İçerideki Kanıtları Yakan Ateş / Josef Kılçıksız

Zaman her geçen gün aramıza mükemmel örgütlenmiş mesafe düzenekleri kuruyor Sura. Her ânı “hiçbir şeyi” tebliğ ediyor; sanki akışında bir arıza var, ürkünç sapaklarında bulanık sular birikti.

Bana dişil bir şefkatle dokunmayan mevsimler sürüyor önüme. Mektupların tanıklığının kapatamayacağı yaşantı yarıkları içine sürüyor beni.

Kâğıt yorgun sözcüklerime direnmiyor ama iletiyi sana eksik ulaştırıyor. Sence yine de yazının merhametine sığınmalı mıyım?

Orta yerde köpüren kötülük her geceye çökelmiş halde bana saldırıp canımı yakmayı sürdürüyor.

Her gece sıtma nöbetlerine tutuluyorum Sura: mektup sıtması; yokluk ve yoksunluk nöbetleri…

Sensizlik sadece zamansızlığı değil, mekânsızlığı da beraberinde getiriyor. Sadece anılardan ve aşkımızdan bahsederek umutsuzluğa yer bırakmayan bir noktada durabilir miyim acaba?

Şimdi, kuşlar, kırmızı kiremitli çatılar ve koca şehir, hep birlikte güneşi bekliyoruz, seni bekliyoruz Sura…

Satırlarınla, sesinle birlikte nehirler ve şehirler aştık, gökyüzünden ülkelere baktık; oradan mahzun görünüyordu her şey, şairler ve ozanlar suskun…

Onca tepinmeden sonra dünyayı yeni bir anlamın sabahı selamlar mı bilmem ama yeryüzüne gürültü hâkim olmadan son anlam kırıntılarını topluyorum yorgun sokaklarından.

Aklım, ölüm eşikleri dediğim bütün anlam boşluklarını doldurmaya yetmiyor. Sevgiliye aşinalığını yitirmiş usu ne onarabilir ki? Beni aklın zulmünden kurtaracak her şeye razıyım Sura.

Sahildeki yasak aşk yuvamızdan yazıyorum sana. Deniz, belli belirsiz çalkantılı, küçük dalgaları kumlu kıyıyı dövüyorlar. Damarlarından vahşi bir şiddetle çekilerek dalgalarından fışkıran kan kırmızısıyla yazıyor sanki ayrılığı kumlarının üstüne.

Uzakta bir dalganın yükseldiğini, büyüdüğünü, yaklaşıp şekil ve renk değiştirdiğini, kendi üzerine dolandığını, kırıldığını, yok olduğunu sonra geriye döndüğünü görüyorum.

Düğümü kopartarak çözen daha güçlü bir dalga tarafından yakalanıncaya dek hep arkada tutulan ve kanatların üst üste binmelerine benzeyen martı leşleri kusuyor deniz. Deniz bu gece bir kuş toplu mezarı görünümünde.

Kıyıya doğru düzensizleşen dalgaların sıçramalarına yol açan, dalgaları dik açı yaparak kesen ve ne nereden geldiği ne de nereye gittiği bilinmeyen bu rüzgâr neyin habercisi ola ki? Gerçek deviniminin, açıktan kalkıp kıyıya doğru giden olduğunu sanırdım, meğerse öyle değilmiş Sura, gerçek devinimi hep uzayıp ırayan büyük atlasa doğruymuş, hep yitişe, gitmelere doğruymuş…

Sen gittikten sonra da yıpratıcı bir ülkede yaşamayı sürdürüyoruz, küçük aksaklıkların büyük vurgunları gizlediği, zamana yayılmış ölümlerin kol gezdiği, türlü türlü cinayetlerin faillerinin yakalanmadığı, her şeyin rastlantılara bağlı olduğu hırpalayıcı bir ülkede… İnsanlar çabuk yaşlanıyorlar. Yoldaşlar, arkadaşlar, eşler yitiyor kargaşada. Hâlâ her gece her nesneyi, her yüreği yalnızlık basıyor…

İçimde bilmediğim bir yerlerden doğar mı güneş bu karanlıklara? Tıpkı kimi resimlerde perspektifin değişmesi için gözleri yumup tekrar açmanın yeterli olması gibi, acaba aydınlık günler bir göz yumuşuyla geri gelir mi?

Ayrılık tamamlanmış bir eylem, sonuna kadar götürülmüş yıkım mıdır, yoksa zamana yayılmış bir felaket mi Sura? Ne önemi var ki, zaten sonuna kadar götürülmüş yıkımı, tıpkı kimsenin dönüp ölümü anlatmadığı gibi, kim anlatabilmiş ki?

Bir de ölümleri bedensel ölümlerden çok önce başlayanlar var; aramızda yaşıyorlar, bedensel ölümleri gerçekleşmeden aylarca, belki yıllarca önce empati kurma, sevme ve dile getirme yeteneklerini çoktan yitirdiler. Onların yerine bizler konuşuyoruz Sura. Bunu susturulmuş olanlara karşı bir tür ahlaki zorunluluktan mı, yoksa anılarından kendimizi kurtarmak için mi yapmakta olduğumuzdan emin değilim.

Kör birine ışık tutulamaz, kabul ediyorum; bu yüzden Tanrı’nın benim üzerimdeki projelerinden sapmalar olduğunu da… Büyük günahlar işledim. Ama ben de tanrısal bir esinden almış olduğum arzuların peşinden koştum. Bol bol meyve hasadı yapabilecek yerde yalnızca çiçekler derledim, onlar da yanlış mevsimlerde solup kurudular.

Aklımı arındırıp, önyargılarımı yok edersem, o zaman tanrılara ihtiyacım olmayacak, biliyorum. Çünkü insan ruhunun sınırları üzerinde olan her şey bir kuruntu ve gereksizliktir Sura.

Dış dünyayla temastan kaçınıyorum. Herkes bir varlık sıkışması içinde ama hayatını sözümona başarıyla sürdürüyor.

Şimdi kimse evinin duvarlarına aziz ölülerinin resmini asmıyor artık, herkes yenilginin iyileştirici sükunetini unuttu. Herkes başarı için cinnetli bir boğuşmanın içinde. İnsanlar köpeğini aşkım diye çağırıyor. Mezarlıklarda ziyaretçi kalmadı. Aynadan korkan kalabalığa karışıyor.

İyice sınıra sürülmüş varlığın sıkışıp kaldığı yerdir rögar ızgaraları. Rögarların ızgaralarına basmaktan çekiniyorum, çünkü “yeraltına” sıkışmış bir varlığın üstüne bastığım hissine kapılıyorum. Sence bu narsistik oyuktan yeryüzüne doğru tırmanmayı başaracak kadar sağduyu insana bağışlanmış mıdır?

Şehrin yapay ışıklarına aldanıp denizden uzaklaştığı için ızgara deliklerine düşen yüzlerce caretta yavrusunun sonunu düşünüyorum bir an için. Düşünsene, ışık yön bulma ve yaşama olasılığını askıya alan bir işlev görebiliyor demek ki.

Yanmak ve batmak aynı şeyler midir Sura? Dalgalara isim koyan teknenin içinde sevdiği şeye dönüşmek için batan Suphi’nin Maria’sı olarak düşünüyorum seni.

Küçük yaşlardan beri ateş korkusu üzerine babalarımızın anlattığı çok şey olurdu, anımsar mısın? Gökyüzü ateşi üzerine, mum ateşi, kızgın soba ateşi üzerine…Fakat varoluşu için için yakan ayrılık ateşleri üzerine sadece sen çok şey öğrettin bana.

O yaşlarda seninle küçük Prometheusler gibi kibrit arakladığımız zamanları düşündüm. Tarlalara koşup bir oyuğun içinde okuldan kaçanlar ocağını kurduğumuz zamanları. Üç taş arasında yalımlanan ateşlerde kızarmış kurbağa bacağını ilk kez tattığımız zamanları…Kızıl korların üstüne konmuş yumurtanın ilk kez yarılan karnını düşündüm. Ateşe olan ihtiyacı yüzünden koruna yapış yapış olmuş orman mantarlarını bir de… Yıllar geçmesine rağmen hâlâ etkisini sık sık duyduğum bu Prometheus söylencesinden kurtulamamış olmamızı düşündüm. Bence her zaman her yerde için için yanmamızın nedenini bize yalnız bu söylence açıklayabilir.

Sence bu Prometheus karmaşası aşkımıza özgü bir evrimin ayırt edici niteliği miydi? Soğumayan külün yasası olmasaydı defalarca yine aynı yerden yanar mıydık Sura? Öyle olmasaydı bizim için ölümsüz anıların, yalın ve kişisel yaşantıların kızgın mührünü taşır mıydık alnımızda?

Prometheus karmaşasını zihin ve yürek hayatının Sisyphus karmaşası olarak düşün Sura.

Alevler mahremdir, kalbimizde yaşar. Gökyüzünde yaşar. Tözün derinliklerinden çıkıp kendini bir aşk gibi sunar. Maddenin içine dalıp saklanır, kin ve intikam gibi gizlidir, görünmez. Cennet’te ve cehennemde parıldar. Her itaatsizliği cezalandırır. Esirgeyici ve korkunç, iyi ve kötü bir tanrıdır ateş. İçimizdeki bütün tutuşabilir maddenin birleşme merkezi olarak düşün ateşi. Aşk ve ayrılık, dehşet ve görkem aynı “yakıcı” tablonun içinde var.

Her acının eskil bir hazzı kendinde koruduğunu düşünürüm. Fakir hanemizde bir kış sabahıydı, anımsar mısın? Ocakta parıldayan ateşin yüzüme çizdiği kızıl gölgeleri hatırladın mı? Hastaydım o zamanlar; çocuk aklımla bakışlarının hastası. Bana ısıtılmış şarap verirdi annem. Kaşığı yalardım. O balsamlı sıcak bakışın, sıcak, ıtırlı meylerin şarap zamanları şimdi nerededir? Sert, parıltılı, irkiltici ve aykırı, sıvıları yakan o sıcaklığa ne oldu sahi? Kanınkine yakın bir nemle beraber, usarelerin içine işleyen, onları ayıran, hafifleştiren, parçalarının kabalığını ve kekreliğini düzelten, nihayet onları doğamıza uygun düşecek bir yumuşaklık ve inceliğe getiren o ateşe ne oldu Sura? Közü hiç soğumayan o ateşte yanmamız gerekiyordu, belki de aşkın balsamsı kıvamına gelmek için önce o direngen korda yanmamız gerekiyordu.

Ne umutlarla yuvaya dönmüştüm, fakat karşıma çıkan bir yıkım, sessizlik ve ıssızlık sahnesiydi. Derin göle uzanan ayak izlerini sürüyordu, kısa mektubuna yazdığın harfler.

Seni ben oysa kavuşma ve ayrılık cephesinde bir sıra neferi, aşkın militanı, işgale karşı bir Kızıl Ordu askeri, neşeli, kıpır kıpır, fakat yine de ciddi ve inatçı bir o kadar da mahzun bir aşk önderi olarak düşledim.

Özgürlük aşkı ve güçlü adalet duygusuyla Paris Komününde bir Nathalie Lemel olarak düşündüm seni.

Her zaman genç kalan ruhunun bütün ateşiyle, görkemli bir çilekeş adanmışlığıyla eşimdin, ruh eşim olarak düşündüm, anlıyor musun ruh eşim…

Yıllarca saklanan bir sırla dünyanın en ağır yüküyle yaşamış, bunu kimselere anlatamamış bir kadın. Ölümcül hastalığını bilmiyordum, bağışla anlamamıştım…

Doğanın sürekli ve tekrar tekrar doğduğunu görmüyor muyum sanıyorsun? Hiçbir şeyin yok olmadığını, dünyada hiçbir şeyin ortadan kaybolmadığını…Bugün insan, yarın toprak kurdu, öbür gün sinek, daima var değil mi? Sen daima olacaksın değil mi?

