Hatice Dökmen: “Bence en iyi metin, severek yazdığımız ve içimize sindirdiğimiz metindir”

Söyleşi : Ayşegül Kaya

Bu sayımızda, dergimizin yayın kurulunda da görevli olan bir yazarımızın yeni kitabını tanıtmak istedim. İki şiir, iki öykü kitabı ve bir romanıyla yayın hayatında olan Hatice Dökmen birçok dergide de paylaşımlarda bulunuyor. Çeşitli projelerden öykü dalında dereceleri olan yazarımız aynı zamanda bir yazarlık atölyesinin de eğitmenliğini yapmakta. Son kitabı olan “Salı Ertesi” yazarımızın ilk romanı. Açık konuşmak gerekirse ben çok etkilendim. Aziz’in dramını komşumun oğluymuş gibi içimde hissettim.

2

Sevgili Hatice Dökmen, seni ağırlıklı olarak öykülerle biliyoruz. Şimdi bir roman ile karşımızdasın. Öncelikle Salı Ertesi’nin yolunun açık olmasını dileyerek roman fikrinin doğup serpilme sürecini senden dinlemek isteriz.

Ben öncelikle aramızdaki şu mesafeyi kırmak istiyorum. Hani, sayın mayın falan zaten hiç sevmediğim hitaplar ama inan bu Sevgili Ayşegül veya Sevgili Hatice bile beni rahatsız ediyor. İstersen kahve sohbetlerimizde nasıl konuşuyorsak yine öyle konuşalım.

Evet. Senin de söylediğin gibi öykü yazın hayatımın önemli bir bölümünü kapsıyor. Aslında edebiyat dünyasına önce şiirle girdim ve orada ruhumu sağalttım. Şiirden sonra öyküye geçmenin benim için iyi olduğunu düşünüyordum, şimdi ise öyküden romana geçmenin de aslında tam zamanıdır gibi kendimce bir doğrum var. Roman fikri “Salı Ertesi” ile doğmadı. Benim üç yıl önceden beri kendi tabirimle demleniyor dediğim bir roman taslağım zaten vardı. Ama araya Gri Çığlık yine bir öykü kitabı olarak girince demlenen roman yeniden beklemeye kaldı. Gri Çığlık’ı yayın evine teslim ettiğim sıralarda halen eğitmenliğini yaptığım atölye çalışmaları başladı. Benim niyetim bir taraftan atölye çalışmalarını yürütürken bir taraftan da emektar romanımı temize çekmekti ama öyle olmadı. Uzun kış gecelerinde yine öykü yazmak geliyordu içimden ve her elime kalemi alışımda garip bir şekilde aynı kahramana varan öyküler yazıyordum. Uzun bir süre bunun üzerinde durmadan yazmaya devam ettim ama bir gün baktım ki artık iş çığrından çıkmıştı. Yazdıklarım bir öykü olmanın dışında bir roman yolunda ilerleyip gidiyordu. O gün anladım ki kalemim bir karakter tarafından esir alınmıştı. İşte bu noktada; Bu romanı ben yazmadım. Aziz bir virüs gibi hücrelerime girerek beynimin etini yedi ve sonunda kalemimi eline geçirip kendi kendini yazdı. Ben sadece şahit oldum. Böylesine mucizevi bir olayı yaşamaktan dolayı da mutluyum diyebilirim.

 

“Bu romanı ben yazmadım. Aziz bir virüs gibi hücrelerime girerek beynimin etini yedi ve sonunda kalemimi eline geçirip kendi kendini yazdı. Ben sadece şahit oldum.”

Salı Ertesi, bir roman olsa da, öyküden yolunu tamamen ayırmamış. Motiflerin uç uca eklendiği dantel bir örtüyü anımsattı bana. Roman kahramanımızın kaleminden dökülen öyküler ana metnin içinde yer bulmuşlar kendilerine. Bunu senin öykü türüne olan bağlılığınla açıklayabilir miyiz?

Tabii ki açıklayabiliriz. Demin de dediğim gibi ben öykü yazayım derken ortaya roman çıktı. İçindeki öykü motifleri de Aziz’in bir yazar olmasından doğan bir sonuç. Okuyucunun Aziz’in kalemini de merak edeceğini düşündüm.

Peki kısa roman olması özellikle senin tercihin midir?

Hayır. Bu benim tercihim değil. Ancak bende şöyle bir kanı var. Biz öykü yazarları galiba biraz cimri oluyoruz. Az sözle çok şey anlatmaya o kadar odaklanıyoruz ki, sanıyorum bu yüzden kısa kesmeyi tercih ediyoruz gibi geliyor bana. Üstelik senin de bildiğin gibi kısa roman geleneği çok önceden beri var. Buna birkaç örnek verecek olursam, Marguerite Duras’ın Bir Kış Günü Öğleden Sonra adlı romanı 95 sayfadır. Sâdık Hidâyet’in  Kör Baykuş’u 93 sayfa, Franz Kafka’nın Dönüşüm’ü 102 sayfadır ve daha birçok örnekleri vardır.

Aziz sırları olan, sırlarının ardına gizlenerek hayattan kaçan bir karakter ancak bir yandan da hayatını mahveden şeylere boyun eğerek onları hep hayatının içinde tutuyor. Marcel Proust’tan bir alıntıya yer verilmiş romanda ve bu alıntı belki de onu özetliyor: “İnsan en çok kaçtığı şeyden asla kurtulamıyor” Aziz’in yerinde olsan bu çelişkili ruh yapısını bana nasıl açıklardın?

24115410_1960521920883804_476727377_o

Marcel Proust’un söylediklerini onaylardım. Tabii yaşamayan bilemez derler. Üstelik bunu Aziz bile çözemedi. Naçizane bir yorum yapmam gerekirse onun yaşadıklarını ben yaşasaydım sanırım çok farklı bir psikolojim olmazdı. Burada bir detaya girmek isterim. Aziz’in sancılı yaşamı beni çok etkiledi. Yazarken çok zorlandım. Sancıları sancım oldu, karabasanları karabasanım. Bu romanı yazarak Aziz’i deşifre etmiş olmak vicdanımı rahatsız etti. Ama siz de bilirsiniz ki içimizdeki haykırışları bir şekilde haykıramazsak, büyüyüp devasa canavarlara dönüşürler. Üstelik daha ilk başta da dediğim gibi bu romanı ben yazmadım Aziz yazdı.

 

Kitabı okurken Aziz sayfaların arasından çıkarak ete ve kemiğe büründü adeta. Roman bitti ancak Aziz şu an bir yerlerde yaşamaya devam ediyor sanki. İnandırıcı ve tutarlı bir karakter yaratmanın püf noktası nedir sence?

Bu konuya atölyede de oldukça geniş yer veriyoruz. Gerek roman gerek öykü olsun, edebi bir metindeki kahramanımızı iyice tanımadan kaleme almak, kesinlikle sırıtır diye düşünüyorum. Kahramanları ayakkabı numaralarından, hangi yemeği daha çok sevdiklerine kadar tanırsak metine o kadar sahicilik katarız. Belki ayakkabı numarasını veya hangi yemeği sevdiğini hiç yazmayacağız ama kahramanı o kadar iyi tanımamız metnimizin gerçekliğine katkı sağlayacaktır.

Aslında demlenen roman taslağımdaki Meryem ile Abdo da çok sağlam karakterler ama sıralarını Aziz’e kaptırdılar. Demek ki hâlâ oturmamış bir şeyler var.

Aziz, “Kader kurbanları benim bam telim” diyerek, hayatın akışında rast geldiği, dinlediği insanların öykülerini yazıyor. O insanların öykülerine dalarak belki kendi öyküsünden uzaklaşıyor. Sen de metinlerini oluştururken gerçek insan hikâyelerinden mi esinlenirsin?

Gerçek insan hikâyeleri sözü oldukça göreceli bence. Çünkü gelmiş geçmiş tüm edebi metinlerde zaten gerçeklik payı her zaman vardır. Sonuçta yazarın birikimleri zaten yaşanmışlıklardır ama bu kendisi olmaz da komşusu olur, ne bileyim bir uzak akrabası olur ya da uzaktan uzağa duyduğu bir rivayetten bile yola çıkabilir. Hatta hatta izlediği bir filmden dahi esinlenebilir. Bu yazarın kurmaca gücüyle ilgili bir olay. Aziz’e gelince, o benim içimde benimle birlikte yaşadı. Bunun dışındaki gerçekliği benim için hiç önemli değil.

Siyasete varana dek pek çok konuya da değiniyor kitap. Gözlemlediğim kadarıyla, hepimizi ilgilendiren sosyal olaylardan izole edilmiş metinlerden uzak duruyorsun. Bunu bir sorumluluk olarak mı görüyorsun? Yani bir yazarın başlıca ödevi midir sence bu?

Kesinlikle böyle bir kural yok. Hatta edebi metinlerde mesaj olmamalı diye düşüneneler çoğunlukta. Bana gelince, örtülü de olsa; gerek toplumsal sorunlara ve gerekse  siyasete değinmek hoşuma gidiyor. Ben, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Bekir yıldız hayranıyım. Hasılı tıpkı ustalarımız gibi, nerde bir problem var benim yüreğim oraya gidiyor.

Kitap kafamızda soru işaretleri uyandırarak başlıyor. İlerleyen sayfalarda sorularımıza tahminler üretip fikir sahibi olmaya başlasak da, yine de tam bir yanıt alamıyoruz. Yani gerçek yudum yudum verilirken hikâye gizemini sonuna dek korumayı beceriyor. Dilinin yalınlığı ve zaman geçişlerinin güçlü oluşu da mutlaka değinilmesi gereken özellikleri kitabın. Tüm bunlar kitabın son sayfasına bir an önce gelebilmek için beni heveslendirdi. Sen neler söylemek istersin bu konuda?

“Yaşasın kötülük, bunu başardıysam ne mutlu bana” diye bir çığlık atmak isterim. Şaka bir tarafa, gerçekten okur olarak görüşlerin beni çok mutlu etti. Zira ben tam da bunu görmek için emek harcadım.

İlerleyen dönemlerde nasıl çalışmalarla karşımıza çıkacaksın? Biraz ipucu alalım mı?

Bundan sonraki projemin ilkinde çok doğal olarak şu dilimde pelesenk olan roman taslağımın sonuçlandırılması var. Ama yine gözü açık bir kahraman çıkıp Meryem’in sırasını kapar mı bilemem. Aslında demlenen roman taslağımdaki Meryem ile Abdo da çok sağlam karakterler ama nasıl sıralarını Aziz’e kaptırdılar anlamış değilim.

Atölye eğitmenliğini de göz önüne alarak; İyi bir edebi metin nasıl olmalı, diye son bir soru yöneltmek isterim.

Giderayak kazık bir soru oldu bu ama bence en iyi metin, severek yazdığımız ve içimize sindirdiğimiz metindir. Gerisi teferruat.

 

Bu samimi ve keyifli sohbet için teşekkür ediyor, “Salı Ertesi”nin okurunun bol olmasını diliyorum.

Yanıt: Ben de bu güzel söyleşi için teşekkür ediyorum Ayşegül.  

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*