Hastane Uğultusu / Veysel Uludağ

 

Ben on beş güne dünyayı sakladım, dünya da hastaları ve garibanları saklasın!

Hastaneye gelenler hep farklı bir koku olduğunu söyler dururlardı, bunu yeni anlıyorum. Koridorlardan ağır yalnızlık ve çaresizlik kokusunu duyabiliyordum. Sterilize edilen sadece yerler, eşyalar değildi buralar da biliyordum. Sterilize edilen düşlerin ve fiyakalı beyaz önlüklülerin arasından yalnız bir adam olarak giriyordum kliniğime.

Yetmiş altı yaşındaki bir amcanın tedavi saatleri dışında  dışarda günde dört paket uzun samsun sigara içmesine şaşırmıştım. Her gördüğümde yanına gidip ukala ama tatlı bir tavırla “Çok sigara içiyorsun bey amca.” dediğimde önce acı acı gülüp sonra “Can sıkıntısı hocam!” deyip geçiştiriyordu. Yine böyle bir laf ettikten sonra şöyle dedi. “Hocam eşimin sağ tarafı tutmuyor, o bana 58 yıl kol oldu kanat oldu. Fizik tedaviye gidip geliyoruz, yürürse ne iyi, yürümezse ben onun sağ tarafı olmaya razıyım.”  Usulca sigaralarımızı söndürdük ben içeri girerken o yeni bir sigara yaktı.

İçeri girip pediatri salonuna girdiğimde farklı simalar karşılıyordu beni. Küçük, masum suratlar ve tedirgin ebeveynler.

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” diyen Efes düşündürücüsü Herakleitos’a bir Anadolu düşeni olarak başkaldırıyorum! Değişmeyen tek şey çocukların masumiyetidir efendim, diyorum. İki bin yıl öncesine, sizlere hangi masumiyetten bahsetsem bilmiyorum. Yetiştirme yurdundan düzenli olarak gelen on iki aylık ikiz kardeşlerden mi, altı yaşında olup dünyada çok ender görülen bir hastalığı olan ve belki de  yakın zamanda ölecek çocuktan mı? Birçok gezegenden daha parlak güzelim çocuklar.

Ağır yalnızlık ve çaresizlik kokan koridordan, beni bekleyen hastama doğru ilerliyorum. “Buyurun.” diyorum ciddi devlet asabiyetimle.

Hastam otuz sekiz yaşında, sol ayağını kullanamıyor. Sağ biraz daha iyi. Birçok sistemik hastalığı da var. Gülerek giriyor klinikten. Saati hiç şaşmaz. Seansımız ağrılı ve ağlayarak geçse de tebessümünü eksik etmiyor yüzünden.

Bir gün seansımız uzadı biraz. Gözlerimin içine baktı. “Yürüyebilecek miyim bir daha hocam?” dedi. Demoralize olmasını istemediğim hastalar için ümit verici cümleler kurmaya çalışıyorum genelde, ama bu zekiydi, olacakları biliyordu. O güler yüzlü adamın birden gözleri kan çanağına döndü.

İşte o zaman daha iyi anladım her gülenin mutlu olmadığını. Benim moral dolu cümleler kurmamı beklemeden “Bıktım hocam, bıktım! İki yıldır evime ekmek götürememekten bıktım. Çocuklarım okuyor, ben para kazanamıyorum elimden bir şey gelmiyor. Kahroluyorum! Eşim hastaneye temiz bir şeyler getirmeye geldiğinde ölsen de kurtulsak diyor ve gidiyor. Ben bu kadar mı kötü bir insanım hocam?” diyor ve susuyoruz. O, acıları ve ağrıları ile baş başa kalırken ben başka bir hikâyenin umut dolu elleri olmaya gidiyorum. Ağır yalnızlık kokan koridorlarda dedemin şu duasını hatırlıyorum.

“Oğul, Allah adamı eşsiz dostsuz koymasın.” Evet dede, evet anlıyorum seni, ben büyüdükçe daha iyi anlıyorum seni.

 

Fotoğraf: https://goo.gl/f4LVfz

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.