Onca beklemeyi bir yalana sığıştıran zamanla mekâna lanet olsun. Aklımın, kalbimin ve dilimin tam merkezinde zonklayan bir uçurum var Sura. Birkaç aşina yüz, birkaç isim, birkaç ses beliriyor çok yakın bir uzakta, te içerde yani. Zamanın diyeti işte. Peki bu çırpınışın bir armağanı olacak mı? Beklediğime değecek mi Sura? Tanrım, sakın bu da yalan olmasın.

Galiplerin devri her zaman kısadır; mağlupların ise anlatılamayacak kadar uzun. Bu yüzden galiplerin değil, mağlupların arasındayım Sura.

Zaman, bir hakikat ışığı olan Tanrı’nın ölümünden sonra karardı. Kendi Ben’ime ait zamanı seninle birlikte yitirdiğimden kendi hakikatimi de yitirdim. Orada içerde olanı unuttum Sura. Tanrı ve zamanla aramdaki ilişki şimdi kocaman bir unutuştur. Savruluş, boşluğa doğru olmak gibi, bunun bendeki karşılığı derin bir uçurum. Anla işte, uçuruma fırlatılmış olmak, dipsizlikte asılı kalmak gibi Sura. Senden sonra uçurum bana kendi gerçeğime varabileceğim biricik mekân olarak görünüyor.

Tanrı’m yeryüzünden çekildiğine göre bu varoluşta asılı kalma halinden dönüşüm sence neye kalmıştır Sura, söyler misin, sana değilse neye kalmıştır?

Susarak, duyarak ve yazarak konuşmaya çalışan birine dil hakikate ulaşma imkânı sunabilir mi Sura? Anadilim hariç bana öğretilen tüm dilleri insani olmaktan çıkmış olmaları yüzünden unutmak istiyorum. Çünkü eksiklik ve fazlalık üzerinden hep gizlemeye çalışan, yönlendiren, akışkanlığı kesip kapatan ve durduran bir işlevleri var.  Kendi tanrımı, tarihimi ve yönümü yitirmeme bile neden oldular.

Yitiklik ve unutuş içindeki biricik pusulam, ruhsal mahrumiyet içinde duru kaynağım olan dili bana sen öğret! Sonsuzluğa açılan kâinattaki yıldızlar gibi sayısız sözcük dağarcığı olan o dili öğret bana. Anadilim ol Sura! Belki o zaman yeryüzünü terk etmiş Tanrı’yla bile söyleşiler başlatabilirim.

Kalbimi aşk yasasının tapınağı olarak düşün; gün ışığı kadar güzel yüzünde ayrılığı, gecede kısa bir ay tutulması olarak…

Benim inandığım şeyi sana önermek seni kendim kadar sevmektir, unutma!

Yeniden birlikte başlama özlemiyle, hoşça kal sevgilim…

 

1 Yorum İçerideki Kanıtları Yakan Ateş / Josef Kılçıksız

  1. “Uzakta bir dalganın yükseldiğini, büyüdüğünü, yaklaşıp şekil ve renk değiştirdiğini, kendi üzerine dolandığını, kırıldığını, yok olduğunu sonra geriye döndüğünü görüyorum.

    Düğümü kopartarak çözen daha güçlü bir dalga tarafından yakalanıncaya dek hep arkada tutulan ve kanatların üst üste binmelerine benzeyen martı leşleri kusuyor deniz. Deniz bu gece bir kuş toplu mezarı görünümünde.”

    Daha dergi yayimlanmadan okumustum anlatıyı. O zaman da deniz bir kuş toplu mezarı görünümündeydi ve şimdi yanmış çocuk görünümünde deniz. Bombalar patlıyor çocukların üstünde. Kuşlar kanatlanip gökyüzüne uçabilirken çocuklar toprakla kucaklaşıyor kana bulanmış bedenkeriyle. Acı kol geziyor mavi göğün altında ve yürek yangınlar doğuruyor sevgi yerine.
    Kalemine sağlık Josef Kılçıksız. Daha nice güzel anlatilarda buluşmak üzere.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*