İki Ödül / Muzaffer Candaner

Tümer, Adana Erkek Lisesi’nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazandı. Anacığını da alıp “taşı toprağı altın”  denilen bu metropole geldi. Önce bir başka semtteki gecekonduda yaşadılar. Son sınıfta iken, birkaç hafta önce de buraya taşındılar.

Burası -nice aşklar gibi- tanık olacağımız aşkın da doğduğu bir yer: İstanbul, Cihangir’in en uzun sokağı. İlginç eski ismiyle:  “SORMAGİR SOKAK”  Öykümüz de o döneme ait…

Tümer, sokağının başında yürürken önündeki Melahat Hanım’ın düşen cüzdanını aldı, koşturup kendisine verdi. Evlerinin karşılıklı olduğunu anladılar. Yaşlı kadın, minnetinin ifadesi olarak onları akşam yemeğine davet etti.

O evde, Melahat Hanım ve  İ.Ü. Hukuk Fakültesinde okuyan kızı birlikte yaşıyorlardı.

İşte Tümer, Serpil ile o gün, o yemekte tanıştı. Karşısında, siyah uzun saçları, kocaman kapkara gözleri, tebessüm eden güzel yüzüyle; Türkan Şoray’ın ilk gençliğini görünce, beğenisini gizleyemedi.

Menüde, sadece içli köfte ve portakal vardı ama o yemek Tümer’e bir şölen gibi geldi. Zaten heyecandan titreyen elleri nedeniyle kahvesini de üzerine dökmüştü.

Bundan sonrasında, ana-kız ile ana-oğul çoğu akşamlarını birlikte geçirmeye başladılar. Keza, okullarına da beraber gidiyorlardı.

Sanki Dünya’da sadece ikisi vardı.  Öylesine birbirlerini yaşıyorlardı ki; güzel İstanbul’un o keşmekeşi, üniversitede oluşan çatışmaları ve sair olumsuzlukları hiç hissetmiyorlardı. Zira onlar artık bulutlarda dolaşıyorlardı.

Aynı yıl, ikisi birlikte mezun oldular. Çok geçmeden de sade bir törenle evlendiler.

Tümer’in iki yıllık pratisyenlik mecburi hizmeti Kars’a çıktı.  Türkiye’nin en doğu ucuna gittiler.

Serpil stajını, Doktor da görevini tamamladı. TUS’a girdi.  Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde  “GÖZ”  dalında uzmanlık eğitimi almaya hak kazandı.

Bu kez, ülkenin en batı ucuna, İzmir’e geldiler. Kendisi ihtisasını yaparken Serpil de avukat olarak bir hukuk bürosunda çalıştı.  Güzel İzmir’de, mutlu geçen günlerle dört yılı tamamladılar.

Sonrasında, Kuzeye tayin edildiler. Bir buçuk yıllık uzmanlık mecburi hizmeti için Samsun’a gittiler.

Nihayetinde Tümer, kariyerine Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde akademisyen olarak devam etme kararını alınca, ülkenin güneyine, Adana’ya yerleştiler. Böylelikle de Türkiye’nin dört yönündeki turlarını tamamlamış oldular.

Serpil de yine bir hukuk bürosu ile anlaştı. Henüz görevlerine başlamadan, davet üzere İTÜ’deki bir tıp konferansı için İstanbul’a gittiler.  Annelerini ziyaret ettiler. Sonra toplantıya katıldılar.

İşte, ne olduysa o gün oldu. Bir insanlık dramı yaşadılar.

Toplantı sonrasında bir kafeteryada dinleniyorlardı… Önlerinde bombalar patladı… Bir terör vahşetiyle karşılaştılar. Etraf kan gölüne döndü. Onlarcası gibi, her ikisi de yaralanmıştı.  Tümer’de pek bir şey yoktu. Ancak Serpil, alnına ağır bir darbe almıştı. Çevredeki bir özel hastanede ilk müdahaleler yapıldı. Sonrasında, Ç.Ü.’den bir ekip geldi, sargılar içindeki Serpil’i ve Tümer’i alıp Adana’ya götürdüler.

Bir hafta sonra Serpil’in sargıları açıldı. Maalesef görme sinirleri tahrip olmuştu. Her iki gözünde de % 90 oranıyla görme kaybı yaşanmaktaydı. Üzerlerine kocaman bir karabulut çökmüştü.

Tümer’in bütün hocaları günlerce süren uzun tahlil ve tetkikler yaptılar. Gereken her cihazdan görüntüler ve raporlar aldılar. Ameliyat dahil tüm seçenekleri denediler.

Sonuç: Sinirleri onarmak mümkün olamadı. Yeniden görme sağlanamadı.

Tümer yıkıldı. Acı gerçeği baştan itibaren biliyordu, ancak kabullenemiyordu. Ne olursa olsun, muhakkak yapılacak bir şeyler olmalıydı!

Hem kendine hem de karısına söz verdi: Onun görebilmesi için ne gerekiyorsa yapacaktı.

Üniversitesinin desteğini aldı. Tam iki yıl boyunca ekstra bir performansla çalıştı. Bütün literatürü taradı. Yurt içi, yurt dışı çeşitli üniversiteler ile yazıştı. Ç.Ü. kendisini ABD ve İsviçre’ye gönderdi. Oralarda araştırmalarına devam etti. Döndü geldi, çeşit çeşit deneyler yaptı. Nihayet, “BULDU!”

Kolesterol tedavisinde de kullanılan bir etken madde, kobaylardaki tahrip olmuş görme sinirlerini kısa zamanda onarmıştı.

Hocalarından da aldığı müspet görüş ile Serpil’i tedaviye başladı. Üç ay içinde kesin sonuç aldı. % 10’luk görmeyi, % 100’e çıkarttı.  Neticeye eşinden çok kendisi sevindi.

Buluş ve tedavi ciddi tıp dergilerinde yayınlandı. Bugüne kadar yapılamayan yapılmıştı. Bu bir ilkti. Ve bir keşifti. Benzer durumdaki göremeyenler artık ışığa kavuşacaktı. Bu, insanlığa bir hizmetti.

Tümer, Nobel’e aday gösterildi. İttifak halindeki kararla:“Nobel Tıp Ödülü”nü aldı.

Törendeki konuşmasında, ödülünü  “Terörsüz Türkiye’ye adadığını”  söyledi.

Gazetecilerin, “Siz ne hissediyorsunuz?” sorusunu Serpil, eşine iki damla yaş süzülen gözleriyle bakıp parmaklarının ucunu Tümer’in yüzünde dolaştırırken cevapladı:

“En çok eşimi görebildiğim için mutluyum. Ona olan sevgim katlanarak arttı. Bu güzel yüzdeki çizgileri yeniden keşfediyorum!”

Mikrofonlar Tümer’e uzatılınca, o da duygularını: “Şimdi de ikinci ödülümü almış bulunuyorum!” şeklinde ifade etti.

(Bu mütevazı öykü; başarıları, duruşu, söylemleri ve davranışlarıyla gençlerimize rol model olan, örnek insan, değerli bilim adamı Prof. Dr. Aziz Sancar Hoca’ya ithaf edilmiştir. M.C.)

2 Yorum İki Ödül / Muzaffer Candaner

  1. Sevgi, azim ve başarı bu üçlü hayatımızda olabilse keşke.Muzaffer Hocam elinize, yüreğinize sağlık. Teşekkürler.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.