İki Kitap-Bir Okur / Münire Çalışkan Tuğ

RUN GÜLÜZAR RUN – KUŞ BİR CÜMLEDİR UÇARKEN…

Bu ay iki kitaptan söz edeceğim sizlere. Biriyle koşacağım sokak sokak, diğeriyle keyifli bir uçuşa duracak kanatlarım.

  İlki (Okuma sırasına göre) Ayşegül Kocabıçak’ın RUN GÜLÜZAR RUN adlı romanı, ikincisi Güven Pamukçu’nun KUŞ BİR CÜMLEDİR UÇARKEN… adlı anlatı-öykü kitabı. Bakalım derginin genel yayın yönetmeni bu yazıyı hangi bölümde değerlendirecek? Deneme desem değil, öykü hiç olmaz.  Kitap tanıtımı? Eh işte, belki biraz. Bunu ona bırakıyorum.

    RUN GÜLÜZAR RUN ( Ayşegül Kocabıçak – hep kitap, Roman)

 Gülüzar’la yolculuğumuz onun için olmasa bile benim için uzun bir bekleyişten sonra başlayabildi.

“Sevgilim Günlük,

Gülüzar’ı bekliyorum sabırsızlıkla. Onunla bugün buluşacaktık ama olmadı. Buluşsaydık denize gidecektik birlikte. İstanbul’dan gelen otobüslerden birinde unutulan bir çantanın içinde keyif çatarak il il dolaşıyormuş en son aldığım habere göre. Gülüzar bu, ne yapacağı belli olmuyor işte.”

Gülüzar’ın dostlarına böyle yazmıştım 17 Eylül akşamı facebook üzerinden. 18 Eylül’de gittiği yollardan geri geldi. Yorulmuş. Küçük bir selamlaşmadan sonra attı kendini masanın üzerine. Terlikleri ve çoraplarıyla boylu boyunca uzanmış, dinleniyor. Sıcağı sıcağına halleşemedik.  Kim bilir nerelerde geziyordur rüyasında, diye düşündüm. Çok fazla dayanamadan dürttüm kolunu. Çipil çipil gözleriyle baktı. Yeni bir ortamda olmanın zerre tedirginliği yok bakışlarında. Alabildiğine rahat. Yumuşak bir gülümseme yayıldı dudaklarının kenarlarından yüzüne.

“Günaydın.” dedim. “Hoş geldin.” Yine muzipçe gülümsedi.

     Haydi, dedim, yolculuk başlasın. Elini verdi, seke seke 80’lere gittik. O bana sakallı bebeği anlatmaya başladı, hayretle büyüttüğü gözlerini gözlerime dikerek. Şaşırmadığımı görünce inanamadı.   “ Kıyametin kopacağından korkmuyor musun?” dedi.

Gülüzar, dedim. Ben o haberin yayıldığında 20’sini çoktan geçmiş bir öğretmendim. Aradan 30 yıl geçti, dünya hala dimdik ayakta. Korkmana gerek yok, kömürlüğe saklanmana, günah olmasın diye başını kapatmana da. Rahat bir nefes aldı, yüreğinin masumiyeti yüzüne yansıdı.

  Sonra Bursa’yı gezdik birlikte. Ele avuca sığmıyordu Gülüzar. Tutturmuş, ben ölünce adıma türbe yaptırsanız, girişine de “MÜBAREK GÜLÜZAR HATUN TÜRBESİ” yazdırsanız, diye. Annesi ikna edememiş onu mübarek birisi olmadığına. Bana “ Sen de bir türben olsun istemez misin?” diye sordu.

   Türbe istemem, dedim. Çeşme yapılsın bana. Şöyle sebilinde güvercinlerin oynaştığı, susuzluktan içi yananların dudaklarını kana kana içtikleri. Yine kocaman gözlerle baktı bana. O beni şaşırtmaya devam ediyordu, ben onu.

 El ele,  zıplaya zıplaya mahallesine gittik. Eskici Kemal Amca ile tanıştırdı beni. Hani şu tahtadan arabasıyla mahalleye çıkıp rengârenk kıyafetlerle akşamları geri dönen, kadınların giysi ayırmak için başına üşüştüğü Kemal Amca. Annesi gitmiyormuş Kemal Amcaların kapısına, hep kazak örüyormuş Gülüzar’a, ama o istemiyormuş artık iplerden örülen kazakları, hatta okulda “artıkçı Gülüzar”a çıkmış adı. Kemal Amca’nın kazaklarından birini alabilmek için yapmadığı, denemediği taktik kalmamış. Sonuç mu? Hişşşşt, dedi Gülüzar, koluma bir cimdik attı. Hepsini anlatma, merak edip okusunlar neler olduğunu.

   Öyle ilginç şeyler anlatıyor ki inanamazsınız. Mesela babaannesinin bacaklarındaki kirli kanı emsin, ağrıları geçsin diye köyden getirttiği sülükler. Bahçedeki erik ağacının dibine yaydıkları bir kilimin üstünde babaannesinin bacaklarındaki kanı emen sülükleri görünce iğrenmiş. “Igyyk” dedi yüzünü buruşturarak.

  Neler yok ki Gülüzar’ın kafasında. Allah’ın erkeklere torpil geçip her şeyi onlara verdiği, kendisini leyleklerin mi getirdiği yoksa hastaneden mi alındığı, tam erkekliğin nasıl bir şey olduğu, flört etmenin neden kötü olduğu, gıbışanlara neden ceza verildiği, babasının evde kendilerine sert davrandığı halde dışarıda neden iyi görünmeye çalıştığı, kardeşi Müslüm’ün herkes uyurken salonda yaptıkları ve daha pek çok karmaşa.

Bana dönüp:

Biliyor musun, dedi, hepsini yazdım günlüğüme. Okursan görürsün nasıl bir kafa karışıklığı yaşadığımı.

   Bir duyguya ya da olaya saplanıp kalmıyor Gülüzar. Hemen silkinip başka bir konuya geçiveriyor. İyi de yapıyor. Yoksa nasıl baş eder onca şeyle, nasıl bulur kendini?

 Komşu kadınların bir araya gelip sürekli çekiştirdikleri, mahallenin tek çalışan kızı Semra Abla’sını çok seviyor Gülüzar, hatta onun babasını da. Onlardan kitap alıp okuyormuş. Beni de tanıştırdı Semra Abla ile. Onların evinde herkes kitap okuyormuş. SonGemi mürettebat ve yolcularının da Semra Abla ve ailesini seveceğinden emin Gülüzar. Ne duruyorlar, gelsinler tanıştırayım, dedi.

    Uzun uzun konuştuk Gülüzar’la. Annesinin cinlere bulaşmasını, uygun okul bulunamadığı için okula gönderilmeyişini, Gaydırı Gubbak Cemile oynadıklarını, evde çok sıkıldığını, Gökhan’ın kendisine mektup yazdığını, onunla gizlice buluştuklarını, ilk âdetini, adet gördün, artık büyüdün diye evlendirilmek istenmesini o anlattı, ben dinledim. Her şey neyse de günlüğünün yakılmasına çok üzülmüş Gülüzar.

  Yılgın ve bezgin değildi.  Darda kaldığında kendine yeni kapılar aralamayı becerebilen bir direnci vardı. Asla pes etmiyordu. Aşkla ilgili düşüncelerini benimle paylaştığında ağzım açık kalmıştı bu cevval kız karşısında.

“ Ben tutku istiyorum, anlayış istiyorum, özgürlük istiyorum.” diyordu. “ acı aşk istemiyorum ben, acıtmasın, sınırlamasın beni. Kimse kimsenin özeline girmemeli, karşı tarafın anlatmayı uygun gördüğü ile yetinmeli.” dediğinde sıcacık yüreğinden öpmek istedim onu. Öptüm de. Anladığım kadarıyla Semra Ablalarının aile kütüphanesinden epeyce kitap okumuştu.

   Ne yaşarsa yaşasın iyimserliğinden hiçbir şey kaybetmeyen, küçük yaşına ve içinde yaşadığı dar çevreye rağmen kafasında güzel düşler büyüten, öğrenmeye hep meraklı olan Gülüzar’a karşı derin bir saygı ve yürekler dolusu sevgi duydum. Yolunun dikensiz, taşsız, geleceğinin aydınlık olmasını diledim içimden.  (Eminim öyle de olacak.)

  Gülüzar, dedim. Ben senden yaşça büyüğüm; ama öğrenmenin yaşı yok derler ya atalar, senden çok şey öğrendim. Dilim döndüğünce anlatacağım herkese senin direnç öykünü. Seninle tanışan herkesin öğreneceği bir şey vardır sende.

 Ayrıldık. Herkes yoluna gitti. Gülüzar’la tanışmak için acele edin, derim.

 

            KUŞ BİR CÜMLEDİR UÇARKEN (Güven Pamukçu- Sıcak Nal- Anlatı, öykü)

    Kitabı elime alıp birinci kattaki evimin balkonuna oturdum. Elimi uzatsam defne ağacının yaprakları avucumda. Defnenin az ilerisinde çiçekli dalları rüzgârda hafif hafif sallanan bir zakkum. Zakkumun dallarında ötüşen, arada bir havalanan kuşlar. Kulak kabartıp ötüşlerini dinliyorum cümlelere dönüştürmek için. Serin bir sonbahar esintisi yüzümü yalayıp geçerken atlayıveriyorum kuşlardan birinin kanadına. Kuşlardan bir diğerinin kanadında Güven Pamukçu. “Yavaşlatılmış bir intihar hali” içinde uçuyoruz. “Korku her şeyden uzun, yapışkan, giren içe gibi, çıkamayan, çürüyen, hem de belki öyle.” diyor Pamukçu. Korksak da vazgeçmek yok, diye yorumluyorum onun sözünü. Korku ile göz göze gelsek de yolculuk keyifli.”Ma’ya varmak” umudu hafifletiyor içimizdeki kaygıyı.

