Diğer insanların bulunduğu bölgelerden uzaklaşıp geniş çayırlarda koyun otlatıyorlardı. Ne zaman dikkatlerini çekecek bir şey yaptıysam işi gücü bir kenara bırakıp incelemeye koyuldular. Hatta bir seferinde onlara yasak ağacın meyvesinden götürmüştüm. Onların nazarında havada asılı duran elmayı, o haldeyken hiç dokunmaksızın muzipçe ısırmaya başladılar. Avucumdan yem yiyen güvercinler gibiydiler.

Her ne kadar bu iki genç âşıkla kendime has tecrübeler yaşadıysam da, onların durumu insanbilim için yenilik arz etmiyor. Çünkü önceki tezlerde de Yağmur ve Rüzgar’dan uzun uzadıya bahsediliyor. Bu yüzden insanların dünyasında yeni bir şey keşfedebilmek için, daha önce hiç yapılmamış bir deney yapmaya karar vermiştim: Ölüm Deneyi. Bakalım insanlar kendi türdeşlerinden birinin ölümüne nasıl tepki vereceklerdi? Bir ceset gördüklerinde bu, onlarda bir gün kendilerinin de öleceğine dair bir farkındalık oluşturacak mıydı? Yoksa yine sadece bir süreliğine şaşkınlık yaşayıp hayatlarının olağan rutinine devam mı edeceklerdi? Daha önce yapılan deneylerden elde ettiğimiz sonuçlara göre insanları iki gruba ayırabiliriz: Dilleri kesik iki genç âşık ve diğerleri. Ölüm deneyini de bu iki grup üzerinde ayrı ayrı yapmam gerektiğini düşündüm.

Ölüm Deneyi

Sınırda görevli polislerden birinin kemerine takılı bıçağını kınından hızlıca çekip aldım. Polis daha ne olup bittiğini anlamadan, onu kalbinden bıçakladım. Cesedi sürükleye sürükleye götürüp çalılıkların arasına sakladım. Yine polisin kemerinde takılı duran silahını[3] alıp montumun cebine koydum. Yağmur’la Rüzgâr’ın bulunduğu çayıra doğru yollandım. İkisi de kendi sürüsünü otlatmakla meşguldü. Aralarında yaklaşık yüz metrelik mesafe vardı. Deneyi Rüzgâr üzerinde uygulayacaktım, dolayısıyla kurbanım Yağmur olacaktı. Çünkü Rüzgâr’ın rutinin dışına taşan tepkilerini Yağmur zaten hayliyle verirdi. Önceki deneylerimde de Yağmur, Rüzgâr’a nispeten rutinini bozmaya daha hevesli, daha cesaretli gözüküyordu. Rüzgâr’ın eylemde bulunmakta mütereddit, çekingen olduğu zamanlarda bile Yağmur, onu belirsiz olana adım atma konusunda kışkırtıyor, cesaretlendiriyordu. Sonuç olarak Yağmur’un ölüme vereceği tepkinin, büyük ihtimalle cinlerinkinden pek farklı olmayacağını düşündüğümden, insan gibi davranmaya daha meyilli gözüken Rüzgâr’ı kobay olarak seçtim.

Yağmur’un yanına yaklaştım. Silahı cebimden çıkarıp kafasına doğrulttum. Silahın varlığını fark etmesi iki saniye sürdü sürmedi. Yüzünü namluya döner dönmez alnının ortasından vurdum onu. Yüzünü dönmesini beklemiştim; çünkü mimiklerini, gözlerindeki ifadeyi merak ediyordum. O bir anlık karede istediğimi elde etmiştim. Yüzünden ve gözlerinden şaşkınlık ve korku okunmuştu. Yağmur yere yığıldı. Silahı tekrardan cebime koyup Rüzgâr’ın ne tepki vereceğini izlemeye koyuldum.

Rüzgâr silah sesiyle irkilip kafasını hemen Yağmur’un bulunduğu tarafa çevirmişti. Yağmur’u yerde yatarken görünce de derhal işi gücü bırakıp cesede doğru koşmaya başladı. Cesedin yanına varınca dizlerinin üstüne çöktü. Yüzünde, tıpkı Yağmur’da olduğu gibi, şaşkınlık ve korku ifadesi vardı. Ölü bedeni omuzlarından tutup birkaç kez sarstı. Sonra kızın nefes alıp almadığını, nabzının atıp atmadığını kontrol etti. Hâlbuki kurşun Yağmur’un alnından girip kafatasının arkasını parçalayarak çıkmıştı. Cesedin kafası kan revan içindeydi, beyninin parçaları etrafa saçılmıştı. Buna rağmen Rüzgâr hâlâ Yağmur’un yaşayıp yaşamadığını anlamaya çalışıyordu. Demek ki Rüzgâr’ın olayın şokundan ötürü aklı başından gitmişti ve mantıklı hareket edemiyordu. Sonra bir an duraksadı ve Yağmur’un yüzüne bakar halde bir süre donakaldı. Bu kısa sürede gözleri yaşlandı. Yağmur’un üstüne kapanıp yüzüne öpücükler kondurmaya ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Artık ölümü kabullenmişti[4]. Tüm bu verilerden çıkardığımız sonuçları özetleyecek olursak: 1. Rüzgâr, ölüme cin gibi tepki verebiliyor. 2. Rüzgâr ölüme cin gibi tepki verebiliyorsa, Yağmur ölüme hayliyle cin gibi tepki verirdi.

Rüzgâr başını kaldırıp etrafına bakındı. Bakışları yüzümde odaklandı. Beni görebiliyor muydu acaba, diye şüphe ettim. Belindeki bıçağı çıkarıp bağırarak üzerime saldırdı. Hemen telaşla cebimdeki silahı çıkarıp üzerine kurşun yağdırdım. Yere yığıldı. Yaklaşıp kontrol ettim. Hâlâ hayattaydı. Hâlâ beni görüyormuşçasına bana bakıyordu. Bu durum, görünmezlik özelliğimi yitirmiş olma ihtimali beni dehşete düşürdü. O an tekrar kimse tarafından görülmeme isteğiyle bir el daha ateş edip Rüzgâr’ı başından vurdum. Artık bana bakmıyordu, gözleri açık olmasına rağmen artık o dünyadaki hiç kimseye ve hiçbir şeye bakmıyordu. Silahı tekrardan cebime koyarken montumun kanla lekelenmiş olduğunu fark ettim. Rüzgâr’ın beni nasıl görebildiğini şimdi anlamıştım. Elimi yüzüme sürdüm, elim kanlandı. Yağmur’u çok yakın mesafeden vurunca kanı suratıma, montuma sıçramıştı.

Üzerimdeki kanı temizledikten sonra Yağmur’la Rüzgâr’ın üzerlerini aradım; ceplerini, çantalarını karıştırdım. Rüzgâr’ın çantasından çıkan kâğıt parçası haricinde günlük ihtiyaçları için gerekli malzemenin dışında herhangi enteresan bir şeye rastlamadım. Kâğıdın üzerinde bir cümlelik bir yazı vardı:

“Yasak ağacın dalından yiyen, özgürlüğün tadına bakmış olur.”

Artık Eden Bahçesi’nde hava kararmaya, insanlar evlerine dönmeye başlamışlardı. Yağmur’un cesedini patates tarlasının kenarına götürüp bıraktım. Şimdiki amacım: Diğer insanların ölüme nasıl tepki vereceklerini ölçmekti. Tabii ilk ölüm deneyinde kobayım kurbanın sevgilisiydi. Bu yüzden diğer insanlardan Rüzgâr’ınki gibi bir tepki beklemiyordum. Fakat herhangi birinin ölümüne cinlerinkine yakın bir tepki verirlerse, sevdiklerinin ölümüne hayliyle verebileceklerini varsaydım.

Gün ağarmaya; insanlar yavaş yavaş evlerinden çıkıp tarlalara, bahçelere, çiftliklere, çayırlara, sahillere doğru işbaşı yapmak üzere yollanmaya başladı. Patates ekimiyle uğraşan karı-koca olduklarını düşündüğüm -çünkü sabah aynı evden birlikte çıkmışlardı[5]– bir çift, Yağmur’un cesedinin bulunduğu patates tarlasına varıp işe koyuldu. Yaklaşık bir on dakika çalıştıktan sonra cesedin varlığını fark ettiler. Cesede doğru ürkekçe birkaç adım atıp kısa bir süre şaşkınca bakakaldılar. Sonra hiçbir şey olmamış gibi tekrardan patates ekmeye koyuldular. Bundan yaklaşık bir saat sonra da devriye gezen polislerden bir grup cesedi fark edip, alıp camiye götürdü. Din adamları ölüyü yıkayıp yöneticiler eşliğinde cenaze namazını kılıp defnettiler. Hayat, Eden Bahçesi’nde her zaman olduğu haliyle sürmeye devam etti.

***

Cin Ali, tezini yazmayı bugünlük burada bıraktı. Araştırma görevlisi olarak çalıştığı üniversiteden çıkıp otobüs durağına yürüdü. Evine gitmek üzere otobüse bindi. Cam kenarına oturdu. Dışarıyı dalgın bakışlarla seyre koyuldu. Trafik olağandan çok ağır seyrediyordu. Neden böyle olduğunu anlamak için başını kaldırıp yolun ilerisine doğru baktı. Futbol stadyumunun etrafında kümelenmiş polis ve taraftar kalabalığını gördü.

Cin Ali, evinin durağında otobüsten indi. Eve girdi. Kıyafetlerini değiştirdi. Tuvalete gitti, işedi, elini yüzünü yıkadı. Salona geçip televizyonu açtı. Televizyonda son dakika haberi yer almaktaydı. Futbol stadyumunun yakınında bir patlama olmuştu. Çok sayıda ölü ve yaralı vardı.

Cin Ali, ertesi sabah işe gitmek üzere evden çıktı…

 

 

 

[1] Bu yüksek ağacın parlak kırmızı renkte elmaları, diğer bütün sebze ve meyveleri gölgede bırakacak kadar göz alıcı ve cezbedici güzellikte…

[2] İnsanlar, kendi dünyamızdan beraberimizde getirdiğimiz eşyaları da görme yetisinden mahrumlar. Bu özellik sayesinde saha çalışmam esnasında Eden Bahçesi’nin farklı bölgelerine yerleştirdiğim kameralarla görüntü kaydı alabildim. 

[3] NOT: İnsanların dünyası silah üretebilecek teknolojiden mahrum görünüyor.​ ​Silahı​ ​nasıl​ ​edindiklerini araştır!

[4] Rüzgâr dilsiz olduğundan, ölüme tepkisini betimlerken çıkardığı anlamsız, tuhaf seslere yer verme gereği duymadık. Sadece arada Yağmur’un ismini “dili döndüğünce” haykırmaya çalıştığını belirtebiliriz.

[5] Kamera kayıtlarında mevcut.

 

 

Fotoğraf: https://bit.ly/2MxR5CA

 

1 Yorum İnsanbilim / Mustafa Çapa

  1. Patates tarlasindaki iscilerin hic birsey olmamis gibi pa tateslerini dikmeye devam etmeleri Cin Ali ninde ertesi gun hicbir sey olmamis gibi ise gitmesi hayatin devam ettigini bazi seylerin hayata engel olmayacagini anlatiyor

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.