Hatice Günday Şahman: “Ben mümkün olduğunca dili ve kalemi tutsak eden ‘bukağılar’dan kaçınmaya çalıştım.”

 

Söyleşi: Mahmut Yıldırım, Nihal Dilan Cantürk

Nisan sayımız için Kırmızı Etek kitabının yazarı Hatice Günday Şahman ile söyleştik. Kendisiyle ilk öykü kitabı Kırmızı Etek’ten, yazarlık serüveninden, hayattan, kadın olmaktan, umut etmekten konuştuk. Keyifli okumalar…


İlk kitabınız Kırmızı Etek bir senedir raflarda; kendinizden ve edebiyatın peşinden yollara döküldüğünüz sizi buralara kadar sürükleyen serüveninizden bahseder misiniz?

Okumak ilkokul yıllarımdan beri hep tutku oldu benim için. Edebiyatla bu kadar süre iç içe olunca belli bir aşamadan sonra yazma arzusu kendiliğinden oluştu. Ama ben yazmayı hep geniş zamanlara erteledim. Ya da damlanın tamamlanması diyelim buna. Ne zaman ki geniş zamanlara kavuştum, sistemli bir şekilde yazmaya ağırlık verdim. Öncelikle teknik olarak kendimi geliştirmek için atölye çalışmalarına katıldım. Bu atölye süreci benim için çok faydalı oldu. Yıllar içinde zihnimde, yüreğimde biriktirdiklerim, tanık olduğum anlar, Mehmet Fırat Pürselim’in söylemiyle “Bize emanet edilmiş yaşamlar” süzülerek geldiler, bir gün yazarım diye aldığım küçük notlar bir potada eriyerek, dağılıp, çözülerek, birleşerek öykülere dönüştüler. Öykülerin dergilerde ve seçkilerde yayınlanmasıyla -Son Gemi Dergisi ve Antolojisi de buna dâhil- kitaplaştırma süreci başladı. Öykülerin kitaba dönüşmesi ise ne yazık ki beklediğimden daha zor oldu. Aslında bu süreç -ilk kitabın yayınlanmasını kastediyorum- geçmişten bu yana, bugün çok ünlü yazarlar için dahi genellikle böyle olmuş. Geldiğim noktada Ayizi gibi bir yayınevinin etiketiyle raflarda yer almak benim için gurur ve mutluluk verici bir sonuç.

2018-03-29-PHOTO-00005169Öykülerinizin her biri birbirinden sürükleyici. Bir solukta derler ya hani sahiden oturduğumuz koltuktan kitabı bitirdiğimizde kalkmıştık. Hele ki şaşırtıcı sonları okuduktan bir iki saniye sonrasında ancak kendine getiriyor insanı. Okuyucu üzerinde etkisinin daha kuvvetli olması mıydı sizi böyle sonlara yönelten yoksa sadece hayatın tezahürü mü dersiniz?

Öncelikle teşekkür ederim, siz gençleri koltuğa bağlamak kolay değildir. Yorumunuz Cortazar’ın çok bilinen “Roman puanla kazanır, ama öykünün tek şansı nakavt etmektir.” sözünü anımsattı. Sizin yorumlarınıza benzer yorumlar diğer okurlardan da geldi. Çarpıcı sonların okuyucu üzerindeki etkisi katılıyorum, güçlüdür. Fakat ben bu konuya çok odaklanmıyorum, mutlaka çok sürpriz bir son yazayım diye. Öykü bir bütündür. Sadece çarpıcı sonlar ya da etkileyici girişler yeterli olmuyor sıkı bir öykü için. Kendiliğinden gelişen bir durum. Öykülerimdeki karakter tabiri caizse kendi sonlarını kendileri yazdırıyorlar. Özellikle Ahtapot öyküsündeki karakter, resmen dayattı “Benim öyküm böyle bitmesin” diyerek. Ve bu bir anlamda anlatılan yaşamların tezahürü oluyor; karakter madem benim yaşamımdan bir kesit yansıtmayı tercih ettin, bana uyan sonu yazmak zorundasın şeklinde bir yönlendirmeye tabi tutuyorlar sanki.

WhatsApp Image 2018-03-31 at 20.16.36Arka planda kalmış kadınların hayatlarından, hayal kırıklıklarından, fedakârlıklarından kesitler okuyup aile yaşamlarına, iç dünyalarına yolculuğa çıktık. Güçlü, umursamaz, tacize meyilli bir izlenim yaratan karşı cinslerine bir o kadar öfkelendik. Öykülerinizin kadın bir yazarın kaleminden çıkmış olmasının şekillenmelerinde etkisi olduğunu düşünüyor musunuz? Size feminist yazar kimliği yakıştırılabilir mi? Kitabımı okuyan bir erkek yazılanlardan rahatsız olur şeklinde bir endişeniz oldu mu?

Yazarken hepimizin bir meselesi var. Canımızı yakan, bizi tırmalayan, kabuk bağlayamayan yaralarımız var ve bunlardan yola çıkıyoruz. Öykülerimin bazılarının kadın sorunlarına odaklı olmasının kadın olmamla bir ilgisi var mı emin olamıyorum açıkçası. Erkek olsaydım gene bu şekilde yazar mıydım bilme şansım yok. Yazarın kadın ya da erkek diye ayrıma tabi tutulmasını bu bağlamda çok da anlamlı bulmuyorum. İnsani bir duyarlılık bu. Kadınları, kadınların sorunlarını eserlerinde konu edinen pek çok erkek yazar var. İlk aklıma gelen Vedat Türkali’nin Fatmagül’ün Suçu Ne? Murathan Mungan’ın Kadından Kentler’i. Günümüz öykücülerinden Mehmet Fırat Pürselim’in de tecavüzü işleyen öyküleri var. Dediğim gibi insani bir duyarlılık. Ancak, bir kadın olarak kadınların dünyasına daha içeriden bakma şansım olduğunu ve öyküleri yazarken kalemin mürekkebini bunlarla tazelediğimi, kürtaj masasının soğukluğunu hissetmek, hissettirmek için bir erkek yazar gibi empati kurma zorunluluğu duymadığımı da belirtmeliyim.

Kendimi “feminist yazar” olarak tanımlayamıyorum. Ama bu feminizmi yadsımak şeklinde algılanmasın. Birey olarak feminist tutumlara sahip olabilirim. Kitabım Türkiye’nin ilk ve benim bildiğim kadarıyla tek feminist yayınevinden çıkmış olsa da feminist yazar, dürüstçe söylemek gerekirse beni aşan bir kimlik. Öykülerimde böyle bir yaklaşım olup olmadığını ise feministlere sormak gerek. Kaldı ki kadın sorunlarını yazmak bir yazarı feminist yapıyorsa o zaman öykülerini, romanlarını bunlar üzerinden kurgulayan erkek yazarlara da feminist yazar denilebilir mi? Ya da her kadın yazarın kadın sorunlarını anlatma biçimleri, aynı mı, feminist bir yaklaşıma sahipler mi? Bu konuda çok farklı şeyler söylenebilir.

Kitabımı okuyan bir erkek yazdıklarımdan rahatsız olur mu diye bir endişe taşımadım hiç. Şu ana kadar da böyle bir tepki almadım. Fakat anlatımı oldukça cesur bulduklarını -alttan alta müstehcenlik iması var mıdır bilemiyorum- ifade edenler oldu. Sadece tecavüzcünün diliyle yazdığım “Son Koz” öyküsünü dinleyen bir erkek, “Yazdıklarınızı eşiniz, oğlunuz okuyor mu? Bir şey söylemiyorlar mı?” şeklinde bir soru yöneltmişti.

Sorunuz uzundu, ben de uzun uzun cevap verdim. Bir şey daha eklemek istiyorum bu konuda. Toplumda hala yazar ve anlatıcı arasındaki ayrım yeterince bilinmiyor. Yazdıklarınızda yaşanmışlık olup olmadığı irdeleniyor. Kurmacadaki kadın karakter ne kadar sizsiniz gibi. Tanık olduğum örnekler var, bu ortamda kadınlar kalemini özgürce kullanamayabiliyor, yaşamdaki otosansür kurmaca metinlere de yansıyor. Ben mümkün olduğunca dili ve kalemi tutsak eden “bukağılar”dan kaçınmaya çalıştım.

Kitabınızın girişinde Ataol Behramoğlu’nun Öğrendim ki adlı şiirinden bir kesit var: “Öğrendim ki… Ne kadar küçük dilimlersen dilimle, Her işin iki yüzü var.” Bu söz erkekleri mi sembolize ediyor?

Çok manidar oldu bu soru. Ancak kesinlikle ilgisi yok. Benim erkeklerle sorunum yok, erkeklerin de bir şekilde mağdur/kurban olduklarını düşünüyorum. Behramoğlu’nun dizeleri benim öykü evrenimi çok iyi ifade ediyor. Aynı öykü içinde ya da benzer temalı farklı öykülerde, herkesin kendi bakış açısıyla son derece haklı, bir o kadar da haksız olabileceği durumları, yaşam prizmasında farklı bakış açılarıyla kurgulamaya çalıştım.

Kapak tasarımı oldukça can alıcı. Öykülerinizden yola çıkarak, yitirilmiş duyguların geride bıraktığı kırıntıları, bile bile üzerimize gelen yılların bizlere kattığını, bastırılmış duyguların alev alev taşmasını hissediyoruz. Kapakta ise canı yanan bir kadının hayata ve erkeklere karşı aldığı tavrı bir bankta sırtı dönük oturan kadında görüyoruz. Nasıl başa çıkarız bu durumlarla?

Biraz da bu sorunlarla nasıl başa çıkarızı düşünelim diye yazıldı bu öyküler. Hepimizin üzerinde düşünmesi gerekiyor. Sırtımızı dönmek, gözlerimizi kapatmak her durumda, her koşulda mümkün olmuyor, doğru da değil. Yaşadıklarımızı ya da diğer yaşantıları fark etmemiz, anlamlandırmamız, farklı bakış açıları ışığında tekrar değerlendirmemiz ve tutum geliştirmemiz gerekiyor diye düşünüyorum.

Daha çok kitabınızın başlarında yer verdiğiniz öykülerinizde uzaklara gitmiş, belki terk etmiş, sevilmeyen kimi zaman sövülen bir erkek karakteri var. Kitabın sonlarına doğru ise erkek karakterlere de çeviriyoruz yüzümüzü. Sanki öyküler birbirini tamamlıyor gibi. Zihnimde, kadın karakterleri yaralayan, geride bırakan erkek karakterleri bu öykülerde bulduğum hissi oluştu. Her biri bir diğeri ile eşleşti. Böyle bir kurgudan bahsedebilir miyiz?

Hepsi olmasa da öyküler bir şekilde benzer durumları yansıtıyor, eşleşiyor. Öyküleri kurgularken buna özellikle dikkat ettim. Dedim ya prizmanın, üçgenin bir de bu köşesi var. Bir de bu köşeden yaşanan gerçeklikler var. Toplum hepimizi, kadın olsun, erkek olsun, çocuk olsun bir takım kalıpların içine hapsederken, hepimiz yaralanıyoruz, hepimiz yaralıyoruz bilerek ya da bilmeyerek.

Karakterleriniz bu denli az diyalogda bulunmamayı başarabilselerdi onlar için farklı bir son yazılabilir miydi? Günümüzün vebası olan iletişim yoksunluğu hakkında neler söylemek istersiniz?

Çok yerinde bir soru. Ama karakterler konuşabilseydi, birbirini duyabilseydi onlar için farklı bir son, mutlu sonlar olurdu ki buradan öykü çıkmazdı, masal olurdu. Kaldı ki bugün sonu mutlu biten masalların bile öyle olmadığı konuşuluyor. Mutlu sonlara edebi eserlerde pek rastlamıyoruz.

