garip
garip
garip

Hacer Aktaş / Nokta

01 Haziran 2019 0
reklam

“Uyandım… Bunu, gözlerime hücum eden ışık huzmeleriyle anladım. Işığın büyülü dansı vardı gözlerimin önünde. Bu cümbüş, bu curcuna, bu heyecan dalgası, bu oyun… Bu oyunun içinden geçmeden yeni bir güne başlayamam ben. Ancak bu oyunla ışır içim, ancak o zaman görürüm yanımı yöremi. Ve yaklaşık sekiz yıldır her sabah dünyaya böyle dönerim. Işığın büyülü dansıyla. Işık her şeyi görünür kılandı, doğurgandı. Renkleri ve şekilleri çoğaltandı. Ama öylesine anlık değişirdi ki ışığın dansı, her hali fotoğraflanmalıydı bence.”

Uyandım…

Yatağım cam kenarında , sardunyam penceremin pervazında. Ellerimle yokluyorum saksıyı. Sardunyamın gövdesinden yapraklarına uzanıyorum. Kadifemsi yapraklarında yağmur damlaları birikmiş. Ne güzeldir sardunyalar değil mi? Hele yağmurdan sonra… Nasıl da toprak kokusuyla birleşip buram buram kokarlar.

Günün; gecenin karanlığından sabahın aydınlığına kavuşmasındaki büyü ; sardunyanın, su ve toprakla birleşmesinin yarattığı o efsunlu koku: “hayat ve ölüm, iç içe…” diye fısıldarken kulağıma, yaşam pınarlarımdan süzülen iki damla yaş, yağmur damlalarıyla birleşip saksıdaki toprağa karıştı ve kayboldu galiba.

Düşünüyorum…

Bunlar benim mi? Doğanın mı? Yoksa Tanrı’nın bize bir armağanı mı? Beni en çok düşündüren şeyse insanın sahip olmadığı bir şeyi, bir başkasına armağan edip edemeyeceğiydi. Benim fotoğraflarım öyle işte. Sahip olmadığım renkleri, şekilleri, yüzleri çekip başkalarına armağan ediyorum ben.

Armağan ettiğim kişiler, kendilerine görme yetisi bahşedilenler onları görebilir. Belki renklerini ve hissettirdiklerini de anlatabilirler bana ama onlara ışığı en iyi ben anlatabilirim. Fotoğrafın neresinde yoğunlaştığını, neresini aydınlık veya karanlık kıldığını. Tüm bunları yalnızca ben anlatabilirim çünkü ben, onları saf ışıktan yarattım.

Ve yaratmak…

Fotoğrafı yaratmak, belki biraz da doğurmak gibi. Işıktan ve renkten doğar çünkü tüm fotoğraflar. Ben renkleri göremem ışığı takip ederim sadece. Işığı takip eder yolumu hep öyle bulurum.

Kırmızı sardunyalarımın fotoğrafları mesela…

Ya da gri tüylü yeşil gözlü kedim Maya’nın fotoğrafları…

Her sabah balkona serptiğim yemlerle karınlarını doyuran ve kanat sesleriyle beni selamlayan siyah ve beyaz güvercinlerin fotoğrafları sonra…

Bana ait değil hiçbirinin rengi artık…

Her şeyin yerini ezberlediğim evde gezindim. Balkona çıktım. Yalın ayak. Soğukta. Ürperdim. Güvercinler etrafıma doluştu. Sol ayak bileğimdeki halhala minik ağzıyla vurup duran bir serçe havalandı. Güvercinleri yemledim. Ayaklarıma dolanan Maya’nın başını okşadım. Ben mutfağa doğru ilerlerken o da beni takip etti. Kasesine biraz süt koydum.

Fotoğraf makinem mutfak masasının üstendeydi. Alıp Maya’nın fotoğrafını çekmek istedim. Önce ellerimle yokladım; Maya’nın nerde durduğunu bulunca Maya’yı kadrajın sağına, ışığı da sağ omzumun üstünden gelecek şekilde ayarlayıp bastım denklanşöre. Fotoğraf karesinin sağ tarafında, süt içen bir kedi oldu. Hesapladığım açıya göre kuyruğu ve başı aydınlıkta, bedeni gölgedeydi.

Her sabah kutsal bir ritüel gibi saygıyla yaptığım bir şey bu. Evde gezinip renkleri, görüntüleri bana ait olmayan bir daha asla göremeyeceğim şeyleri fotoğraflayıp sonra da mutfakta kendime bir sabah kahvesi yapmak, kahvemi yudumlamak ve mutlaka zeki Müren dinlemek. TRT logolu ahşap radyomdan yayılan müzik, şekersiz kahveme buruk bir tat katarken dedemi hatırlatıyorum.

Keşke diyorum keşke müziği de fotoğraflamak mümkün olsaydı, dedemi olduğu gibi. Sonra dedemle birlikte radyo dinlediğimiz çocukluğuma gidiyor aklım bana hac ziyaretinden dönerken getirdiği oyuncak fotoğraf makinesini hatırlayıp gülümsüyorum. Düğmesine basınca kabe fotoğrafları dolanırdı ekranda.

Dedemle bir fotoğrafımız olacaktı. Muhtemelen solmuş, sararmış bir fotoğraf. Ama nerede bilmiyorum. Keşke daha çok fotoğrafımız olsaydı. Dedem ölmeden ve ben henüz hala görebiliyorken dünyayı. İkimiz de objektife bakıp gülümseyebiliyorken henüz.

Dedemin gözlüklerini, fotoğraflarını, yarısı kullanılmış beyaz kalıp sabununu, eski kitaplarını çıkarıyorum sandıktan el yordamıyla. Eski, ahşap ve kahverengi sandık. Naftalin ve sabun kokuyor içindeki her şey. Sayfaları eprimiş kitapları üst üste koyuyorum. Sabun ve gözlükler de kitapların yanında. Makinemi alıp çekiyorum fotoğraflarını.

Dedem, kağıda hürmetli, kitapları asla yere koymayan, radyoyu ve sabah kahvesini çok seven adam. Dedemin kocaman bir yalnızlığı vardı. Benimse kocaman bir çocukluğum. Dizinin dibinde oturup radyo dinlerdim onunla, eşlik ederdim yalnızlığını dinlemesine. Anneannem ölünce dedem dizlerini döve döve ağlamıştı. Ben de uzanıp elini tutmuştum. Bir daha hiç yalnız bırakmamıştım onu. Bıraksam yine ağlar mıydı? Bilmiyorum. Ama ben onu bırakmadım. O da bir daha hiç ağlamadı.

Şimdi onun hatırası eşlik ederken bana, benim de kocaman bir yalnızlığım var artık diyorum kendime.

Ve elimde…

Ölü bir adamın dünyaya nasıl baktığını hiç bilemeyeceğim gözlerine ait bir fotoğraf karesi var artık.

Eşyaları içine yerleştirip düşünürken bu sandığın aynı zamanda benim çeyiz sandığım da olduğunu hatırlıyorum. Belki bir gün bu inzivadan çıkar ve evlenirim. Sabah kahvesini, Zeki Müren’i ve yatağımı bir başkasıyla paylaşırım. Yüzünü asla göremesem de aşık olurum ona. Sakallarını yanağımda hissederek uyanırım her sabah. Aşık olurum ona tekrar tekrar. Teninin sıcaklığında, kokusunda bulurum bugüne kadar kaybettiğim her ne varsa.

“Neyse” dedim. Kalktım. Çıktım evden. Bastonumla sarı mantarlı yolu takip ederek Bakırköy sahiline doğru yürümeye başladım. Bu yolda yürürken kafamızda kurguladığımız şeyin aslında sahip olduğumuz gerçeklik olduğuna inancım pekişir daima. Benim için mantarlı yol sarı da olabilir mor da. Yeşil de olabilir kırmızı da. Karanlığın özgür bırakan bir yanı var çünkü. İstediğin renge boyayabiliyorsun onu. Kendi dünyanı yaratıyorsun: Azıcık ışıkla ve bolca karanlıkla.

Mesela ben…

Azıcık ışıkla ve bolca karanlıkla; gökyüzünü mora boyuyorum, ağaçları pembeye, denizi kızıla. Mantar yolu sarı bırakıyorum neden bilmem. Işığı sağ tarafıma alıp eğiliyorum. Basıyorum denklanşöre. Evet bir adet sarı mantarlı yol fotoğrafım oldu. Sizin dünyanızda masmavi bir denize, benimkindeyse siyaha yakın alev kızılı bir denize doğru giden sarı, mantarlı bir yol. Yürüyorum azıcık ışığın ve o koca karanlığın peşinden. Yolun sonunda bir nokta, noktanın sonundaysa kendimi buluyorum.

Işıktan gözyaşlarımla yeniden aydınlatıyorum koca bir evreni.

Fotoğraf: Ramazan Çelik @istanbulesiri

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR