Hakikat Arayışı Olarak Edebiyat / Josef Kılçıksız

Bu korku ve kaygı çağında vicdanın seslerini derin çukurlara gömüyoruz. Ama zamanla içimizde oluşan çukurlara korkular doluyor. Ancak bu korkuların üstüne üstüne giderek devam edebiliriz.

İnsanın bilincinin kendisine yük olmaya başladığı, rahat yaşamak ile doğru yaşamanın ayrıştığı, konforlu bireysel yazgıların inşa edildiği bir çağ bu.

Koşullarımıza uyumlu yaşadıkça, hakikatten uzaklaşmaktayız. İşte bu durumda rahatı seçmeyi “günah” olarak değerlendiriyorum. Güvenliği seçmeyi, kişisel fayda gözetmeyi telkin eden sesin bizi günaha çağırdığını anlatmak istiyorum. Aslında bu kötücül çağda mutluluk günahtır. Burada günah kavramı dinsel bağlamından koparılarak kullanılmıştır.

Dünyayı bir yanılgı olarak yücelten, yalanı kutsayan, aldatma istencini yüksek bir ideal yapan sanat yapıtı çileci ideali aşağılar, hazcı ideale daha yakın durur.

Yabancılaşma yüzünden sanatsal yapıtın anlama, yaratma, iktidarın karşısında konumlanma, hakikatten ve insanın gerçek özgürlüğünden yana olma duruşu hep sorunlu olageldi.

Yabancılaşma sayesinde edebiyat bir hayli metafizik genişleme içerisine girerek, kendilik değeri oluşturma yerine fetişleşmiştir.

Bir bilginin a priori talebine bağlamadığımız dil ve edebiyatı sadece bir söz ve metafor galaksisi olarak düşünürsek o vakit yapıtı sadece estetik değerine indirgemiş oluruz.

Sanatsal üretimler, özden koparılarak yalnızca estetik, biçem şekil, motif, renk, ikon, ahenk, ritim, ses, dil, eğretileme, imge ve çok katmanlılık gibi özellikler üzerinden değerlemeler yapılarak açıklanıyor.

Sanatsal üretimin; burjuva ideolojisini yeniden ve yeniden üreten geri, dural, indirgemeci, ahlakçı yönleri topluma dayatılıyor. Sanatsal ürün ile onun ait olduğu bilincin, dünya görüşünün ayrıştırılması, sanatçının her koşulda biricikleştirilmesi; onun kendi gerçekliğinin dışına çıkan metafiziği ve bunun sonucu oluşan yanılsamacı bilincin, illüzyonun topluma bir moda akımıymışçasına dayatılması, yabancılaşmanın ulaştığı boyutları ortaya koyması açısından çarpıcıdır.

Kutsanan sanatçı, gerçeğin bu dünyadaki bir olumsuzlaması bükülmüş hakikat olarak geri dönüyor.  

Oysa sanatçı ya da yazar, bilgi veya hakikat arayıcısı, yeni yaşam ve dünya olanakları yaratan bir protagonisttir.

Sadece gücün istencini tahrik eden Nietzscheci sanat anlayışının, aykırı devrimci-anarşist sanat olarak lanse edilmesi ne yaman çelişkidir.

Özne kendisine buyrulandan başka bir şey olmak istiyorsa sadece karşılaşmalara, tesadüflere güvenmeli, resmî olarak sürgün edilmiş olana sadâkat göstermeli, olanaksızın yolunda ayak diremeli, yoldan çıkmışlardan olmalı…

Hakikat, görüntüdür. Hakikat, gücü etkileştirmedir; en yüksek güce erişmedir hakikat.

Edebiyat özelinde sanat yapıtı dünyanın başka başka yerlerinde heyecanlar yaratmak, insanları duygudaş kılmak ve hakikate kışkırtmak gibi soylu işlevleri pekâlâ yüklenebilir.

Edebiyat olabildiğince çok insanı ortak acılar ve sevinçlerle coşturacak görüntüler ve yanılsamalar yaratırsa amacına ulaşmış olur mu? Bunu yanılsamacı bir bilinçle değil, insanları en gündelik ve en evrensel gerçeğe bağlayarak yapıyorsa bence ulaşmış olur.

Edebiyatçı böylelikle soylu ödevini yerine getirmiş olacaktır: Bu ödevlerden birincisi gerçeği ve özgürlüğü savunmak, ikincisi ise insanın insana köleliğini ret etmektir; buna pekâlâ eylemin sanatla buluşması da denebilir.

Yüreğimize değen pek çok şey gibi karmaşık ve çelişkili olan bu bireysel ve kolektif devinimi tanımlamaya ya da betimlemeye çalışan romanlar, öyküler ve şiirler okudum.

Biraz da suça batmış tozlu bir önlük gibi kokan romanların, anlatıların, yaprakları sararmış kitapların hayatımdaki muhtemel karşılığını o zaman kavramaya başladım.

 

Notlar tutmaya başladım. O günlerden beri hayallerin, henüz manaya kavuşamamış bükümlü harflerin, kirli parmak izlerinin, eğri büğrü karakalem taslaklarının sevinçle, kederle bir araya geldiği defterler biriktirdim hayatımdan.

Bir defterde karşılaştığım tek bir cümlenin, ne olduğu ilk bakışta anlaşılmayan titrek bir karakalem çalışmasının, eksik kalmış bir cümlenin sonundaki ürkütücü bir duraksamanın gelecekte derin bir iz bırakabileceğini bilirim çünkü.

Tanrıların dilinde her sözcüğün o sonsuz olgular zincirini açıklayacağını düşündüm.

Sosyolojik tahayyülüm, toplumsal görüngüleri imajların içerisinden anlamaya yönelik bir yaklaşımdan ibaretti ve o zaman bu tahayyül eylemsellik içermiyordu.

Gilles Deleuze, imajların dogmatik ve alımlayanında takıntı yaratan doğasından söz eder. Evet görünüm ve imajlar beni hakikatten uzaklaştırıp bağımlılık yaratan bir şeye dönüşüyorlardı.

Aşk, başka biriyle bir şeyler inşa etmenin sürekli deneyimidir, diye düşündüm. Aşkın özel bir endüstri alanının ilgi alanı haline geldiğini fark ettim. Hakikat süreci anlayışı olarak aşktan söz ediyorum. Peki sosyal kısıtlamalar, manipülasyonlar, ikna diktası ve algı bombardımanına rağmen aşkın büyüsünü sürekli kılmak mümkün mü?

Ortaklaşa bir hayat arzusu ile mesafe önsezisi arasında salınan aşkın portresini yapmak, bir buluşma özlemi olduğu kadar aynı zamanda bir vedayı anlatmaktır; dönüşümlü olarak sonsuza dek…

Aşkı doğuran her karşılaşmanın, her bilimsel yeniden kurmanın, her sanatsal icadın ve özgürleştirici edebi yapıtın açığa çıkardığı imkansızın imkânı -gerçek içeriği ölüme karar vermekten ibaret olan iyi yaşama etiğine karşı- bir hakikatler etiğinin tek ilkesidir.

Edebiyatta ölüm düşüncesi sıkça işlenen bir konu olarak metafizik bir genleşmeyle tarihsel maddeciliğin ve toplumculuğun sınırlarına doğru taşmıştır. Zira ölüm bireye o güne kadar bilinç altına iterek bastırdığı sınır eğilimlerini tanıma olanağını verir. Uygarlığın o güne dek baş tacı ettiği ilerleme ve iyilik dünyasını yerle bir eder; bilinmezlik ve kötülük dünyasını sunar bize.

Böylece uygarlığın bize bahşetmiş olduğu güvenli ve uyumlu dünyanın karşısına hiçliğin tedirginliğiyle dolu bir dünya çıkarır. Bu dünyada insanın dayanabileceği hiçbir kriter kalmamıştır. Modern toplumun dayattığı vasatlığa karşı bir uç durumdur ölüm. Sınırlarda yaşamaya mahkûm olanların uğrak alanıdır.

Burada kısa bir parantez açarak, hiçlik arzusuna karşı hakikatleri olumlayarak kendimizi nihilizmden koparabiliriz, saptamasını yapalım.

Ölümle birlikte gürültünün erdemi son bulur, sessizliğin hakimiyeti başlar. Ölüm uygarlıkta bir kırılmadır da…

Yazarın ‘ahlak(sızlığ)ı’ eseri değersizleştirir mi? Ben bir edebiyat eseriyle ilişkimizi ahlaki bir düzlemde kurabileceğimizden emin değilim. Zira katilin yaptığı resme bakıp hayran olduğumda cinayeti onaylamış olmuyorum.

Kendimizi mahkeme heyetine dâhil etmeyi neden bu kadar seviyoruz, yargılamaya neden o kadar teşneyiz?  Genel geçer ahlak kurallarıyla yazarı ve yaratı sürecini yargılamak da sanatsal açıdan mümkün durmuyor.

İnsana sürekli ahlaki kimi kostümler biçen insanlara önce kendi karanlıklarıyla yüzleşmelerini öneriyorum.

İnsanın kendi içinde kötülüğe kaçışına karşı durabilmesi için; yani taklide, ihanete ve felakete yönelişe direnmek için feraset, cesaret ve itidal bağışlayan edebi yapıt aynı zamanda erdemli olmaya davet eden ahlaki bir içerik taşır. Edebi yapıt bu bağlamda bir aralanma ve araya girme durumudur. (inter-vention),  

Yeni bir etik ve yeni bir ahlak havuzunda yapılandırılmış yersizyurtsuzlaşan yurttaşın edebiyat aracılığıyla yeniden bir aidiyet alanına davet edilmesi başarılı olur mu?

Kantçı ödev ahlakının felsefi sınırları içinde bu mümkün görünmüyor.

Zira Kant’ın ödev ahlakı bir “yapılmaması gerekenler” ahlakıdır; Kant bize ne yapmamız gerektiğini değil ne yapmamamız gerektiğini söyler, bu yüzden ancak bir başka ahlak teorisi üzerine bina edildiğinde anlamlıdır.

Felsefenin belki de tam da merkezinde yatan “tatminsizlik” hakikat arayışında geriye bıraktığı yarım yamalak mirastır.

Ben felsefenin hakikati üretmesine değil de çokanlamlılığı yakalamasına önem atfediyorum.  Zira hakikat arayışının yerini çokanlamlılık arayışı almalı.

Sanki epistemik asimetrinin dibine vurmuş değil miyiz? Yarasa olmanın nasıl bir şey olduğunu ya da bir arının gözlerinden gerçekliğin nasıl göründüğünü hangi fiziksel bilgi aktarabilir ki bize?

Felsefe hakikatin öngörülemezliğine rağmen, özel bir uzamda sanatı, edebiyatı, politikayı, bilimi, aşkı hiçbirisine ağırlıklı olarak eklemlenmeden birlikte mümkün kılarken olayın düşünsel ve pratik zamanı arasında da bir köprü de kurar.

Edebiyatın yazgısını felsefeye yapışmış olmaktan kurtarmak mümkün mü? Deniliyor ki, edebiyat artık bir hakikat arayışı görevinden azat edilmeli.

Edebiyat ve felsefenin zımni iş birliği olanağını, zamanın ve mekânın arasında, düşünce ile varlık arasında kurulan ve sürekli yeniden önümüze gelen, içinde delik açılmış bilgi olarak hakikatten alır. Edebiyat bu deliğin içerisinden sızan hakikatin etrafında dolaşır

Bir edebiyat yapıtının topografyası tarih olabilir. Bu durumda geçmiş kendini şimdide açarak ifade etmelidir. Bu ifade edişte geçmişle şimdinin birbirinden ayrılamaz derecede içe içe geçmişliği vardır. Tarihten dersler çıkarıp şimdiye açılan delikten sızan hakikati yakalamak ancak böyle mümkün olabilir.

Hakikatin kendisiyle birlikte bir nefes alıp verme, dünya karşısında anlamlı bir tavır, genel geçer saçılma karşısında bir süreksizlik ve delik yaratmak edebi eserin temel erekleri arasında yer almalıdır.

İnsani bir hakikat yaratmayı, iyi ve kötünün yanlış tanımı üzerinden, insanı sadece günlük gereksinimlerini (yaşama hakkı vs.) karşılamayı amaç edinmiş bir hayvanla aynı kategoriye sokmak olarak okuyan bir gerçeklik anlayışı da yanlıştır.

Özne hayatında karşılaşacağı önemli vakalar (aşk gibi, devrim gibi.) anında yaptığı seçimler ile kendini yeniden kurabilir. Çünkü insan ancak kendini yeniden kurduğu vakit “insan” olarak var olabilir.

Edebi yapıtın hakikate ulaşma arzusunun karşı karşıya olduğu dört engel olduğunu aşırı bir savla iddia edebiliriz; bunlar mal mülk hükümranlığı, ikna hükümranlığı, gerçekçi güvenlik hesapları yapma zorunluluğu ve paternalist kapitalizmdir. Peki edebiyat böylesi bir meydan okumaya muktedir mi?

Hayatta yer elde etmek (Lebensraum) ve “var olmak” (Dasein) kavramlarına farklı bir boyut kazandırarak bu iki olgu arasındaki olağan salınımı kıran öznelleşme sürecini ontolojik bir hakikat arayışı olarak değerlendiren edebiyat anlayışı bence devrimci bir yazın anlayışıdır.

Bu aynı zamanda yeni bir kolektif öznenin inşası sürecidir. Sein’ı (oluş’u) değil, Mitsein’ı; yani Frenkçedeki deyişiyle l’etre-ensemble’ ı (birlikte oluşu) meşrulaştıran bir süreçtir.

Bu anlayış belli var oluş biçimlerinin sayılmadığı bir boşluk içermez. Bu boşluk çerçevesinde yani var oldukları kabul edilen biçimlerin etrafında bir olay meydana gelir. Bu olay bir hakikat, başka bir deyişle kanaatlerin üstünde bir gerçeklik yaratır. Bu gerçeklik felsefe, bilim, edebiyat, devrim ve aşkın alanında yaratılır.

Durum ve kanaatleri aşan ve onlar tarafından kapsanamayan bu biçimler hakikati meydana getirmiş olurlar.

Bu gezegende aidiyet, sahiplik, sevgililik, arkadaşlık gibi kavramlar değişmiş; cinsiyet bir otorite aracı olmaya başlamıştır.

İyileştirmeyen, sakinleştirmeyen, hazzın ve acının akışkanlığını kesen, tazmin etmeyen ne arzuyu ne güdüyü ne de istenci tatmin etmeyen, hakikate giden yolu bulandıran, yarım yamalak bir yazın anlayışı giderek yayılıyor.

Tanrı yaratısını tamamlamış değil, yedinci gün hala sürüyor…

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.