İletişim eksikliği ve empati yetersizliği yaşamda ve yaşamdan yansıyan öykülerde ana çatışmayı doğuruyor. Kalemim bundan besleniyor bir ölçüde. Üniversitede değerli hocam, yazar, dil bilimci, edebiyat araştırmacısı Emin Özdemir dinlemek, konuşmak, yazmak, anlatmak üzerine ders verirken toplum olarak bunları yeterince bilmediğimizi söylerdi. Teorik olarak bilmemek değil, uygulamamaktı kastettiği. Kulaklarımız kendi sözlerimizle dolu. Dinlermiş gibi yaparken kendi söyleyeceklerimizi tasarlıyoruz kafamızda. İnsanlar kendini duyurabilmek, söylediklerinin doğruluğunu kabul ettirebilmek için daha çok bağırır oldu kapalı kulaklara.

Öykülerinize yedirilmiş güncel eleştiriler, kurgularda göndermeler var. Bir yazar kendine ayrı bir dünya yaratmak yerine güncele sırtını dönmemeli ve mümkünse yazdıklarına taşımalı mıdır?

Sanırım güncel değil de “çağına tanıklık etmek” ifadesi bana daha yakın. Güncel, günün konusu, içinde bulunulan an için bir anlam ifade eden, önemi olan demek. Oysa bazı konular, olaylar, travmalar güncel sayılmasa da her zaman hissedilir. Güncele sırtını dönmek, kurmaca dünyalar yaratmak elbette ki yazarın tercihi. Burada önemli olan metnin edebi olarak nasıl kurgulandığı. Zaten ben yazarın hangi türde yazarsa yazsın, fantastik de olsa bilim-kurgu da olsa tamamen kurmacaya dayalı yazabileceğini sanmıyorum. Mutlaka yaşadığı dönemden ve toplumdan izler sızacaktır eserine. Bana gelince güncel eleştiri, gönderme ve tanıklıkları edebiyatın estetiğinden ödün vermeden öykülerime taşımaya çalışıyorum.

Farkındalık yaratmak amacıyla öykülerinizi kaleme aldığınızdan söz edebilir miyiz? Kitlelere hitap eden bir yazar olarak böyle bir misyonunuz olduğunu düşünüyor musunuz? Bir yazar mesaj verme gayesi gütmeli midir sizce?

Öykülerde mesaj verme gibi bir kaygım yok. Benim için farkındalık yaratmak önemli. Olayın farklı boyutlarına büyüteç tutabilmek. Okuru irkiltmek, ben bunu böyle düşünmemiştim dedirtebilmek, okuyanı tecavüze uğrayan bir kız ya da annesi yerine koyabilmek, ben olsam ne yapardım diye düşündürmek, annesiyle/babasıyla/çocuğuyla ilişkisi hakkında ötekileştirdiklerimiz ve önyargılarımız hakkında düşündürmek. Maskeler, perdeler, örtüler altında sakladıklarımız, karanlıklarda yaşananlar. Bütün bunlar hakkında, kendimiz ve ilişkilerimiz üzerine düşündürmek istedim. İnsan ilişkileri söz konusu olunca 2+2=4 diyemiyoruz ki mesaj vereyim. Farklı gözlerle görmek, yanınızdakinin, karşınızdakinin ayakkabısıyla yürümek yaşam yolunda. Okuyucuya sadece bu pencereyi açabilirim. Bunu ne kadar başarabildiğimi bilmiyorum tabi.

Çoğunlukla öyküler tabiri caizse kötü bitiyor. İçlerinde en pozitifi “Bir Gözümüz Ağlar Bizim” isimli öykü. Bu öykünüz çok etkiledi bizi. Çoğu okuyucunun kendinden bir parça bulacağı bu öyküde okuyucuların duygularına ve yaşadıklarına tercüman olmanız, onları biraz olsun motive edecektir. Öykülerinizde tüm yaşanmışlıklara rağmen son öykünüzün tebessümle bitmesini karşınızdaki kadınları her şeye rağmen güçlü görmeye yöneltişiniz dikkatimizi çekti. Yarın gülüşler toplamaya karar verdik biz de. Siz de uyguluyor musunuz bunu günlük hayatınızda? Yani Bir Gözümüz Ağlar Bizim’deki gibi bir kadın mıdır Hatice Günday yoksa diğer öykülerdeki gibi kırılmış bir kadın mı?

Çok mutlu ettiniz, birlikte toplayalım gülüşleri. Bu benim için özel bir öyküdür. “Gitmeli artık buralardan” dediğim/dediğimiz günlerde yazılmıştır. Ve yaşanan her şeye rağmen, sonu mutsuz biten her öyküye rağmen, bir gözümüz ağlarken diğeri umutla ışıldasın diye. Değerli Onat Kutlar’ın dediği gibi “Yeter ki Kararmasın”. Hatice Günday’a gelince, aslında bu öykü öncelikle kendime yazılmıştır. Yaşamda kırıldığımız, umutsuzluğa kapıldığımız, isyan ettiğimiz günler hep oldu, hep olacak. İşte böyle zamanlarda tekrar okunacak bu öykü. Ve Gülcan Teyze’den güç alacağım, onun çömezi olarak.

Ahtapot adlı öykünüz 5. Sarıyer Edebiyat Günleri Öykü Yarışması’nda “Kadın kişiliğinin topluma egemen ataerkil anlayış tarafından kuşatılmışlığını, bunun yarattığı ağır sarsıntıyı ve zihnin yarılmasını anlatı biçimi; dili kullanmadaki tutumluluğu, dönüştürüm yeteneği, özeni ve kurgusunun özgünlüğü” gerekçesiyle birinciliğe layık görülmüş. Öykünüzde geçen “Konuşmak çözer mi içimdeki kördüğümü? Çözülmedi içimdeki kördüğüm.” sözlerinizde kendini değersiz gören günümüz kadınları artık olaylara hep karamsar mı bakıyor?

Kadınların pek çoğu şimdilik içindeki kördüğümlerle yaşıyor, kördüğüm olduğunu bilmeden. Daha da vahimi, bugün kadın cinayetleri, tecavüz, taciz, şiddet, çocuk istismarı korkunç boyutlarda. Yine de ben kadınların her şeye rağmen bunu değiştirebilecek güçte olduklarını ve bir gün değiştireceklerine inanıyorum. Kadınlar binlerce yıldır üzerlerindeki bu kadar baskıya, ezilmişliğe rağmen hâlâ varlığını sürdürüyorsa, bu güçlerini ve umutlarını koruduklarının kanıtıdır.

Çağına tanıklık eden bir yazar olarak öykülerinizde yer yer görüyoruz ki geçmişe duyulan bir özlem var. Gün geçtikçe yaşam mücadelesinin artması neticesi eskiye duyulan bu özlemden öyküleriniz ışığında biraz bahseder misiniz?

Geçmişe özlem sanırım yaşlılık ve yalnızlık temalarından yola çıktığım “Aynalı Kafeste Bir Muhabbet Kuşu” ile “Bir Mahinur Hikâye” öykülerinde daha yoğun. Geleceğe ilişkin hayaller, umutlar, beklentiler azalınca geçmiş daha da değerleniyor ve özleniyor. Yok olan mekanlar, yanınızda olmayanlar, artık yapamadıklarınız. Yaşamın içindeyken, yanı başınızda birileri -örneğin benim annem bunları yaşıyorken- ayrımına varamıyoruz ama öyküye dönüşünce bu kesitler, o iç bakışı daha iyi hissedebiliyoruz. Yazmanın, okumanın bir de büyülü bir yanı da, karakterle bütünleşip, hiç yaşamadığınız bir dönemde Mahinur’la birlikte Pera Palas’ta bir baloya katılmak, Yeşilçam’da bir film setinde olmak keyfini yaşıyorsunuz. Ben yazarken yaşadım, umarım okuyanlar da bu özdeşliği kurabilmiştir.

“Yapılan yiğitlikler bazen korkaklıktan bazen cesaretten yapılır.” sözünüzü okuyucuya biraz daha açabilir misiniz?

Italo Calvino “Kişi kendi yapıtları üzerine hiçbir şey söylememeli. Sözü onlara bırakmakla yetinmeli.” der. Bu sorunun cevabı bu olsun.