 “her şeyin dışı”ndan geçiyoruz, beklemenin aslında gitmek olduğunu bilerek. ”Ölü diller cenneti”ne düşürdüğümüz yolumuzdan, “Dilini unutan yaşamaktan usulca çekilmişti.” cümlesini belleğimize kazıyarak devam ediyoruz “martısı kaçan okyanus”a doğru. ” Sevdaya benzer” bir yolculuk bizimkisi. “vakitsiz dünler sızısı ya da kül şurubu”.  “ kayıp sesler adası”nda soluklanıp “kuş sesleri içinden” geçerek “ ma’nın müzikleri eşliğinde “öteki oda”ya varıyoruz. Bir cümleden, içimize ılık ılık yayılan bir ses duyuyoruz. “Korkma, sana söylediğim her şeyin içinde ben yokum.(öteki oda-son cümle)

 Tekrar havalandığımızda “ Kuş Bir Cümledir Uçarken” diyor Güven Pamukçu, ard arda sıralıyor sonra yüreğinin, aklının ve kavrayışının özü cümlelerini:

  • Yoldan geçenler, bir adamın durduğu yerde solduğunu gördüler…
  • Beni bir müren yuttu! Birlikte çoğaldık bıçağın ağzında!
  • Tuzumu bırak üzrimde, kabuk tutayım.
  • Unutmak yaranın kabuğuydu.
  • Birini beklemek ne büyük kalabalık
  • Susmak, uzun bir cümle.

Ve daha pek çok yürek titreten, akla işleyen cümle.

   Bitmesini istemediğim bir yolculukta keyifle iz sürmeye devam ediyorum. Kimi “kan kokusu” alıyorum, kimi “bir on yedi yaş şarkısı” çalınıyor kulaklarıma. “Benzer hayatlar atölyesi, şiire kalan, buluşma, cepçi, yazmayı bırakan öykücü, gidenlerden kalan”  (Bu bölümde boğulur gibi oluyorum, insan olmanın sorumluluğunu taşıyamadığımızı düşündüğüm için) derken “ Sulhi ağbi” çıkıyor bir ara yolumuza. Sonra “gölge adam, mevsimler, karşılaşmalar, aç adam masalı… “artık kırlangıç sevişmesi”yle “havada asılı kalan derin boşluk” boy veriyor içimde. “şey” diyor Güven Pamukçu, rüzgârın uğultusunu ardında bırakırken:

* Utangaçlık hep heyecanlı bir gençtir.

* İçinizde çıktığınız kazı, sizin arkaik döneminize yolculuktur.

  Bunlar ne derin sözler, üzerine sayfalarca roman ve şiir yazılır, deyip devam ediyorum sayfa sayfa okumaya. “öyküsü kalmış aşk”lardan “ kovgunlar”a düşüyor yolum. Sonra bir roman kurgusunun içinde buluveriyorum kendimi. Kandilini hakkıyla yaşamak isteyen bir kadının izini sürüyorum çarşı pazar. Ardından “çingene mahallesi”ndeyiz.  Kum hamamı, ölüler köprüsü derken ipi boğazına geçiren ve sandalyeyi deviren, geceleri, sabahları geçmeyen esmer bir adamın küle yaslanışıyla sarsılıyorum. Kendime gelemeden “Portakal Ağbi” karşılıyor bizi. Beni yordun, çok beklettin, diye yakınıyor. Güven Pamukçu başlıyor portakal, kiraz, dut hikâyeleri anlatmaya. Sonra dönüp kendine soruyor:

“ Ya memleketin hikâyesi?”

   Son cümleyi okuduğumda şöyle bir geri geri gidip bakıyorum. Kitabı okurken onun canına nasıl okuduğumu fark ediyorum. Altını çiz, bazı bölümleri çerçeve içine al, bir yeden başka bir yere ok işaretleri götür. Paragraf ya da cümle başlarına çarpı işaretleri koy, boşluklara notlar al, sorular yaz… Acaba okurken böylesine canına okuduğum kaç kitap var diye düşünüyorum.  

   Kitabın kapağını kapatmadan önce, yüreğime keskin bir bıçak gibi saplanan o soru yeniden çarpıyor yüzüme.

Öyküsüz?  Kayaların, dağların, suyun, atların, karıncaların bir öyküsü varken, insanın…? Bitmiş mi acaba insancalık?

 Benim bir öyküm var mı? Varsa ne zaman, nerede başladı, kahramanları kim, peki nasıl devam edecek, diye düşünmeden edemiyorum.

Şimdi sorma sırası bende:

..!!ma, diyorum, nasıl sığdırdın koskoca evreni insanıyla, acısıyla, kuşu, böceği, tuzu, suyuyla…183 sayfaya?

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.