Hayaller Gerçeklerden Doğar Gerçekler de Hayallerden

Yazar Orhan Bahtiyar ile ‘Elohim’in Çocukları’ndan yola çıkarak, ezoterizm, din, tarih ve edebiyat üzerine sohbet ettik.  

DİLEK KARAGÖZ

Hiç bugüne kadar dinler tarihinin aslında bir tek hikayeye dayanmış olabileceği aklınıza geldi mi? Ya da uygarlık ve dinler tarihi üzerine, efsane kabul edilen hikayeleri yaratan bir gerçekliğin olabileceği? Yoksa siz de günlük koşuşturmalar içinde bu sorulara vakit ayıramayanlardan mısınız? Belki de bize öğretilen ‘gerçek’in dışına çıkmaktan korkuyoruz. İnandıklarımızdan ve bugüne kadar doğru bildiklerimizin sarsılmasından çekindiğimiz için, daha yüksek bir bilince ulaşma ihtimalimizi, tüm bu sorulara ‘akıl ve mantık dışı’ diyerek sırt çeviriyoruz.

Olabilir mi?

Olabilir…

Madalyonun bir de diğer yüzü var. Soru sormaya alışkın olmayan bünyemizin, her ulvi ve mistik efsaneye inanması… Yaşadığımız düzenin bilinmeyenlerine dair tüm soruların cevaplarını efsanevi ve mistik anlatılarda ‘bularak’, dünya tarihine dair düğümleri bir çırpıda çözdüğümüze kendi kendimizi ikna edip, kendi değerimize ‘değer’ katmanın tatminini yaşıyoruz. Sonuç,  şirazesi kaymış bir bilinç…

Olabilir mi?

Olabilir…

Ya da sadece okuyup, araştırarak, soru sorarak, nereden gelip nereye gittiğimize dair, mistik ya da bilimsel hiçbir bilgiye sırt çevirmeden,  daha çok öğrenmeyi isteyerek, hayatı daha anlamlı yaşamayı istiyoruzdur… O yüzden de görünenin ve bize öğretilenin üzerine çıkmak için, cevabı bulduğumuzu hissettiğimizde bile hiç vazgeçmeden ve duraksamadan soruyoruzdur böyle soruları…

Olabilir mi?

Keşke herkes böyle olsa…

Elohim’in Çocukları, iki yıl önce basılmış Türkiye’de gerektiği kadar olmasa da, yurt dışında değeri takdir edilmiş okuyucuyu gerçek ile hayal arasındaki ince köprüde yürütmeyi başaran bir roman…

Mu Kıtası efsanesini konu alan, ezoterizmin sonu olmayan dehlizlerinden ağzınıza bir parmak bal çalan, aklınıza bir çentik atan, nereden gelip nereye gittiğini kendine dert edinmiş, merak etmiş okuyucunun bir solukta okuyacağı bir kitap… Üstelik Atatürk’ün konuya duyduğu ilginin kitapta işlenmiş olması, gerçek ile efsanenin arasındaki çizgide yürürken,  tökezlemenize yol açmıyor değil…

Bu çarpıcı romanı yazana gelince, şimdilerde Sunay Akın’ın Ataşehir’de yeni açmış olduğu Oyuncak Müzesi’nin kaptanı… Çocuklara oyuncaklarla hayal kurmayı öğretmenin keyfini yaşıyor… Bir yandan da yeni romanı için araştırmalarına ve okumalarına devam ediyor… ‘Yazar her konuda yazabilmelidir. Tek bir konuya odaklı yazmak istemiyorum’ dese de, sırada Abdülhamit dönemini anlatan nefis bir İstanbul kitabının olduğunu öğreniyoruz.

Yazar Orhan Bahtiyar ile ezoterizm, din, tarih ve elbette edebiyat üzerine uzun uzun sohbet ettik.

‘Aslında romancılar ciddi anlamda çok büyük kahinlerdir’ diyen Bahtiyar, yazarların aynı zamanda dünyanın nereye gittiğini hayal güçlerini kullanarak anlattığını söylüyor ve ekliyor; ‘Çünkü her şey hayallerden doğar.’

DSC_0097

Türk edebiyatında ezoterizm, din, tarih gibi fantastik ve mistik konuları ele alan çok eser yok. Sizin bu alana ilginiz nasıl başladı ve bu kitabın hikayesi nedir?

Aslına bakarsanız bu konular üzerinde yazma fikri yok sadece yazma fikri var.  2007 yılından beri içindeydim bu işin ama 2007 ile 2010 yılları arasında sadece profesyonel hayatın el verdiği ölçüde yazabildim. 3 yılda sadece 42 sayfa yazdım. 2010 yılında hayatımı değiştirmeye karar verdiğimde yazmaya da karar verdim. İlk kitabım da, ‘İdeon Tanrıların Yolu’ydu. İlk 40 sayfayı yazdığımda Sunay Akın’a götürdüm ve nasıl olduğunu sordum. ‘Senden bir şey olmaz’ deseydi, vazgeçecektim. O da ‘Sakın ha, bu romanı bitiriyorsun ve ben çıkartacağım’ dedi.  O desteği alınca doğru Kaz Dağları’na gittim, yerleştim ve yaklaşık 4 ayım orada geçti. İlk romanım da aslında tarihi ögeler içeren fantastik bir kurgudur. Tarihi bir kurguydu ama herkes gerçek olup olmadığını soruyordu. O romanda da felsefe, dinler tarihi ve ezoterizm iç içedir… Bu kitabı ise İdeon ile ilgili araştırma yaparken kurgulamaya başladım.  Alparslan Salt’ın kitabı tavsiye edildi ve o kitabı okurken, ‘Adem ile Havva’, ‘Mu Kıtası’, ‘Cennet-cehennem’ ‘Mars-Kızıl Gezegen’ gibi konularda yoğunlaşmaya başlayınca, kafamda şimşekler çakmaya başladı. Dolayısıyla zincirler birbirine eklendi. İdeon’u bitirdikten 3 ay sonra Elohim’in Çocukları’nı yazmaya başlamıştım. Ve okudukça iş, Mu kıtasından çıktı, dinler tarihi, yaradılış efsanesi, Peygamber Hanok ve Tevrat’taki meleklere kadar uzandı. Aslında yaptığım bir kurgu içinde birkaç efsaneyi bir araya getirmekti.

Tüm bu konularda yazmak kolay olmasa gerek. Nasıl hazırlandınız ‘Elohim’in Çocukları’na?

Yazmadan önce de yazarken de okumaya devam ettim. Sinan Meydan’ın kitapları ve Peygamber Hanok’un kitabı çok önemlidir benim için. Tabi bir yandan da okuduklarınızı, roman içerisinde nereye oturtacağınızı düşünüyorsunuz. Zaten o örgüyü de beyin kendi kendine bir şekilde yapıyor. James Churcward’ın Mu Kıtası üzerine kitapları çok önemli.  Atatürk, kendisini Türkiye’ye davet ediyor ama çok yaşlı olduğu için gelemiyor. Atatürk onun tüm kitaplarını okuduktan sonra Tahsin Mayatepe’yi de Meksika’ya gönderiyor. Ve çok ilginç bulgular ortaya çıkıyor; mesela Meksika yerlilerinin kıyafetlerinin, Mevleviler’e çok benzediği görülüyor. Keza kelime kökenleri birbirine çok benziyor; Mayatepek kelimesinin anlamı; ‘Maya tepesi’ Bir teoriye göre de, Uygurlar, Mu Kıtası’nın bilinen Dünya’daki ilk kolonisi… Uygurlar’ın İskoçya’ya kadar gittiği ifade edilir ki, orada yaşayan bir arkadaşım, o bölgedeki yazıtlarda Türkçe kelimelerin olduğundan bahsetti.

Gerek devletlerin ve uygarlıkların oluşumu, gerek bireylerin yaşam biçimi ve dini inanışlarının olsun, derinliği son derece güçlü olan bu konulardan etkilendiği ifade edilir ama gerçek ile efsane olanın ayrım noktası nedir? Gerçi bir romanın çekiciliğini artırmak için bu konular son derece işe yarıyor galiba?

Doğru… Çok açık ve net olarak, benim bu romanda yazdığımdan çok daha fazla yazamadığım şeyler var. Korkudan dolayı yazamadığım şeyler…

Nedir onlar?

Normalde benim babam çok kitap okumaz ama bu kitabı yazdıktan sonra aldı ve okudu. Kitabı kapattı ve aynen şöyle dedi: ‘Oğlum kendini vurduracak mısın?’ Benim de cevabım hazırdı; ‘Kitap okuyan adam beni vurmaz, beni vuracak adam da kitap okumaz’ Ben şuna inanıyorum; Dünya üzerinde bugüne kadar gelmiş geçmiş, bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm dinler için geçerli olan tek bir hikaye var.

Dinler üzeri tek bir hikaye?

Evet…  Mesela İslamiyet’ten bin 600 yıl önceye dayanan bir Japon halk hikayesinde düşmanlarından kaçarken mağaraya sığınan bir kahramanın, mağaranın ağzını örümceklerin ağları ile kapatması sonucu kurtulması anlatılıyor. Çok tanıdık değil mi? Yine, Kabe’yi biliyorsunuz… Eskiden Kabe iki katlıydı ve alt katında günlük Tanrılar bulunurdu. Üst katta ise üç ana Tanrı vardı. İki dişi, bir eril Tanrı… Erkek olan Tanrı’nın adı; Allah… Peygamber geldiğinde önce onu kırıyor. Burada şekilcilik var. Allah, Tanrı’nın Arapça karşılığıdır. İnsanlar sanıyorlar ki, Allah kelimesi İslamiyet ile geldi. Halbuki daha öncede kullanılıyordu.

Tüm bu konuları anlatmak için edebiyat nasıl bir araç oldu?

Çok güzel bir araç. Çünkü bizim insanımız belge okumuyor. Bizim insanımız genelde okumaz ama okuyanlar da belge değil, roman okur. Yine çizgi roman da okumayı artıracak bir yol… Bu kitabın çizgi romanının çok güzel olacağını düşünüyorum. Şunu da söylemek gerekir; kitap şu anda Los Angeles Kitap Kurulu tarafından 500 eser arasında ilk 10’a seçilmiş durumda. İngilizce’ye çevirisi yapıldı ve elemeleri geçtiği takdirde de yayımlanacak. Ayrıca İsveç Kraliyet Kütüphanesi’ne de girdi.

Tarihi fantastik kurgular genellikle, popüler isim olan Dan Brown’u hatırlatır… Daha önemlisi ise İhsan Oktay Anar bizim edebiyatımızın ustalarından biri… Bu isimleri örnek aldığınızı ya da bu isimlerle karşılaştırıldığınızı söyleyebilir miyiz?

İhsan Oktay Anar büyük bir usta… Ve öyle bir iddiam yok. Dan Brown’u okumadım diyebilirim. Kitap ilk çıktığında ‘Sen Türkiye’nin Dan Brown’u olacaksın’ deniyordu.  Ama öyle bir amacım yok. Çünkü tek bir tarza takılı kalmayı değil, aklıma gelen her şeyi yazmak istiyorum. Aslına bakarsanız üç kitabımın üçü de birbirinden farklı… Son kitap, Vecihi Hürkuş’un gökyüzüne duyduğu aşkı anlatıyor.

Peki ezoterizm konusu burada kapandı mı?

Hayır. Çünkü Nostradamus ile ilgili bir şey var aklımda. İstanbul’a gelen bir Viking’in hikayesini yazmak istiyorum.

Şu an ne üzerinde çalışıyorsunuz?

Abdülhamit dönemini anlatan bir roman…  Amacım Abdülhamit dönemini ve o günkü İstanbul’u anlatmak… O dönem çok biliniyor ama bilinmeyen de çok şey var. Mesela Haldun Hürel’in kitaplarını ben herkese tavsiye ederim.

Türk edebiyatında din ve tarihi konular sizce nasıl ele alınıyor? Nasıl eleştiriyorsunuz?

Şöyle söyleyeyim; bu kitabın üzerinde Orhan Bahtiyar yerine yabancı bir isim yazsaydı, şimdiye kadar kırkıncı baskısını yapmıştı. Bizim insanımız Türk yazarlara inanmıyor. Daha da önemlisi, Türk yazarların fantastik ya da bilim kurgu kitapları yazabileceğine inanmıyor. Asıl sıkıntı burada. Hatta yazılan kitaplarla dalga geçiyorlar, ki başarılı örnekleri de var aslında. Bu konuda en saygı gören isim, İhsan Oktay Anar…

Önyargı var…

Kesinlikle…  Bu kitap yurtdışına gider ve yurt dışından yeniden buraya gelirse ancak o zaman değer görür. Tarih konusuna gelince, konjonktürden de kaynaklanan bir durum var; bir Osmanlı furyasıdır gidiyor. Ancak Osmanlı yazan adamların içinde Osmanlı’nın modası geçince hiçbir şey yazamayacak insan var. Bunlar arasında kitapları şu an yüz binlerce satanlar da bulunuyor. O yüzden bir yazar her konuda yazabilmeli. Kendimi en çok aşk romanlarında zayıf görürdüm. Son yazdığım roman her ne kadar çaktırmasa da bir aşk romanı… Aşk sadece iki kişinin birbirine hissettiği değildir.

Peki din ve tarih, Türk edebiyatında kullanıldığı şekliyle, insanlar üzerinde nasıl bir etki bırakıyor?

Korkutuyor. Korktukları şey ise fikirlerinin değişmesi… Eskiden birçok şeyi kafamda kırmadan önce ben de korkardım. Değişmekten farklı düşünmekten korkuyoruz. Tabular öyle bir yerleşmiş ki… Az önce babamdan alıntı yaptığım söz; ‘Vurduracak mısın kendini?’ Niye vurdurayım ki kendimi? Niye gelip beni vursunlar? Tabi bir Salman Rüşdi olayı çok farklı…

O biraz ‘Don Kişot’luktu…

Dini bir tezgah olarak görecek olursak, Salman Rüşdi tezgahın önünü kapattı. Kuran’ın değiştiğini söyledi. Keza Turan Dursun da aynı şekilde… Hakikaten ezber bozan kitapları var…  Bana ilham kaynağı oldular. Yobazlıktan ateistliğe giden bir salıncağa benzetiyorum Onun durumunu.

Bu biraz, düşünsel değil de histerik bir durum sanki?

Evet. Büyük bir kini var. Ancak çok mantıklı saptamaları da var.

Mantığını hislerini haklı çıkarmak için kullanmadıysa tabii…

Aslında öyle değil ama ‘Din Bu 2’de bu dediğiniz biraz gözüme çarptı.

Edebiyatta din ve tarih demişken, edebiyat ve algı yönetimi konusundaki fikrinizi de sormadan geçmeyelim… Günümüzde  edebiyat toplumu nasıl dönüştürüyor sizce?

Bence algı yönetimi edebiyattan ziyade sinemada kullanılıyor. Bizim halkımız okumaya değil, izlemeye meraklı olduğu için, bizim üzerimizde sinema çok daha etkili… Kitapta çok popüler yazarlar üzerinden dönüyor. Belli başlı yazarlar var. Zaten bu isimleri iyi okurların hepsi biliyor. Özensiz yazılan kitaplar ve o kitapların içindeki mesajlar üzerinden dönüyor bu konu. Herkes böyle değil tabii ki… Algı yönetimi konusuna sadece siyaseti katmayalım, mesela gizli reklamlar var ve bu konuya çok sinirleniyorum.

Kasteddiğim sadece siyasi yönelimler değil aynı zamanda insanların yaşam şekli ve alışkanlıklarını dönüştürmekti…

Doğru. Yurt dışında bu durum daha yaygın ve etkili… Yazarın ciddi gelir sağladığı bir durum.

Elohim’in Çocukları gibi dini, tarihi ve ezoterik ögelerin bulunduğu kitaplarda, ters tepme de söz konusu… ‘Bu kitap kim bilir kim tarafından yazdırıldı?’ eleştirilerini sık duyarız mesela…

Bana da geldi bu tür tepkiler… Ama işin enteresan ve daha eğlenceli tarafı, beni bir okuma grubuna davet ettiler. Gruptakilerden biri ‘’Biraz çocuk kitabı olmuş gibi’ dedi.  Ben de ‘Çocuğunuza böyle bir kitap okutuyorsanız, sizi tebrik etmem gerekir’ dedim. Bir diğeri geldi, kulağıma eğildi ve ‘Siz seçilmiş kişisiniz. Size bu kitap yazdırılmış’ dedi. İnsanlar neye inanmak istiyorlarsa, ona inanıyorlar. Belki kitabı çok beğendiği için iyi niyetle söylüyor ama kafa biraz daha farklı yerde… Aslında bu da algı yönetimi… Ben farkında olmadan bunu yapmışım…

Ama az önce de dediğim gibi öte yandan da bu konuda edindiğim tüm bilgileri de yazamadım. Çünkü bu işin bir dozu var. Bu kez de insanların inançları konusunda kırıcı olurdum.

Kitabınızın insanlar üzerinde nasıl bir etki bıraktığını gözlemlediniz?

Daha çok bu konu üzerine kaynakları okuma isteği oluşuyor. Benimle görüşmek isteyen insanlar oluyor.  Ama öncelikle şunu söylemeliyim; ezoterizm çok derin bir konu ve ben çok büyük bilgi sahibi değilim.  Sadece bulduğum kaynakları bir kurgu haline getirerek anlattım. Yoksa ezoterizm derin bir felsefe ve ben bir otorite değilim.

Kitapta ele aldığınızdan farklı olarak ezoterizm konusundaki kişisel fikriniz nedir? Sizce bugünkü hayatımızı etkiliyor mu? 

Ezoterizm dipsiz bir kuyu… Hem de tam anlamıyla… O kuyuya iple inmeniz ve kuyunun neresinde duracağınızı çok iyi bilmeniz lazım…

Siz nerede duruyorsunuz?

Ben çok başındayım… İnmek istiyorum ama yazmak istediğim de çok farklı konular da var. O yüzden sınırlı kalıyor haliyle…

Sizin kitabınızda da Atatürk ile ilgili etkileyici anlatımlar var ve Atatürk’ün, Mu Kıtası’na olan ilgisini biliyoruz…

Atatürk tamamen Güneş-Dil Teorisi üzerinden hareket ediyor. Uygurlar’dan ve Mu Kıtası’ndan yola çıkıyor.  Zaten ortaya çıkan birçok tarihi eser de bu konuda fikir veriyor. Atatürk şunu da yapmış; Fransa’da 16 profesör ile Hitit dergisi çıkarmış. Hititler üzerinden tüm Anadolu tarihini ve medeniyetlerini anlatmış.  Ve 9 yıl boyunca çıkmış bu dergi. Çünkü bu ülkenin parçalanmaya çalışacağını biliyordu.

Elohim’in Çocukları, gerçek ile efsanevi olan arasında gidip gelen ve okuyucuya her an, ‘Bunlar gerçek olabilir mi?’ diye sorduran bir kitap. Son olarak siz ne söylemek istersiniz?

Aslında romancılar ciddi anlamda çok büyük kahinlerdir. Örneğin, bu kitapta bir uçaktan bahsediyorum. Atlantik’in üstünde giderken yanlarından bir uçak geçiyor ve uçağın üzerinde, ‘Malaysia Airlines’ yazıyor. Tam o bölgede Malezya Havayolları’nın uçağı düştü biliyorsunuz. Bu bir tesadüf ama yazarlar aynı zamanda dünyanın nereye gittiğini hayal güçlerini kullanarak anlatırlar. Çünkü her şey hayallerden doğar.

Gerçek ile hayallerin sınırında yürüyorsunuz…

Aynen öyle… Kehanetlerde bulunuyorsunuz. Tutup tutmayacağı ayrı mesela ama hayaller gerçekleri şekillendirir.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*