Son olarak kitabınıza da adını veren “Kırmızı Etek” adlı öykünüzde kadınların kadınlardan şefkat beklediği, kadın-erkek dayanışmasında güven duygusunun maalesef kalmadığı bir zamandan bahsediliyor. Bu yollar, bu mesafeler nasıl aşılır?

Kırmızı Etek’te bir hayat kadını ve yanında çalışan kadın üzerinden, kadın cinselliğini farklı bir açıdan kurgulamaya çalıştım. Sevgiden, duygudan, şefkatten uzak bir cinselliktir bu kadınların yaşadığı. Toplumumuzda hâlâ tabu sayılmakla birlikte, ikiyüzlü bir ahlak anlayışı cinselliği alınıp satılabilen bir metaya dönüştürmüştür. Eşitsizlik üzerine kurulu iki kadın arasındaki ilişkide de, çaresiz öğrenilmişlikle cinsel sömürü şekil değiştirir. Sorunuza gelince bu yollar, bu mesafeler toplumsal ön yargıların kırılmasıyla, tabuların ortadan kalkmasıyla aşılır. Ama bu nasıl olur, ne zaman olur diye sorarsanız bilemiyorum. Sadece kendimden bir örnek vermek istiyorum, daha doğrusu bu öykünün yazılış hikâyesi. Genelevlerde çalışan hayat kadınlarının yaşamlarıyla, çalışma koşullarıyla ilgili bir belgesel izlediğimde, gerçeklerin filmlerde, kitaplarda olduğu gibi olmadığını öğrendiğimde çok etkilendim. Üzerinde biraz daha araştırma yapıp, düşündükten sonra böyle bir öykü çıktı. Bir okuma grubunda öykü okunup tartışıldı ve şöyle bir soru gündeme geldi. Bu kadın sizin komşunuz olsa ve siz onun hayat kadını olduğunu bilseniz tavrınız ne olurdu? Oradaki bir kadında dahi olsa ön yargılarda, tutumlarda farklılık yaşandığını görmek umut vericiydi.

Sevgili Mahmut Yıldırım ve Nihal Dilan Cantürk, Kırmızı Etek’i okuduğunuz, özenli sorularınızla, beni öyküler ve yazmak üzerine tekrar düşündürttüğünüz için teşekkür ederim.

Bu keyifli söyleşi için kendisine biz teşekkür ederiz.

 

About Mahmut Yıldırım 9 Articles
11 Mart 1996 yılında İstanbul’da doğdum. Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. Edebiyatın esrarengiz tadını aldıkça içinde kayboldum. Beni kendinde çifte kavurdu adeta. Bu sene bu tadın cümbüşünde kendimi aramak, bulmak, içimde biriken ne varsa duruşum ve kalemimle boşlukları doldurmak için bu yola gönül verdim. Günler geçiyor birer birer. Bense bu geçen zamanda elimden kalemimi, gönlümden edebiyat ve yazma sevgimi düşürmeyeceğim.

5 Yorum Hatice Günday Şahman: “Ben mümkün olduğunca dili ve kalemi tutsak eden ‘bukağılar’dan kaçınmaya çalıştım.”

  1. Dolu dolu bir söyleşi olmuş. Sevgili Hatice Günday Şahman’ın öykü dünyasında gezinmek güzeldi. Üstelik birçok ortak noktamızı yakaladım okurken. Yazar -anlatıcı ayrımının yapılamayışı, Mehmet Fırat Pürselim ‘in işlediği temalara vurgu, Emin Özdemir ‘in edebiyat dünyasının ışığından faydalanma, çalışmakarımızda alıntılar yaptığımız yazarlar,kadın konusunda hassasiyet ve daha pek çok ortak nokta. Yazın dünyamızın geleceği adına umut veren bir yazar olarak görüyorum sayın Şahman’ı.
    Birgün elini sıkabilmek ve bir masanın etrafında keyifli bir edebiyat sohbeti yapabilmek umuduyla.

  2. Benden de sevgiler Mahmut Yıldırım, söyleşiyi okuyan arkadaşlarım sorularınızı özellikle beğendiler, emeğinize sağlık

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.