sakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escort

Gerçeğin Kıyısından Hezeyanın Kuytusuna Uzanan Yaşam / İdil Tatar

01 Mayıs 2019 0

Tebessüm denen his kırpışı iç ısıtırdı bir zamanlar. Kediler yarım kalan sohbetlerin peşine rakı masasında düşer, sonu gelmeyenleri de sokak aralarına taşırdı. Üç çene saplanırdı bir elma şekerine. Çeneye göre pay düşer ve söz buradan gelmiş olacak ki çene çalan derlerdi pay hırsızlarına; çocuklar avaz avaz, mahalleli şaşkındı. Karmaşaya yer yoktu; evler küçüktü. Duygular basitti. Bilmek için sormak yeterdi. En iyi planlanmış yalan “kapıya çarptım”dı. Ama onun da bir sınırı vardı. Kapı belli yerlere çarpar çarptığında da morartırdı. Kimi çocukların bisikleti vardı, onlar kapıya çarpmaz, bisikletten düşerdi. Herkes bir şeye çarpar, en olmadı hayat onlara çarpardı.

Hani çalınan bir çocukluktan bahsedilirdi bitmeyen sohbetlerde. Nasıl çalındığı konusunda hala bir karara ulaşılamadı sanıyorum. Diyelim ki, çocukluk çalındı ve artık mevcut değildi; o halde bebeklikten sonra yetişkinliğin geldiği bir süreç olmalıydı. Böylesi bir filmin sahneleri kesilmiş ve biz aniden yaşlanmıştık. Fakat bu durumda çalınması muhtemel bir çocukluk evresinin varlığından da hiç söz edemiyor olurduk. Zamana böylesi bir meydan okuma da gerçek hayatta pek de mümkün olmasa gerek zaten. Manavdan armut çalmak gibi de değil sanki bu. Demek ki yaşıyorduk çocukluğumuzu. Ama olmadığımız biri gibi yaşıyorduk. Kuralı yanlış anlayıp oyunlarda değil hayatın kendisine “-mış gibi” yapıyorduk. Avunuyorduk. Duygular alevdi, yaşam gibi yakıyordu. Avuntuya teslim olmuş bir yaşam hiç yanmamış bir avuç kül gibi var olamadan sönüp gidiyordu. Bizi olmadığımız biri gibi yaşatıp var etmeden öldürüyordu. Var olmak acı veriyordu ve biz, bir anlık can acısından kaçıp bir ömür cansızlığa sığınıyorduk. Her defasında gerçekliğin kıyısından hezeyanın akıntısına kapılıyorduk. Atlılar geçiyordu üzerimizden; acıyla birlikte cansız bedenleri de sürüklüyor, suyun üstünde iz bırakmıyorlardı. Akıntıdan kurtulmak mümkündü tabii ama zor olan yeşermesine izin verilmeyen umutlara tutunmaktı. Filizdiler. İnceydiler. Koparıldıkları yerden ağırlaşıp yük oluyorlardı bedenimize. Zor olan onlara tutunmaktı. Cansız umutlar, cansız bedenlerden ağırdı. Su ferahlatmazdı o anlarda; boğazımıza doğru dolar, bizi boğardı.

Yaşamı uzaktan izleyenler görünürde tek, içeride çoğuldu. Her birimiz bir yandan çekiştirir; zihnin içinde odadan odaya sürüklerdi. Parmaklarımızın arasından güneş sızardı ama yol görünmezdi. Bir dost mırıltısı kaskatı parmaklarımızı gözlerimizin önünden çeker ve yol görünürdü. Çocukluk bir yere gitmiş değildi; içimizde bize hep eşlikti. Bizden kalanlarla el ele kah ufuk çizgisine çıkar, kah yer hizasına inerdi. Dayanışma ve güven bu yolculukta hatırlanır; çocukluk düğüm olmuş boğazımızı çözerdi. Yukarı ve aşağı bir emekleme haliydi bu. Dost yolu hatırlatır, biz yolu hatırladıkça geride kimseyi bırakmamak umudu ile yola devam ederdik.

Yürüyüş öyle tepeden inme değildi; öncesinde durmaya iten başlangıçlar vardı. Yaşam parça parça yürünür, boşluklar sonradan dolardı. Alışkanlıklar ayağamıza takılır fakat çocukluk yalnız bırakmazdı; bir şarkıyla, bir bisikletle ya da bir elma şekeriyle beklerdi içimizde. Hezeyanın kuytularına kediler gelir, çocukluk ve biz sohbete devam ederdik. Sonra da bir şarkı çalardı kulağımıza: “Gerçeği görmeliyiz dostum başka çaresi yok.”



BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR