Hayat Buysa / Mustafa Acar

(ISKARTA İNSANLAR)

            Semt sakinlerinden yaşı 45-50’yi geçmiş olanlarının çoğunluğu teşkil ettiği mahalle kahvesi her zamanki gibi tıklım tıklım demeye hak verdirecek kadar doluydu. Köşedeki masalar delikanlılarca paylaşılmış üçlü, pişti v.s. oynanıyordu. Buna rağmen yine de kahvehanenin, kahvehaneden ziyade sohbet salonu ve daha mühimi gelin dırdırından kaçan yaşlı, emekli ve bazı gelin veya damatların deyimiyle ıskarta insanların ortak mekanı, barınağı olma vasfı hala dimdik ayakta idi.

            Kahvehanenin yıpranmış, dökük, köşede bakımsız havasına münasip eski bir masa, masanın üzerine yerleştirilmiş masadan da eski radyo, görünümünden umulmayan bir canlılıkla, oradakilerin büyük çoğunluğunun aşina olduğu eski bir şarkıyı naklediyordu.

            Fakat birden yüzlerde ciddi ifadelerin belirmesine yol açan bir anons duyuldu eski radyodan;

            -Bilmem hangi hastanede yatmakta olan acil bir hasta için, bilmem hangi gruptan kan aranıyordu. Öyle ya üzülmek gerekti, en azından üzülmüş görünmek veya vah vah diye baş sallamak filan…..

            Ya kan bulunamazsa? Söz konusu olan bir hayattı. Genç midir? Yaşlı mıdır? Kimin nesidir? Kahrolası radyo açıklamaz ki…Gençse başka türlü üzülünecekti.İcabında…

            – Belki de murad alamamıştır denecekti. Buradaki muraddan neyin kastedildiği de tartışılabilir ayrıca.

            Yaşlıysa kimi kimsesi var mıdır? Ortada mı kalmıştır? Hele hele bir de gelin elinde kalmışsa sohbet daha da derinleşecekti. Bir çoğu kitaplara geçmemiş gelinle, damatla ilgili bir yığın atasözü, tekerleme ve gerçek hayattan alınmış bizzat tecrübelere dayanan hikayeler abartılarak anlatılacaktı.

            İhtiyarlardan biri;

            – Yazık, dedi. Allah kimseyi böyle zor durumlara düşürmesin.

            Bir diğeri;

            – Genç olmalıydı şimdi, dedi ve ekledi; “bir şişe kan vermişsin ne çıkar?Ortada mevzu bahis olan bir can var. Onu tekrar hayat döndürmek güzel bir şey, sevaptır da.

            Kenardaki gözlüklü, saçları kırlaşmış, hafif sakallı, yüzünde derin çizgiler taşıyan emekli posta müvezzii Rahmi Dayı söze karıştı;

           – Niçin?

            Kan vermeye pek hevesli görünen hiddetlenmişti;

            -Ne, niçin? Ne demek, niçin? Her şey ortada niçin’i kalmış mı? Sen zaten her zaman….

-Bırak dedi, Rahmi Dayı. Bırak sen-ben hikayelerini. Niçin vereceksin veya niçin verecekmişim geçerli bir sebep söyle sen bana.

Masadakilerin en azından kafaları karışmıştı. Deli miydi bu adam? Sebep demiş tutturmuştu. Daha sebep sorulur muydu?

Fedakarlığı yaşla sınırlamaya çalışan kan verme gönüllüsü, masadakilerin bu haleti ruhiyelerinden de güçlenerek;

-Hayat için, yaşamak için, yetmez mi? dedi.

Rahmi Dayı karşısındakinin göründüğünün onda biri kadar gerçekçi olmadığını adı gibi bilirdi, yıllardır tanırdı onu. O ki kaç yerde, kaç zaman davul çalmamış ama parsaya konmayı pekala becermişti. O ki neticeye giden engellerin hiç biriyle dalaşmadan yine de o çetin yolculuğu yapanlardan önce ve daha geniş imtiyazlar isteyerek neticeye sarılmış ve almıştı da hakkı olmayan bir yığın değerleri. Yine de sakince, yeni bir soruyla cevap verdi.

            -Hangi hayat? Hangi yaşamak? Sen buna hayat mı diyorsun? İnsanlar, insanlarımız, göz kırpmadan hayatta ilk defa gördüğü birini öldürürken, insan cellatlarına bir canlı hedef daha gösterebilmek için mi? Siz yine öldürmeye devam edin, bu memlekette ölecek insan da çok, yaralanacak insan da, yaralıya kan verecek insan da, hele hele kan verme işini dahi istismar edecek daha da çok insan var demek için mi? Yoksa o yaralının iyileşip yeniden yaşayanlara yaşamayı zindan edecek duruma gelmesi için mi? Zaten sen, ben, o bundan başka bir şey yaptığımız mı var sanıyorsun? Ceviz kabuğunu doldurmayan meseleler için az mı değerlere kıyılıyor? Bir hiç için az mı can kaybediliyor? Bu sebeplerden yüzde kaçı bir hayatı söndürmeye yetecek bir gerçeğe dayanıyor? Hiç düşündün mü? Bilir misinki bu acı hadiseler karşısında kim gerçekten ve kim adet yerini bulsun diye üzülür? Yaşayanların çok mu kıymetini biliyoruz? Üç beş genci, taze fidanı sürmüşüz ortalığa; bir kör dövüşüdür gidiyor. Nerede çocuğuna hakkı hukuku öğreten ana-baba. Hoş ya ana-babaya bir önceki nesil öğretmiş mi; o da ayrı bir  konu. Nerede sevmeyi, kardeşçe yaşamayı öğreten öğretmen, nerede vazifesine müdrik idareci, nerede doğruya güzele hizmet eden basın yayın organı ve en mühimi topyekün toplum. Sen, ben, o, hepimiz…Nerede onları o safhaya, o noktaya getiren faktörlerin müsebbibi olanlar. Öyle ya neme lazım diyeceksin. Bana değmeyen yılan diyeceksin. Bugün memlekette herkes herkesin hayat alanını kısıtlama çabasında, maddi yönden, manevi yönden, iktisadi yönden ve diğer bir sürü yönden, yek diğerini yaşayan ölü durumuna sokma gayretinde.

            Söz gelişi öğretmensin, bir yığın gencin taze dimağlarını zararlı fikirlerle zehirlersin, ölüm fermanını ellerine tutuşturursun, vicdanın sızlamaz; bir kan aranıyor anonsunda tamamen insancıl kesilirsin ve bu iki zıt şahsiyeti bünyende kaynaştırdığını zannederek göstermelik insancıllığınla takdir toplarsın.

Bir şoförsün. Bir usta şoför, bir hızlı şoför lakabı uğruna 40-50 hayatı söndürürsün de, bir anons yüreğini sızlatır.

Bir anasın, babasın. Çocuğunu maddi, manevi herhangi bir çıkar uğruna kurban eder, bataklığa atarsın da; bir anons seni de son derece etkiler.

İlaç üretirsin, zam dersin zum dersin, kitabına uydurur, malı piyasaya sürmez, yüzlerce kişiyi el değmeden öldürürsün, beyliğine halel gelmez; bu anons seni de üzer, üzüntüden birkaç kadeh fazla viski içmene sebep teşkil eder.

Bir tüccarsın, bir memursun, bir idarecisin, bir işçisin, bir patronsun, bir sendikacısın ve bir……………….

Görüyorsunuz ya; biz hayatı, insanı hala ilkokul kitaplarındaki dar çerçevede tanıyoruz. İnsanlığın yaratılış gayesini bilmiyoruz, biliyorsak ta maddi, manevi çıkarlarımız baskın geliyor, umursamıyoruz. Henüz hayatın tarifini yapamıyoruz.Yaşayanlar ilgimizi çekmiyor. Son anda haberdar oluyoruz onlardan. Buna rağmen o anda dahi ihtimamımızın, dikkatimizin sahteliği gözlerimizden okunuyor. Bir cenazede dahi, üç beş ah-vah’ tan sonra işi ya ticarete ya da siyasete döküyoruz.Kanaat, şükür, hakketme, kazanma, çaba, gayret, çalışma ve en mühimi iyi niyet sözlükte kaldı.

Deşarj olan, ferahlayan Rahmi Dayı muhatabına dönerek “anlayabildin mi niçin’ in içindekileri veya perde arkasındakileri?” diye hiddetle sorduğunda, masadakilerden bir kaçının kendi nefisleriyle vicdan muhasebesine çoktan başlamış olduğunu fark etti. Kan verme heveslisi üst üste yaktığı sigaralardan derin derin nefesleyerek, biraz  önceki yenilginin ezginliğinden kurtulmaya çalışıyordu.

Rahmi Dayı onun bu halini hiç te yadırgamadı. Ağır hareketlerle masadan kalktı. Parayı uzatırken az evvelki konuşmaya pek kulak kabartmayıp esneyen kahveciye hitaben;

-Hayat buysa yaşa yaşayabildiğin kadar, dedi.

Önündeki önlüğün içinden bozuk paraları karıştırıp duran kahveci dışarı çıkan bu yaşlı adamın ardından;

-Öyle değil mi? Son günlerde bir tuhaflaştı, hayırdır inşallah diye mırıldanıyordu.

 

                                                                                                

11 Yorum Hayat Buysa / Mustafa Acar

  1. Butun oz degerleri unutturulmus cikarci,tv toplumu olmus, gundelik olaylarla omur tuketen bizlere bu kisa hikaye cok sey anlatiyor.Hayallerdeki dunya icin rahhmi ogretmenler rahmi hocalar rahmi siyasetciler kisaca aydinlanmis islam ummeti dilegiyle yuregine saglik dayicim…

  2. Anlatılmak istenen iyi verilmiş.Tersini düşünmek istemeye calışsam da güçlü örnekler ve pekiştirmeler engel oldu. İster istemez yazarin düşüncesine yoldaş oluyor insan.Sadece girişi beğenmedim. Daha vurucu bir başlangıc seçilebilirdi. Belki de Anons ile öykü başlayabilirdi. 10 uzerinden 6 puanim.

    • Teşekkürler Volkan bey,1980 yılının nisan ayında yazdığım bir hikaye,malumunuz4-5 ay sonra 12 eylül geldi,işin esas üzücü yanı ,bu kadar süre geçmesine rağmen,toplumun çoğunluğu tarafından “büyük resmin veya resmin tamamının” görülemiyor,fark edilemiyor olması.selam ve muhabbetler.
      Mustafa ACAR

  3. Derin, bilgelikle dolu bir öykü…Zevkle okudum,hem edebi yönü hem sosyal mesaj vermesi ile toplumcu anlayışla yazılmış realist yönü ile çarpıcı bir öykü. Tekrar tebrikler

  4. Emeğinize sağlık …Bir irkilme , silkelenip kendine gelme sürecinin artık başlaması gerektiğinin tatlı sert ikazı.Günü kurtarmak , kabukta dolaşmak ; değil mesele öze ulaşmak..Özde doğru olmak ve kalmak ..Ben bunları anladım :)Çok güzel olmuş , Teşekkürler

  5. Verilmek istenen mesajı böyle doğal olarak herkesin anlayacağı şekilde yazabilmek elbette maharet gerektiriyor. yüreğine sağlık. Eh ne de olsa kimin hemşerisi…

  6. Tek kelimeyle harika, bir çırpıda okudum öyküyü. Edebi yönü zengin, dili gayet akıcı, kelimeler özenle seçilmiş. Ayrıca vermek istediği mesaj açısından da oldukça çarpıcı. Yazarın mesajını ters köşe yaparak vermiş olması da hikayeye ayrı bir güzellik katmış ve okuyucuda merak uyandırıyor. İnsanımızın özünden uzaklaşması, yüzünde duruma uygun çeşitli maskelerle yaşadığı sahte hayatlar, samimiyetsiz göstermelik diyaloglar gerçekten üzücü…Ne yazık ki bugün yaşadığımız toplum hayatı da hikayede bahsedilenden farklı değil.

  7. 80’li yıllarda yazılmış bir hikayede anlatılanların günümüzde de geçerliliğini koruyor olması ve bu ülkede 30 küsur yıldır hiçbir şeyin değişmemiş olduğu gerçeği beni ayrıca üzdü. Rahmi dayının tüm açıklamalarından, verdiği örneklerden sonra (her ne kadar kendi nefisleriyle vicdan muhasebesi yapmaya başlayanlar olsa da) kahvecinin onu son günlerde tuhaflaşmakla itham etmesi; yanlış giden bir şeylerin farkına varan ve toplumda farkındalık oluşturmaya çalışan insanların hiçbir zaman anlaşılamadığını, ayrık otu gibi dışlandığını, ötekileştirildiğini ne güzel vurgulamış. İyi yapılmış bir gözlem ve birikim sonucunda kaleme alınmış bir öykü. Tebrikler… Yazarın yeni öykülerini heyecanla bekliyorum.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*