İki Dünya Arasında / Veysel Kobya

Baş Muhafız her zamanki mutlu günlerinden birini yaşıyor olacaktı. Aklından atamadığı o deli fikir olmasaydı. Bu fikir her sabah yaptığı gibi ana arterde kamera kayıtlarını izlerken düşmüştü aklına. Heyecandan yerinde duramıyor bir o kadar da korkuyordu. İlk kez kurallara aykırı bir şey yapmayı bu denli güçlü arzuluyordu. Yıllarca emek verdikten sonra kazandığı Baş Muhafız ünvanını kaybetme ihtimalini göze alamazdı. Fakat yerküreyi görebilmek için bu riski almaya değerdi.

Tam yedi nesildir Kök Dünya’da yaşıyorlardı. Küresel ısınma, iklim değişikliği, buzulların erimeye başlaması ve hava kirliliğinin yol açtığı hastalıklar yüzünden yerkürede yaşam sürdürülemez hale gelmişti. Yedi nesil önce, ataları, yerkürenin on metrelerce altına inşa etmişti Kök Dünya’yı.  Kök Dünya; yeraltında eritilmiş çelikten, üzerine dökülen betondan, betonun içine örülen yer altı su hatlarından, bu hatlarının oluşumunu ve devamlılığını sağlayan kertenkelelerden, hızlı metro ağlarından ve hepsinden yararlanan insanlardan oluşan yeni bir dünyaydı.

Kök Dünya’nın kurulması kolay olmadı. Yerkürenin dengesinin bozulması sürecinde  insan nesli neredeyse tükenme riskiyle karşı karşıya kalmıştı. Kök Dünya’nın ilk Söz Sahipleri, kalan kaynakları seferber ederek inşa etmişti Kök Dünya’yı. Bu sırada tüketilen kaynaklardan ötürü, yer altı su kaynaklarının tespiti için yeni bir çözüm arıyorlardı. Yer altı sularının tespitinde kertenkelelerden yararlanma fikri bu arayışın sonunda doğmuştu. Kertenkeleler, yeraltı suyu tespiti konusunda benzersiz yeteneklere sahiptiler. Kertenkeleler üzerinde yaptıkları çalışmalarda olumu sonuç aldıklarında, yer altı dünyasının en mühim işlerinden biri olan su kaynakları konusunda onları kullanmaya başladılar. Kertenkeleler içinse durum yerküredeki yaşamlarından farklı değildi. Onlar ihtiyaç duyduklarında beslenir, ihtiyaç duyduklarında ürerdi. Kök Dünya’nın Söz Sahipleri ihtiyaçlarını karşıladıkları için buradalardı ve verilen görevi yerine getiriyorlardı.

Baş Muhafız, kertenkeleleri çok sever her birini bir diğerinden ayırt edebilecek kadar iyi tanırdı onları. Kertenkeleler, Baş Muhafızın Kök Dünya’da  gıpta ettiği iki gruptan biriydi. Bir diğeri ise mühendisler. Çünkü mühendisler gerekli durumlarda, kertenkeleler ise güneş ışınlarından yaralanmaya ihtiyaç duyduklarında yerküreye çıkabiliyorlardı.

Baş Muhafız yerküredeki havanın arıtılıp Kök Dünya’ ya ulaşmasını sağlayan sistemin koruyucularından en yetkilisi, hepsinin lideriydi. Sistem, yerküredeki havanın arıtılarak Kök Dünya’ya ulaşmasını sağlayan havalandırma panellerinden ve bu panellerin birleştiği ana arterlerden oluşuyordu. Baş Muhafız merkezdeki ana arterin koruyucusuydu. Onun yapacağı ufacık bir hata Kök Dünya’nın havasız kalma riski demekti.   Ana arterler, herhangi bir arıza durumunda, sorunun giderilebilmesi için asansör sistemlerini içinde bulunduruyordu. Yerküredeki hava arıtma sistemine kadar uzanan  bu asansörler yalnızca mühendisler tarafından  kullanabiliyordu.

