Güven Pamukçu : İçimde Beni Arkamdan Koşturan Deliden Dergiyi –işleri- Kapatarak Kurtulduydum. Şimdi O Yazarken Buluyor Beni

Söyleşi: Mehmet ŞEN

13

 

“Güven Pamukçu kimdir?” diye başlanır ya böyle söyleşilere, ben soruyu tersten sormak istiyorum: “Güven Pamukçu kim değildir?” kimlerden kaçınır, nelerden hoşlanmaz, nerede olmak istemez?

Önce, hiçbir şey. Hayatı olmayan, hayatsız! …yani yaşamın içinde olamayan… Bakan! İlkel, sezgiden ibaret… Zaten yapılan edilenler hep sezgiden, sezgiyle… Görünen olan değilim!

İnsanlardan kaçınırım, insan hallerinden, o’nların arasında pek olmak istemem. …insan, yalandan ve gösterişten ibaret. Bunu bilirim de bazen geçici olarak hayatıma girerler, çıkarlar. Komik geliyorlar bana. Yapıcı-edicilerden söz ediyorum şimdi. Ne bu telâş. Öldüğünüz gün unutulacaksınız. Kalıcılık, diye bir şey yok! “Meşhur olma şiddetli arzusu”. Üzülerek komik buluyorum kendisi için telâşa düşen arkadaşlarımı da ama vitrini olmamı istediğini hissettiklerimden bir süre sonra dönüşsüz koparım. Tek arkadaşım -etrafımda- yok! Beni arkadaşı sananlar var. İstemez miyim, isterim oysa! …da, insanla sadece bir eylem içindeysem… ..!Sonra kuytuma çekilirim. Günlerce “biriyle” konuşmadığım olur. Olur. Zaten böyle olsun! Aslında öldürecek, ölecek kadar severim her şeyi, her şeyi; insan dâhil, çünkü doğanın içindedir; doğadan ötürü… Kendim için. !İşte doğadan ötürü de, ama zaten o yüzden de, işte bundan! … Olmak istemem!

“Kuş Bir Cümledir Uçarken…” de çoğunluğu, göçmen kuşların uğrak noktalarından biri olan Akköy’de yazılmış metinler karşılıyor bizi. Bu köyün yaşamınızdaki yerini merak ediyorum.  Akköy’e ilk gelişinizden başlayalım. Burada bir kütüphane kurma fikri nasıl oluştu, neler yaptınız ve sonrasında nelerle karşılaştınız?

Kuşlar da gitti. “Küçükkerkenez”ler. Ben geldiğimde yetmiş çift kadardı. (Saydıydık. Kuş gözlemcileriyle. –kırk dokuz çiftti artık. Kuş saymayı bilirim.- Sonra yuva sayımı yaptılar, anneler yuvaları terk etti. Yavrular yuvalardan attı kendilerini. …azaldılar. Sonra bitti kuşlar. Soyları tükendi.) Geldiğimde Leylek vardı köyde, Kırlangıçlar eskisi kadar değil. Denize bitişik “mera”mız. Üç bin dokuz yüz dönüm. Lagünlerde Pelikan yumurtaları, Balıkçıl… Hâlâ! Bizim buradaki kolu Menderes’in; kapalı, kapatılmış denize, kimler? O yüzden Bafa Gölü oksijensiz. Kokuyor! Tatlı su gerekli lagünlere, göle, doğanın içindekilerin yaşaması için. Balık ve kuş türleri azaldı. Mera yasası değişti sanırım. Değişti mi? Öyleyse, biri otel diker kuş yumurtalarının üzerine!

1

Bu yöneltiniz bir ömrü anlatmamı istiyor. On sekiz yıl oldu buraya geleli. Gelmek isteyeceğim son yerdi. Bilirdim burayı. İşyerimin (Sökeliyim) müşterisiydi bazıları. Zor insanlardı. Muğla’nın Pınarcık –Mersenet- köyünden taşıdık kitapları buraya. Orada olmadı. Bu da bir hikâye… İlk travmalarımızın oluştuğu…

Gelin alır gibi aldılar bizi Mersenet’ten. Yedi kamyonet kitap. (O zamanki muhtar A. Zafer Barlak iyi okuyan biri. Gelmemi istedi.) Kornalarla girdik köye. (Kimseler görmeden şeker serptiydim yollara…) Coşku unutulmaz! Tabi sonra kendini milliyetçi sanan kesim… Şimdi nasıl anlatayım: …kütüphane kapılarının dövüldüğünü, sokak levhalarının, kütüphane yazısının sökülüp kuyulara –kördür kuyular. Rumlardan kalma- atıldığını, köyün dışında yüzüme satır tutulduğunu, benimle yaşamayı seçen oğlumla açlık eşiğinde (…her şeyi bırakarak gelmiştim buraya) kalışımızı… !..makarnadan bıktığımızı, artık yumurtayı görmek istemediğimizi, piknik tüpünün üzerinden devrilen şeyler; yıkanmak için ısıttığımız… Şunu diyorum yani; kütüphane kurmak isteğim yer Akköy değildi. Son inatçıyım. Kaldım burada; insandan gitmeyi öğrendim.

Dolaştığım köylerde “köy tüzel kişiliği”ne ait bina bulmak imkânsız. Olanlar “üçduvar” kalmış, çatısız… Köylerin sudan başka gelirleri yok! Zaten Ege köylüleri (80’de kırbaçtan geçmiş) Doğu köyleri kadar gelirsiz! . Otuz yıllık bir düştü. (Minyatürü gerçekleşti. Geçekleşti!) …ama Rumlardan kalma, bir bölümü hayvan damı olarak kullanılan bu yapıya vuruldum! Kaldım! Sonra in’im, çilehanem oldu burası. (Borusunu öttüren üç-on kişidir. Destek veren çoğunluk her yerde susar. Öyledir!) Neler yaptım? Diğer sorularınız içinde yanıtlayabileceğim bir aralık bulursam yazarım. Çünkü bu bitmez!

12

Akköy ve Yuvaca köylerinin sokaklarına şair, yazar ve diğer sanat dallarıyla uğraşanların isimlerinin verilmesine önayak olanlardansınız. “Benim hedefim, sanat tarihimize ait insanların kendi sokaklarında, sokaktaki çocuklarla el ele yürümeleri. Köyümün çocuklarına düşler ekmelerini istiyorum.” diyorsunuz bir söyleşinizde. Adnan Özyalçıner: “Tüm sanatçılar sokaklarından sorumludur. Sennur, gelirken elektrik direklerini yanında getirecek.” diyor şaka yollu. Bu sokaklarda sanatçılarla halkın buluşmasını sağlayacak birçok etkinlik düzenlediniz. Bize biraz bu etkinliklerden bahseder misiniz?

Kapıkırı’yla (Muğla’ya bağlı. Beşparmak dağlarının üzerinde. Herakleia. Karya’dan kalma. “Selene”nin memleketi. Günde bir kez öğrenci dönüş aracı var. Ulaşım aracı yok! Yolla arası dokuz kilometre. Yürüdüm. Çok kez. Ansiklopedilerle. Kış içinde! Zaten yağmuru… …kitaplığın açılış günü soyutladı çalışmadan köy kurnazı muhtar. Kavruldum!) Muzaffer İzgü Köy Kitaplığı’yla birlikte üç köy kitaplığı kurduk Olay’la. (Çocuk, on bir yaşındaydı o zamanalar. Şimdi Çarkçıbaşı.) Onlarca köy dolaşıp halk toplantıları yaparak… Projemdi. Sanat-edebiyat etkinliklerini, sokak isimlerini kabul eden, köy ihtiyar heyeti kararı alınan yerlere kütüphane kuracaktım. Sokak isimleri… İstediğim bir şeydi. –örneği yoktu- İsimleri belirledim. Kabul edildi. Güngör Abi’nin (Gencay) önerilerini hep dinlerdim. Egelilerin hatırını… Büyük ahım kendime: Ne onur konuğum oldu ne bir sokakta adı var. Üzgünüm. Bir süre dergiyi birlikte çıkardık zaten. Bugünden baktığımda isimler konusunda pişmanlıklarım var tabii. Sağa yalpalayanlar, göz kırpanlar var içlerinde. Yaşayan sanatçıların adı olsun çoğunca, diye düşünmüştüm. Utangaç bizim yazanımız, edenimiz. Yalnız Sennur Sezer’le Talât Sait Halman hayat hikâyesinde kullandı. Oysa İçişleri Bakanlığı kabul etti. Neyse, böyle oldu! Attila İlhan’a kırılmıştım. Gelemem törene, dediydi. Sizin seçiminiz bu. Çok yerde adıma sokak, cadde, park özgülendi. Bunlar da onların seçimiydi. Mutlu oldum. Teşekkür ederim, dediydi. Fikret Otyam da buna benzer şeyler söyleyip bana bırakmıştı. Koyduk, ama ne derin kırılmıştım. Haklılarmış. Demem bu ki: …bizim sanatçımız da hak bilir değildir. Bu köy onları –bazıları istemeden- kabul etti. Ayıp bir şey bu. Bir de toplumdan beklerler hak-hukuku. Tecrübeymiş: Yaşarken, sanatçının nasıl dönüşeceği, ne hale gelebileceği belli değil. O nedenle ölümlerinden sonra ne yapılacaksa yapılıyor demek ki. Uzun mesele… Zaten her şey uzun da hayat kısa abi! Bakınız bu sorunuzda da etkinliklerden kaçtım. Travmalarım. Sonra bir iki cümleyle belki…

