Hayal-et / Tuba Kır

       Baştan aşağı siyahlar giyinmiş genç bir adam, iş yerinden çaldığı vakti parkta harcıyordu. Yakmayan sabah güneşinin altında top koşturan erkek çocuklarını izledi biraz. Yakın zamanda ayrıldığı sevdiğinin resimlerine bakıp ezberlediği mesajlarını bir kez daha okudu.

Bağırdığın için telefonlarını artık açmayacağım. Sakinleş öyle ara…”

“Osman beni korkutuyorsun, bu kadar sinirli bir insanla yapamayacağım ben, üzgünüm…”

          Dolan kara gözlerini büyük ayalarının ardına gizlemişti adam. Yaşlı bir kadının ağır aksak bulunduğu tarafa doğru yürüdüğünü fark edince gözyaşlarını silip genzini temizleyerek toparlandı. Kar beyazı cılız saçlarını ensesinin hemen yukarısında toplayan kadın, nefti yeşili döpiyes takımının eteklerini bacaklarının kenarına sıkıştırıp adamın yanına gülümseyerek oturdu ve kırışık boynuna doladığı açık sarı renkli ipek fularını düzeltti. Ufak saplı çantasını kucağına özenle yerleştirip dudaklarını büze büze konuşmaya başladı.

“Günaydın evladım.”

Huzursuzlanan adam nezaketsizlik edememişti.

“Günaydın.”

Kadının titreyen, melodik sesi duyuldu tekrar.

“Burası eskiden boş bir arsaydı. İyi oldu şimdi. Hiç olmazsa nefes alacak bir yerimiz var artık.”

Adam derin bir soluk verip elleriyle dizlerinden destek alarak tam kalkıyordu ki yaşlı kadın soruverdi.

“Kimi özledin Osman?”

Osman’ın kalın dudakları gerildi.

“Eksik bir yanın var senin, belli…”

        Osman ayağa kalktığında yavaş yavaş gençleşmeye başlayan kadını gördü ve yerinden kıpırdayamadı. Etrafta kimsenin kalmaması iyice sersemletmişti adamı. Kadının düşen omuzları, kamburlaşmış sırtı ağır ağır dikleşiyor, yüzünün, boynunun ve tüm bedeninin derin kırışıklıkları tek tek açılıyordu. Göz rengi alacadan yeşile döndü. Belirginleşti. Bu sefer genç sesiyle konuşmuştu kadın.

“Kocaman insanın narin yüreği…”

Merakına teslim olmuştu Osman, gidemedi.

“Kimsin sen? Adımı nereden biliyorsun?”

Kadının cildi gerilmişti, fakat hâlâ yorgun ve derin bakan gözleri, Osman’a sevdiğini anımsattı.

“Adım Hülya.”

          Kadının keskin bakışları, Osman’ın siyah takım elbisesini, ütülü gömleğini, kösele ayakkabılarını delip içinde gezindi. Kalbinin sıkışıklığını, beyninin bulanıklığını, çaresizliğini ve hasretini daha net anlayabiliyordu artık. Adam gençleşen kadının yanına tekrar iliştiğinde gün sabahtan geceye döndü. Şimdi zifiri idi her yer. Osman, korkusunu öfkesiyle örtmeye çalışsa da sağ yanağının seğirtmesini engelleyemiyordu. Gür sesini yine kontrol edemedi, bağırınca boynundaki damarlar yol yol kabarıp morardı.

“Ne diyorsun sen, hiçbir şey anlamıyorum. Kimsin, nesin?”

“Ah Osman!” diyen Hülya tekrar yaşlanmaya başlamıştı. Bu sefer vücudu hızla kuruyup büzüştü. Uzuvları küçüldü. Titrek sesi geri geldi.

“Kalp dediğin arada sıkışır evlat, tabiatıdır. Sen istersen açılır.

Ses dediğin alçaktan çıkmalıdır, ürkütmemelidir. Sen istersen kısılır.”

           Hülya topuklarıyla parkın süngerimsi, yumuşak zeminini hırsla döven öfkeli adamın yumruk yaptığı esmer iri ellerini, kırışık saydam ellerinin arasına aldı. Önce kenetlenmiş parmaklarını araladı sonra sedefli pembeye boyadığı ince dudaklarını uzatarak soğuk nefesiyle üfledi.

“Yakan kanın soğudu. Gönlünü sen yumuşat.”

Osman, titreyen bedenine uzun kollarını dolayıp yatıştırmaya uğraşırken, kadın yerinden kalkmış, çantasını sallaya sallaya ilerliyordu. Ardından bağırmamaya gayret ederek seslendi.

“Hayalet misin nesin sen, kimsin?”

Hülya, küçük ayaklarıyla bedenini tarta tarta, ufak, temkinli adımlar atarak geri döndü.

“Önce hayal et. Korkma. Sonra da gayret et.”

        Genç adam tepedeki güneşe yan dönüp gözlerini araladı. Alnında biriken terleri saç diplerinin arkasına gizledi. Tutulan boynunu iki yanına esnetip kuvvetlice ovalayarak gevşetti. Oyun oynayan terli çocukların yerini gölgede miskin miskin oturan insanlar almıştı. Gerinirken tatlı tatlı esnedi. Rüzgar, ayaklarının hemen önüne açık sarı renkli fuları getirdiğinde ne yapacağını bilemeden çevresinde kadını aramıştı bir süre. Fuları alıp elinde evirip çevirdi biraz, ipeğin yumuşacık kaygan dokusuna yerleşmiş lavanta kokusunu derin derin solurken içi ürperip hafifçe titremişti. Üzerinde çokta fazla kafa yormadan cebine koydu ve Hülya’nın gülümsemesini taklit ederek önce hayal et, sonra gayret et diye kendi kendine tekrarladı. Sevdiğine doğru bir umut, yola çıktı.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*