Kök Dünya’da, yaşamın devamlılığının korunabilmesi adına Söz Sahiplerince belirlenen kurallar hayati önem taşıyordu. Büyük özverilerle kurulan bu yeni yaşamda, halk, kurallara harfiyen uyuyordu. Söz Sahipleri onların güvenini bir kez olsun sarsmamıştı. Her şey belirlenen düzen içinde gidiyor, yaşamlarına devam ediyorlardı. Kök Dünya’da biri öldüğünde cesedi, mühendisler tarafından yerküreye bırakılıyordu. Mühendisler özel kostümlerini giyerek ölüleri yerküreye taşıyorlardı. Baş Muhafız, mühendisleri her gönderişinde kendini içlerinden birinin yerine koyar yerküreye ayak basmayı hayal ederdi. Mühendisleri yerküreye çıkaran asansörün, yerküreye doğru her yükselişinde iç çekerdi. Kertenkeleleri yerküreye uğurlarken de benzer duygular yaşardı. Güneş ihtiyaçlarını karşılamak için yerküreye çıkan kertenkeleler havalandırma panellerininin içinde onlar için yapılan özel kanalları tırmanarak varıyorlardı yerküreye.

Yerküre nesiller boyu anlatılarak efsaneleşmişti. Toprak, demir ve bakır tonlarından oluşan Kök Dünya’da yerkürenin her bir rengi ayrı bir hikayeydi. Güneş ise yerkürenin en kıymetli hikayesi. Yaşanılabilirliğini yitirmesine rağmen yerküre, Kök Dünya insanları için halen cazibesini koruyordu. Hatta görülemeyenin, ulaşılamayanın gizemiyle her nesil biraz daha değerli hale gelmişti. Baş Muhafız da bu hikayelerle büyüdüğü için yerküreyi görmek onun ulaşamadığı tek hayaliydi. O gün her şeyini yitirme pahasına aklına düşeni yapacağı kadar değerliydi. Üstelik çok  sevdiği kertenkeleler bu konuda onun suç ortağı olacaktı.

Baş Muhafız, ana arterdeki gözetleme kameralarından ikisini yerinden çıkartıp üzerinde çalışmaya başladı. Gelen gidenin olmadığı uyku vaktinde, düzenlediği kameraları seçtiği iki kertenkelenin sırtına bağladı. Aldığı sonuçlar beklentisini karşılıyordu: Kertenkelelerin sırtlarındaki kameralarla etrafı görebiliyordu.

Ana arterin ıssız olduğu, yerkürede güneşin henüz batmadığını bildiği bir saatte, kamera bağladığı kertenkeleleri havalandırma kanalından yerküreye yolladı. O, monitörün karşısında heyecanla beklerken, kertenkeleler havalandırma kanalından yerküreye doğru tırmanıyordu. Baş Muhafız yıllarca hikayesini dinlediği yerküreyi, hikayelerin en güzeli olan güneşi gören seçkin insanlardan biri olacaktı. Sabırsızlıkla o anı bekliyordu.

Kertenkeleler yerküreye vardıklarında güneş batıya yol almaya başlamıştı. Gün ışığından daha fazla faydalanmak için batıya doğru ilerlediler. Sırtlarındaki, kameralardan gelen görüntü bir süre kuru topraklar olarak kaldı. Kertenkeleler ufak bir tepeyi tırmanmaya başladıklarında, Baş Muhafız ilk kez göğü gördü. Turuncuya çalan sarının mavi gökteki yayılımı karşısında büyülenmişti. Yer yer mora çalan mavi tonlarının her birine uzun uzun baktı. Kertenkeleler ilerledikçe uzakta belli belirsiz duran güneş görünür olmaya başladı.

Onlarca kez hikayesini dinlediği güneş karşısındaydı şimdi. O, güneşin sarı kalbini, turuncu gövdesini seyrederken kertenkeleler batıya doğru ilerlemeye devam ediyordu. Baş Muhafızın sevinçten gözleri dolmuştu. Güneşe dokunmak istercesine ekrana doğru uzattı ellerini.

Kertenkeleler ilerlemeye devam ettikçe renkler değişmeye başladı. Kahverengi ve yeşil tonları göğün görüntüsüne set çekti. Baş Muhafız şaşkındı. Bu renklerin ağaçlara ait olduğunu biliyordu, defalarca dinlemişti bunu. Fakat yerkürenin dengesi bozulduktan sonra, zamanla üzerinde tek bir ağaç bile kalmamıştı. Bu nasıl olurdu? Anlam veremiyor, geriliyordu. Ekrana iyice yaklaştı. İlk kez gördüğü bu şeyler ağaçlar olmalıydı ama nasıl?

Baş Muhafız, henüz ağaçlık bölgenin şokunu atlatamamışken bu kez ekranda bir sürü ev belirdi. Yepyeni, iddialı kocaman evler… Öfkelenmeye başladı, alnı kıpkırmızıydı. Hani Kök Dünya’ya taşındıklarında yerkürede kimse kalmamıştı? Bütün bunlar ne demek oluyordu. Aklına Kök Dünya’da barındıkları evler geldi. Bir mağarayı andıran ufak oyuntular… Yerküredeki evler yedi nesil boyunca böyle tertemiz, yepyeni kalmış olamazdı. Belli ki bu büyük evlerde yaşayan birileri vardı! Sinirden eli ayağı titriyor, ekrana baktıkça aklında yeni sorular patlıyordu. Sürekli yerküreye çıkan mühendisler bu olanlardan habersiz olamazdı. Neden saklamışlardı? Korunmak için  giydikleri o özel kostümler ne içindi? Havadan yayılan hastalık? Dengesini yitiren yerküre? Yerinde duramıyor bir yandan ekranı izlerken bir yandan ana arterin içinde volta atıyordu.

Kertenkeleler batıya doğru yürüyüşlerini sürdürüyordu. Bir süre sonra Baş Muhafızın pür dikkat izlediği ekranın sol köşesinde git gide büyüyen bir el belirdi ve ekranın o köşesi karardı. Diğer kertenkele devinimlerini hızlandırmıştı. Ekrandaki görüntü mavi göğün önünde kertenkeleyi yakalamaya çalışan insan suretleriydi.

Baş Muhafız hemen telsize sarıldı. Diğer arterlerdeki muhafızlara her ne yapıyorlarsa bırakıp en hızlı şekilde yanına gelmelerini emretti. Çok geçmeden gelen muhafızlar gördükleri karşısında donup kalmışlardı.

Tüm yaşamları koca bir yalan üzerine inşa edilmişti. Bu nasıl olabilirdi? Her biri zihninde başka bir soruyla boğuşuyor, kimse işin içinden çıkamıyordu. Bir kez dahi şüphe etmedikleri Söz Sahipleri, onların koydukları kurallarla yaşayıp ölen ataları, her şeye rağmen yaşama devam edebilmenin şükrü ile geçen yaşamları… Beslenmeleri, üremeleri hatta aldıkları nefesleri dahi kısıtlanarak geçen yaşamları… Zorundalık duygusuyla katlandıkları her şey kandırmacadan ibaretti. Peki neden? Hiçbiri bu soruya yanıt bulamıyordu. Her biri farklı bir düşüncenin içinde debelenip peşinden gelen “Neden?” sorusu karşısında çaresiz kalakalıyordu.  

Baş Muhafız’ın içinde sirenler çalıyordu. Ömrü boyunca yücelttiği gururlandığı yaşama sebebini kaybetmişti. Hayatının merkezine koyduğu en kutsal şey  aldatmacaydı. Bununla başa çıkamıyordu. Hiç böyle aşağılanmış, böyle  aptal hissetmemişti kendini. Uzun süren ölüm sessizliğini delercesine söze girdi;

  • Bunca zamandır, hatta belki de bunca nesildir inandığımız herşey yalanmış! Gururla yaptığımız işimiz, taşıdığımız sıfatlarımız her şey… Yerin dibinde insanlığın ikinci şansı diyerek sürdürdüğümüz bu hayat koca bir yalanmış. Kim bilir kaç yıldır bunu yaşıyoruz? Ne uğruna? Bizi böyle aptal yerine koyanlar bedelini ödeyecekler. Yürüyün. Hesaplaşma zamanı.

Baş Muhafız diğerleriyle birlikte mühendislerin yolunu tuttu. En sona bıraktıkları mühendise gelene dek mühendislerin her birini linç ettiler. Sona bıraktıkları, içlerinde en korkak olan mühendisin gırtlağına yapışıp “Anlat”, dediler. Korkudan tir tir titreyen adam anlatmaya başladı. Mühendisin ağzından dinledikleri Kök Dünya ve yerkürenin öyküsü kanlarını dondurdu. Kök Dünya kurulurken yerkürenin dengesinin bozulduğu, yaşanmaz hale geldiği doğruydu. Onlardan saklanan gerçek ise, yerkürenin üzerinde tıpkı yeraltındaki Kök Dünya gibi başka bir dünyanın kurulduğuydu. Bu dünyada yer kürenin en önemlileri ve onların aileleri yaşıyordu. Kök Dünya’nın kurulmasından dört nesil sonra yerkürede yaşamın mümkün olduğu keşfedilmişti. Nedenini kimse bilmiyordu. Belki yenilenmek yerkürenin doğasında vardı. Belki de insanların yokluğu ya da azlığı yerküreye iyi gelmişti. Kimse sebebini bilmiyordu ve çok da umursamıyordu. Yer küredeki azınlık, beşinci nesilden itibaren kendi dünyalarından ayrılıp yer kürede yeni bir yaşam kurmuşlardı. Tıpkı nesiller önce olduğu gibi. Yerküre halkı da kendilerinden başka bir dünyanın var olduğundan, orada yaşayan Kök Dünya halkından habersizdiler. Tıpkı Kök Dünya halkının onlardan habersiz olduğu gibi. Kök Dünya’nın Söz Sahipleri gibi yer kürenin de yöneticileri vardı. Ve bu yöneticiler, yerkürenin dengesi bozulur endişesiyle Kök Dünya halkının bilgilendirilmemesine karar vermişlerdi.

