Hakan Bıçakcı Röportajı / Sebat Çalı Krause


Hakan Bıçakcı: Bizde kurmaca kavramı pek ciddiye alınmaz. “Uydurma” olarak görülür.

Yıllardır yurt dışında yaşadığım için son dönem  Türk edebiyatını takip etmekte zorlanıyordum. İnternet çağında buna da bir çözüm olmalı diyerek  ara ara gazetelerin kitap tanıtım bölümlerini online okumaya ve en azından orda tanıtılan yazarları okumaya karar verdim. Bir süre sonra çıkardığım bir kitap listesini Berlin’de Türkçe kitap satan kitapçıma verdim. Üç ay sonra elime ulaşan yıpranmış paketten Hakan Bıçakcı’nın  Karanlık Oda’sı da çıktı. Yağmurlu ve  fırtınalı bir Kudüs gecesinde okumaya başladığım Karanlık Oda ilk satırlardan itibaren mıknatıs gibi beni kendine çekmişti. Fırtınada devirlen elektrik direğinin sebep olduğu karanlık bile mum ışığında  kitabı bitirmemi engelleyemedi. O günden beri Kinder Sürpriz Yumurta’dan çıkmış nadir bir oyuncak gibi beni her defasında şaşırtan ve çocuksu bir mutluluğa sürükleyen, tarzıyla Türk edebiyatında farkılık yaratan Bıçakcı kitaplarını ayrlarca beklesem bile aynı heyecanla okumaya devam ediyorum.

Bu röportajda ona, okuyucusu olarak merak ettiğim soruları sorma fırsatı buldum. Okurken sizlere de  küçük sürprizler sunacağını umuyorum.

Kitaplarını okurken beni etkileyen şeyleri sıralamakla başlayayım; kurgu, karakter ve anlatım tarzın. İstersen önce tarzla başlayalım. Okuduğum bazı kitap eleştirilerinde senin tarzın fantastik edebiyat ve  psikolojik gerilim olarak lanse ediliyor. Zoraki sınıflandırmak gerekmese de tarzın kendini belli edici unsurları var: sade, akıcı dilin, günlük yaşam içinde birden beliren tuhaf, esrarengiz, tekinsiz olaylar ve onların yarattığı gerilim, okuyucuyu avucu içine alıyor ve  kitabın bitimine kadar adrenalin düzeyini yüksek tutabiliyor. Yazarken kendiliğinden gelişmiş bir olgu mu, yoksa bilinçli denediğin bir tarz mı?

 hak

Aslında bir sürü ayrıntıya aynı anda dikkat ediyorum. Dilin, okurla olayların arasına girmeyecek kadar sade olmasına gayret ediyorum. Kitabın atmosferine, kitaptaki olaylar kadar kafa yoruyorum. Tansiyonun yüksek olmasına özen gösteriyorum. Yazarken kendimi kafamda dönenlere kaptırsam da sonradan geri dönüp bu ayrıntıların yerli yerinde olmasını sağlamaya çalışıyorum. Yani kendiliğinden gelişen doğaçlama değil, bilinçli bir tarz diyebiliriz.

Bir sohbetimizde “Yaşanmış hayat hikayelerinden çok, kurmaca hikayeler anlatmayı tercih ediyorum.” demiştin. Kurmacanın cazibesini bize anlatabilir misin?

Evet öyle. Yazarken kendi duygularım ve düşüncelerim değil, yazmak istediğim kurgu ön planda oluyor her zaman. Kendimden yola çıkmıyorum. Bu durumda ben ne yapardım diye değil, bu karakter ne yapar diye düşünüyorum. Bizde kurmaca kavramı pek ciddiye alınmaz. “Uydurma” olarak görülür. Gerçekler her zaman baskındır. Hakikat fantaziyi alt eder. Bense inadına kurmacayı yüceltme taraftarıyım. Hem okur olarak hem yazar olarak.

Karanlık Oda, Apartman Boşluğu, Rüya Günlüğü, Doğa Tarihi’ndeki kahramanlarının göze çarpan birkaç ortak özelliği var; gerçeklikle sorunları olan, patolojik denilebilecek derecede paranoid, şizofrenik, takıntılı, depresif… Etini dişleyen genç bir adam, başkasının hayatını rüyasında görüp onun kız arkadaşına aşık olan başka bir erkek kahraman, apartman boşluğundan sesler duyan bir müzisyen, dış görünüşünü ve beğenilme isteğini takıntı haline getirmiş depresif genç bir kadın… Kahramanlarını tanırken, ancak bir psikoloğun ya da psikiyatristin tanımlayabileceği ruhsal ayrıtıları, davranışlarına yansıyan incelikleri beni bir hayli şaşırtmıştı. Bunu nasıl başarıyorsun? Bir de bu sorunlu karakterler nasıl gelip gelip seni buluyor, merak ediyorum.

Aslında ben onları buluyorum. Yazarken kafam ve elim böyle karakterlere gidiyor her seferinde. Dünyayla paranoyak ilişkiler kuran, arızalı, tekinsiz karakterler… Ruhsal ayrıntılar hakkında özellikle aşırı okuma ve araştırma yapmıyorum aslında. Daha çok içgüdüsel olarak tarif etmeye çalışıyorum durumlarını. Bilimsel doğruluk peşine düşünce roman sentetik bir hal alabiliyor.

Son kitabın “Hikayede Büyük Boşluklar Var”  senden okuduğum ilk öykü kitabı. Kitabı okuduktan sonra sana yazdığım mesajdan alıntı: Romanlarına tezat, öyküler çok eğlenceli; ince bir ironi, yerine cuk diye oturmuş metaforlar, banal gibi görünen bir sahnede beklenmedik absürt, şaşırtan süprizler, Aziz Nesinlik kara mizah tadı da var. İçlerinde kült olmaya layık öyküler de cabası. Örnek: Üç Kişilik Bir Kişi, Otomatik Ayrılık, Kulak Burun Boğaz, Yatay Geçiş, Bugs Bunny’nin Sigara Molası…

Öykü yazmak senin doğal yeteneğin ve hiç de zorlanmadığını hissediyorum. Ne dersin? Öykü ve roman yazmanın senin için farklılığı ve süreçleri nasıl geçiyor? Bir de bu ilginç başlığı neden seçtiğini bilmek istiyorum.

Teşekkür ederim öncelikle. Eskiden  roman mı öykü mü diye sorulduğunda “Kendimi daha çok romancı olarak görüyorum.” derdim. Artık bundan emin değilim. Öykü de yakın hissettiğim bir tür oldu zaman içinde. Ot dergiye üç senedir düzenli olarak her ay bir öykü yazmanın yani tür üzerine daha çok kafa yormanın ve kalem oynatmanın da etkisi olabilir bu değişimde. Önemli olan hikaye diye düşünüyorum. Hikaye bazı filtrelerden geçerek romana veya öyküye dönüşüyor.

Hikayede Büyük Boşluklar Var’ın başlığını bir sinema eleştirisi klişesinden aldım. Filmin öyküsünde tutarsızlıklar, mantık hataları olduğunda söylenir bu cümle. Ben de öykülerde bilinçli olarak mantıksız durumlar ve tutarsızlıklar yaratmaya çalıştım. Ve bilinçli olarak boşluklar bıraktım. Okurun doldurması gereken boşluklar. İsim buradan geliyor yani.

Çok yönlü, üretken bir yazar olduğunu söylemekten çekinmiyorum çünkü hangi taşı kaldırsam altından Hakan Bıçakcı çıkıyor. Çeşitli dergilerde öyküler, çizimler, kitap eleştirileri, film eleştirileri,  yazarlık atölyesi, hemen hemen her yıl bir kitap ve tam günlük bir iş. Bunca şeyi ne ara yapıyorsun ve bunları yapmakta seni motive eden şeyler neler ?

Gerçekten bilmiyorum. Üretken bir yazar olmak gibi bir hedefim olmadı hiç. Hatta yazar olmak gibi bir hedefim bile yoktu. Aksine daha az yazmak istiyorum. Yani daha geniş aralıklarla…  Ama aklıma uykumu kaçıran, bana heyecan veren bir fikir geldiğinde kendimi klavyenin başında buluveriyorum.

Şu aralar yazmak popüler bir hobi algısı yaratıyor bende. Sosyal medyanın da bunda gözardı edilmeyecek bir etkisi var sanırım. Sen bu gözlemimi nasıl değerlendiriyorsun ?

Evet bir popülerlik algısı var. Tuhaf bir biçimde hemen herkes yazar olmak istiyor. Ancak bu popülerlik sorunlu. Çünkü okumak popüler değil.

Son olarak  klasik bir soru. Issız bir adaya düşersen yanına almayacağın üç kitap ve nedenlerini sayabilir misin?

Yanıma almayacağım üç kitap… O kadar çok var ki. Başlayıp da yarım bıraktığım kitaplar da oluyor. Kitaplarla özel bir ilişki kurmuyorum. Yani nesne olarak kitapla. İçerik beni yakalarsa o zaman bu özel bir ilişkiye dönüşüyor. Yazar adı vermeyeyim ama tür olarak kişisel gelişim kitaplarını gönül rahatlığıyla geride bırakırdım diyebilirim.

Samimi cevapların için çok teşekkürler! Geceleri uykunu kaçırtıp yazmanı devam ettirecek bol kurmacalı fikirler ve tuhaf kahramanlar seninle olsun.

Çok teşekkür ederim. Sevgiler.

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*