Mühendis onların sadece Söz Sahiplerinden gelen emirlere uyduğunu; Söz Sahiplerininse, yer küre yöneticilerine karşı gelemeyeceğini tüm gücüyle, yalvarırcasına anlattı. Yine de anlattıkları canını kurtarmaya yetmedi.  Öğrendikleri sonrasında intikam duyguları iyiden iyiye kabaran Muhafızlar Söz Sahiplerine doğru yola koyuldular. Bu sırada Muhafızların yarısı, insanları yaşadıkları yalan konusunda uyandırmıştı. Her adımda artan bir kalabalık halinde Söz Sahiplerinin yanlarına vardılar. Söz Sahiplerinin de sözünü kestikten sonra, Baş Muhafızın yönlendirmesiyle ana artere doğru ilerlemeye başladılar.

Herkes şoktaydı. Tüm bu olanlar berbat bir rüya gibiydi. Yaşamları koca bir yalan üzerine kurulmuştu. Onları yıllardır uyutanlardan intikamlarını en hızlı, en sert şekilde almışlardı. Peki  ya şimdi ne olacaktı? Baş Muhafızın liderliğinde ana artere vardıklarında ne yapacaklardı? Yerkürede onları ne bekliyordu? Eğer mühendisin söyledikleri doğruysa yerküre halkı da onların varlığından bi haberdi. O zaman yerküre halkı Kök Dünya halkını kolayca kucaklayabilir, bu yaptıklarının hesabını yöneticilerinden sorabilirdi. Yerküre halkı da tıpkı onlar gibi yöneticileri tarafından kandırılmış insanlardı. Onları anlayabilirlerdi. Böyle olmalıydı. Gerçekten böyle mi olacaktı? Yukarı çıktıklarında onları ne bekliyor olacaktı? Ya onları daha beter bir sürpriz bekliyorsa?

Ne fark ederdi ki? Artık yerkürede yaşanılabileceğini biliyorlardı. Bu saatten sonra Kök Dünya’da yaşayamazlardı. Mağarayı andıran o küçük oyuntulara sığamazlardı. Her tarafından kırpılıp küçültülmüş bu hayatı sürdüremezlerdi. Artık olmazdı. Ne olursa olsun yerküreye çıkmak zorundaydılar.

Kök Dünya halkı, muhafızlar eşliğinde öbek öbek asansöre bindiler. Asansörle birlikte içlerinde  büyüyen korku ve heyecan da an be an yükseliyordu. Hayatlarını hayalini kurarak geçirdikleri yerküreye doğru, yaşadıkları en büyük hayal kırıklığıyla birlikte yükseliyorlardı. Ömürlerinin en büyük keşfi çoktan keşfedilmiş olan yerküreye varmak olacaktı. Nesiller boyunca mahrum edildikleri yere. Üstelik neyle karşı karşıya geleceklerine dair hiçbir fikirleri yokken.

Baş Muhafız içinde olduğu asansörle defalarca yerküreye uğurladığı mühendisleri düşündü. Her seferinde onlara nasıl özendiğini. Ne kadar da aptaldı. Bir an dahi şüpheye düşmemişti. O asansöre binmeyi bir kez olsun aklından bile geçirmemişti. Onu tutan şey neydi? Sadakat mi? Kendini adadığı inancı mı? Şimdi bunların hepsi ne kadar da boştu. İçinde büyüyen bu boşluğu öfkeyle, intikam duygusuyla doldurdu.

Asansör yavaşlamaya başladı ve durdu. Açılan kapıdan çıktıkları an gördükleri yaşayacaklarının habercisi niteliğindeydi.   Karşılarında bir yığın silahlı asker duruyordu. Yerkürenin yöneticileri, Kök Dünya insanlarının gerçeklerle yüzleşeceğini anlar anlamaz önlemlerini almışlardı.

Yerküreye attıkları ilk adımda askerlerle karşı karşıya gelen Kök Dünya halkı öfkeden deliye döndü. Üst üste yaşadıkları yıkım duygusuyla, intikam arzuları şiddetleniyor ölüm korkusu dahi duymuyorlardı. Buradakiler her gün güneşe uyanır, neşe içinde yaşarken onlar, yerin altında halen yaşadıklarına şükrederek ömürlerini tüketmişlerdi. Yıllarca minnet duydukları Söz Sahipleri onları aldatıp, sömürenlerin ta kendisiydi. Ve şimdi esas yüzleşmeyi yaşamak için yerküreye çıktıklarında yerküre insanları da niyetlerini belli etmişlerdi. Şaşkın ve öfkeliydiler. Sayıca askerlerden fazlaydılar ama muhafızlar dışında eli silah tutan kimse yoktu aralarında. Zaten onlardan başka silahı olan da yoktu. İçlerinden bazıları yerküreye çıktığı için pişmandı. Teslim olmayı bile kabul edebilirlerdi fakat bu noktadan sonra kaçacak yerlerinin kalmadığı aşikardı. Tek çare savaşmaktı. Buraya ölmek için gelmemişlerdi. Eğer öleceklerse onlara da en ağır bedeli ödetmeliydiler. Kök Dünya halkı üzerlerine saçılan kurşunlara rağmen askerlere saldırmaya başladı.

Muhafızlardan her biri yerküreye çıkardıkları gruba komutanlık ediyordu. Sayısal çoklukları sebebiyle etraflarını saran askerleri öldürdüler. Ancak bu ilk aşamada bile çok fazla kayıpları vardı. Ölen askerlerin silahlarını alıp siper alabilecekleri alanlara dağıldılar. Bir süre sonra havadan yükselen sese kulak kesildiler. Yerküre askerleri helikopterlerle hava saldırısına başlamıştı. Kapana kısılan Kök Dünya halkı bu saldırıyı savuşturduğunda, halkın yarıdan fazlası yitip gitmişti. Öte yandan bunca kıyıma rağmen yerküreden hiç kimse geri adım atmıyor, bir orta yol bulma arayışına girmiyordu.

Birbiri ile iletişimi kopan her bir grup kendi hayatta kalma mücadelesini veriyordu. Baş Muhafız silahşörlüğü ve savaş bilgisi sayesinde komuta ettiği grubu bir süre daha hayatta tutmayı başardı. Diğer grupların çoğu ilk birkaç gün içinde tükendiler.

Yerküreye atacakları ilk adımda bu ölüm kalım savaşına gireceklerini tahmin edemeyen Kök Dünya halkı hazırlıksız yakalanmıştı. Savaş tam altı gün sürdü. Baş Muhafız yaşamla ölüm arasında geçen altı gün çıplak gözle güneşi gördü. Ve altıncı günün sonunda, gözleri kapanmadan önce yaşamı boyunca görmeyi en çok istediği güneşe son kez baktı. Yedinci gün Kök Dünya ile yerkürenin geçit noktasından kilometrelerce öteye yayılan cesetler topluca gömüldü. Yerkürenin kahraman şehitleriyse özel törenlerle toprağa verildi.

Yerkürenin yöneticileri, Kök Dünya’dan haberdar olan az sayıdaki yurttaşlarını, ülkenin geleceği için sessiz kalmaları konusunda uyardı.  Vicdanına yenik düşenleriyse önce itibarsızlaştırıp sonra icabına baktılar.  Altı günlük felaketin ardından, Kök Dünya’nın varlığından bi haber olan toplumu teskin etmek için günlerce özel yayınlar yaptılar.

Kök Dünya halkının bulaşıcı bir virüs taşıdıklarını, yıllardır onlar üzerinde yaptıkları tedavi çalışmalarına rağmen hiçbir olumlu sonuç alamadıklarını, kontrolden çıkıp saldırmaya başladıkları için bu savunma savaşını yapmak zorunda kaldıklarını anlatıp durdular. Her şey yerkürenin geleceği için mesajı taşıyan bu yayınlar yerküre halkınca kolay kabul gördü. Yerküre halkı da tıpkı bir zamanlar Kök Dünya halkının yaptığı gibi yöneticilerine koşulsuz güveniyordu.

Yerküre yöneticileri ortaya attıkları iddiayı doğrulamak adına savaş alanını karantinaya aldılar. Sonrasında Kök Dünya’yı imha ettiler.

Kök Dünya’nın imhası öncesinde, yerkürede tecrit edilen kertenkeleler bir kez daha değişen yaşam koşullarına ayak uydurdular. Kertenkeleler halen ihtiyaçlarını karşılayabildiklerine göre onlar için değişen hiçbir şey yoktu.

Yerkürenin çekirdeğinden gelen çatlak sesleri henüz duyulmuyordu.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.