Akbük Şiir Gezi Çeviri, Söke Öykü Roman ve Akköy dergilerini eş zamanlı olarak çıkardınız. “Edebiyatımızda İhanet”, “Edebiyatımızda Kadın Olgusu ve Ayrımcılık”, “Edebiyatta Sürgün Olgusu” gibi, birçok derginin girmeye cesaret edemediği konuları gündemine taşımayı başardı bu dergiler. Uzun yıllar bu alanda emek vermiş biri olarak, edebiyat dergilerinin günümüzdeki durumu hakkında neler düşünüyorsunuz?

Dur, bir iki dosya konusunu da ben anımsatayım: “Yazarkadınlardan Yazarkadınlar” (…sonra ‘Barış İçin Şairkadınlar Buluşması’ temalı büyük bir etkinlik de düzenlemiştik.), “Edebiyatımızda Yazarlık ve Eylem İlişkisi”, “Edebiyatta Özgür İrade- Otosansür”… Doğru, bu dergi dosyalarını hazırlamak biraz da cahil işi. Cahil, –aptal- çekinmez çünkü! Zaten yaptığım tüm işlerde cahilliğimin cesareti var! Bak, bir de şu: Söke’nin dergisini de beş yıl üzerime attılar. Bir süre onun da adresi Akköy’dü, ama yukarıda saydıklarınıza “DidimDe Bir İngiliz Dergisi”ni de (Hep yaşadığım yerlerin isimleri. Kuşadası için de bir dergi tasarlamıştım: ‘Yaz Kış Kuşadası’, ‘beşibirlik’ olacaktı, olmadı.) eklemek gerek. (Dergiler çok dilli, dünya şiirinin yaşayan şairlerinin özgün ürünlerinin de aslıyla çevirileri…) Yani: tek batında dört dergiJ (Akköy adresli merkez dergileri.) –buraya alaylı bir gülme işareti koydum-. Ömrümü yediniiiiz! Diye, bağırmak istiyorum. Bir deli adamın işleri. Paketleme, etiketleme, postalama öfff! Bir de omurgam kırık. Hem de köyden kasabaya git-gel, git-gel… (On altı yıl, seksen yedi sayı çıktı Akköy. Dergilerimde editörlük yapan arkadaşlarıma çok teşekkür ile. …ama bunu Gökhan Arslan’dan başka söyleyen yok. Kıytırık bir dergiden, “gazdan” mansiyonlarını anarlar. İnsan kompleksten imar olmuştur. Ak-köy ya… Bilinçaltları… En iyi yazılarını bize yazanlar başka yerlere yazdıklarının içine yedirdiler onları. Kaynakta biz yokuz. Olsun. Belgeleri yaralı.)  Arkamdan kendimi koşturuyordum. Hiç yakalanamadım kendime. Dur,  dediğimde de umursamadım. Sağlıklı insan işi değil tabii bunlar. Başka bir dünyadasınız o zaman. Sadece yaptığınız işler var orada. Siz bile yoksunuz. O nedenle yaşamadım, diyorum ya. Ben kendim için hiç yaşamadım! Hayatsız bir adamım. İnsan kendi için üzülür mü? Ağlar bile. Bağıra bağıra! Köye bir eskici gelmesin! Akşama dek bende bir üzüntü, boğuntu… …sonra buldum. Ziyaretime gelenler gittikten sonra da aynı şey… …buldum. Onların kasabamla, şehir ile, eskiden olduğum yerlerle bir bağları var. Ben kaçkın bir kaçık! (Şimdiden baktığımda görünen.)

Buraya sıkıştırabilirim bakınız. Hani etkinlikler dediydiniz ya… 2000 yılı. Köy kahvelerinde “Edebiyatımızda Toplumcu Gerçekçilik”. Böyle başladı. 15 yıl temalı edebiyat buluşmaları. Ulusal, uluslararası boyutlu. Didim, Akköy, Yuvaca Köyü, Kapıkırı Köyü, Akbük, civar köyler, Söke, İzmir, Adana… Tiyatro Günleri. Büyük çelik sahneler. Moliere’in Cimri’si… İstanbul Akapella… Film Festivali, Uçurtma Şenlikleri, resim sergileri, tasarım kursları, kadına şiddet panelleri kütüphane içinde; şiir, kısa öykü atölyeleri… Akköy Şiir Yazı Çeviri Evi. O hoo o. Yüzlerce nitelikli sanat-edebiyat erbabı inanarak geldi köyüme, kasabalara… (Katkısı olanlara selam olsun.) Daha neler, diyeceksiniz, ama daha da… (Sus, sevgilim Güven!).

…ha, edebiyat dergilerinin durumu, dediydiniz. Sevdiğim dergiler var. Ben bırakınca zaten azaldı gelen dergi sayısı. Yazar otosansür yapmak zorunda hissediyor kendini. (Çünkü geğirseniz içerdesiniz.) Dergilerin hepsi değil “canım kardeşim” de, ama neredeyse tamamı güncel işler içinde. Haklılar?! Büyük çözülmeyle kendilerini nereye koyacaklar da bakıp görecekler oradan?! Hava puslu bile değil. Karanlık…! …hah! Bir soru: Ben olsaydım ne yapardım, değil mi? Şimdi bilemem, ama o fanus içindeyken çok şeyi göze alırdım. (Aldım. İki yıl olmadı kapatalı zaten.)  Çünkü bir iş yaparken, yazarken dünyadan koparım. Örneğin üçüncü öykü dosyamı hazırlıyorum. (Hiçbirinden Ötekisi) Yüksel caddesiyle ilgili iki cümle kurucam… …a, ölüyorum! Beyin cerrahına, nörolojiye, psikiyatriye… …var olan rahatsızlıklarımdan başka yeni bir şey yok! Yazma! Dedi, psikiyatri uzmanı. Derin empati yapıyorsun! O ki derin susamazdım!

Kitabınıza dönersek; ilk metinde “Kuşlar göç edecek. İnsan, kendi masalını yakarak kaçacak kendinden!” diyorsunuz. “Gidenlerden Kalan” başlıklı öykünüz ise “Denizin dibini ağrıttılar. Yuvalar bozuldu. Kaçtılar!” diye bitiyor. İnsan, doğayla uyumunu ne zaman yitirmeye başladı?  Neden koruyamadık bu uyumu?

Şeylerini kapatmak için ilk yaprağın koparılmasıyla… Gecekondularla… İçgöçe zorlayarak, Apartmanlaşmayla… ..!sonra şimdiye geldik! Bildiğimiz yere… Herkesin gördüğü… Yani insan her şeyi bozuyor. Azgınlık! Evrimini tamamlamadı, olgunlaşamadı galiba. Kendi soyunu bilerek yok edecek tek canlı. İnsan diğer insanı kesiyor, diğer canlıları… Ağaçları, suyu kesip parçalıyor insan. Doğanın bir belleği var! Bu hırs, sahibini yiyecek, her şey “güzelecek” sonra! İnsan, kendini ve diğerini durduramaz. Bu soyu doğa yenecek! Doğanın kendi içindeki diğer canlılarla uyumu başlayacak.

Bakın ne oldu: Denizin boynunda yürüyorum:

Balık tutuyor çocuk. Oltayla. Tek martı havada. Kovuyor. …denizler de kurudu!

Kitabın ana izleklerinden biri gitmek. Göç edip giden kuşlar, terk eden sevgililer, her şeyi bırakıp gitmek isteyen bir anlatıcı… “Beklemek Aslında Gitmektir” kitapta yer alan öykülerden birinin başlığı.  Öte yandan “Birinin gelme ihtimalini seviyorum: O’na sunacak şeyler arayıp bulmayı… Birini beklemek ne büyük kalabalık…” diyor anlatıcı. Sahi kaldı mı böyle kalabalıklar, hâlâ ümitli olabilir miyiz? 

İnsan birinden, bir yerden gidiyorsa, kendinden de gidiyor aslında. Anılardan, mekânlardan, diğerinden… …eksilerek, azalarak! Gitmek öğrenilen bir şeydir. Birini, bir yeri, her şeyi bırakarak ya da olduğunuz yerde gidersiniz, yavaş yavaş. Gitmenin diğerinin istediği bir şeymiş duygusunu oluşturarak. Onu, sizi terk ettiği düşüncesine inandırarak, bırakılarak gidersiniz, ama siz gidersiniz. Ev yanar, bahçe solar, tanıdık bir yüz kalmaz hatıralarınızda. Zamanla! Zaman, hatıraları da eksilterek, eskiterek durur… Hep bir üzüntü ama… Sevincin içinde bile bir üzüntü. Tadı, kokusu olan renkli bir üzüntü. Üzüntünün gideceği yer yoktur. Kimi acı, kimisi hüzün der buna ama insanı güzelleştiren bir şeydir üzüntü; tortusu, kıvamı vardır, utanırsınız da biraz… Hangi kalabalıklar? Neyin ümidini taşıyalım? Birinden, bir yerden gitmeyi bilen, kopuş anının hasarını tamir ede ede… !Kendini de! Hiç kalabalık olmadılar ki! Doğru; kalabalık içinde görünmez kıldılar kendilerini… İhtimaller mi? …dokunulmaya yüz tutmak…

Öyküler kitap boyunca eksiltili cümlelerle yol alıyor. Bir yarım kalmışlık duygusu yaratıyor bu, insanın kendini tamamlayamayışını anlatıyor sanki. “Eksik kalmak, var olanın bilgisidir, eskidir.” diyorsunuz. Ya ayırdında değilsek bu eksik kalmanın? Kim, nasıl tamamlayacak bu yanımızı? Bizi bize kim gösterecek?

…şimdiii. Bu, ama! Nasıl olmasın? Zaten belirsizliğin içinden çıkıyoruz. Ben orada uzun kalıyorum. …başlamadan önce, bitmeden önceki yer. Bu nasıl oluyor? Ne bileyim ben! İnsan bir kurgudan ibaret. Ben kendimi kurarken, yani çocukluktan başlayarak gelinen anlamsızlık içinde anlayamadıklarımla büyürken başlamış olmalı bu yarımlık hissi. Zaten tamamlanmış, bitmiş hiçbir şeyi sevmem. Müdahale etme hakkımın kalmadığı bütünlüklere dâhil olamam. İnsan tam değildir zaten. Yazan-yapanlar ürettikleriyle tamamlıyorlar bu hali.  Diğerleri ayrımında değil. Olmasın da. Ortalık meczupla dolardı. –hoş, halk o hale geldi zaten de yine bilmek durumu oluşmamış…- (Yazı, yazı… O gösterebilir. Resim mesela ya da Afrodisias heykel okulundaki bakışlar! Göstermesi için, içine bakmak gerek. Her şeyin gözünün içine). Dediydim; yayıncıma gönderdiğim, hâlâ yanıt alamadığım: “Sana İnandığım İçin Yine, Kendime Kırıldım” adlı “majör” öykülerden oluşan dosyamda kullanılan dil (Söylememiş miydim yoksa, hı?), bitme aşamasına gelen “Hiçbirinden Ötekisi” adlı öykü dosyamdaki dil de elinizdeki kitapta kullanılana çok yakın. Onlardaki kuş biraz uzun uçuyor. Cümlelerde kelime sayısı, uzunluğu biraz daha fazla. (Sanırım elimdeki bittikten sonra -basılmasalar da- başka yazmam, yazamam, yazmak iyi gelmiyor bana. Yani yazarken ölüyor gibi oluyorum.)

Şimdi aklıma geldi bakın. Ben şiir yazmayı da bu yüzden bırakmış olmayayım? Şiirde de bitmişlik duygusu oluşmuş olabilir bende. Hikâyeyi sevmiyorum zaten. Katlanamam ne okumaya, yazmaya da. Başı sonu olan akışı yavaş anlatıyı sevmiyorum… Şiirin olanak, gücünü kullanıyorum farkına varmadan belki de. Çünkü benden başka bir şey çıkmaz. Bu!

“Sevgilim kendim” sözü birkaç öyküde geçiyor. Bu sesleniş, kendinle barışık olmak mı, kendi kendine yetmek mi, aradıklarını sevgililerde bulamayan insanın kendine sığınması mı? İnsan kendine neden “Sevgilim kendim!” der?

A! Kendimi sevmek zorundayım. Kendimi, kendim içi seviyorum. (Başkasını da). Yanımda kendimden başka kimse yok! Kimi seveyim? (Ah, oğluma çoğalan, ağrıtan sevgi…) Kime kızayım? Gece yarısı kalkıp aynaya gidiyorum bazen. Canııım Güven, sevgiliim diyorum. Bazen: …Allah kahretmesin seni, aptal adam, dediğim de oluyor. Kendime çok sık kıyıyorum. Kimseye izin vermeyeceğim sözlerle kırıyorum. (Belki de bu nedenle çok kırılganım.)

Mutfağı seviyorum. Her şey çok renkli, kokulu… Her şeyin tadı farklı. Onların -malzemenin-renklerini, tatlarını, kokularını bozmadan yeni bir başka şeye dönüştürmek sevişmek kadar güzel geliyor bana.  Örneğin, yemek yapıyorum (Güzel sofralar kurarım, mezeler… Hepsi uydurma ama çok lezzetlidir, hayat gibi. Demiş miydim?). …diyorum: …neredesin güzelim, (Bu soğan, bıçak, baharat olabilir. Bulamadığımda çağırıyorum. Kendimi de mi bulmaya çalışıyorum yoksa?) geseneee… Durun! Kötü bir şey değil bu, danıştım bir uzmana. Ne güzel, dedi. Eşyayı da kişileştiriyorsunuz. Yalnızlık için iyi bir yöntem bulmuşsunuz. Hııım… (Kendimi azarlamamı sevmedi ama. Azalt, dedi. Olur!). Bir de insanın kendisiyle nasıl barışık olacağı durumu, anlamıyorum.

A! Bak, unuttum. …aradıklarını sevgililerde bulamayan insanın kendine sığınması mı? Diyorsun. (Yoo, belki de onlar bulduklarını beğenmediler. Karşıdan daha onlara göre, görünüyorumdur. Boşluğum ürkütmüştür onları. Hayal kırıklığıyım belki de… …) Ne arkadaşlarımı ne de sevgililerimi seçme şansım (belki de bilerek) oldu. Hep seçildim. Hayatıma girildi. Sanırım bu hayat cahili adamı merak ettiler. …ama gençliğimde de böyleydi. Sosyal medyada da yanlışlıkla iki kişi dışında davet göndermedim. Bırakırım çünkü. Evine girdiğim, seçtiğim birini bırakmak daha yaralayıcı. Çok sevildim, biliyorum. Sana neden anlatıyorum bunları? Dur! Aklıma geldi. … … Unuttum! Sence neden kendime “Sevgilim Güven” –kendim- diyorum acaba? Olsun! “Beni çok sev kimseye bırakma” deme zamanım da geçti.

Metaforlarla, imgelerle örülmüş; ucu açık, kısa ve katmanlı öykülerinizde bireyin yalnızlığı, sıkışmışlığı kadar Gezi’den Artvin başkaldırısına, Soma’dan taciz ve çocuk istismarına kadar pek çok toplumsal sorunun da altını çiziyorsunuz. Büyük fotoğrafa baktığınızda ülkenin gidişatı hakkında ne düşünüyorsunuz? Ya da şöyle sorayım: Abi, ne olacak bu memleketin hali?

Doğru! Slogana düşmeden dünyanın –Türkiye’nin- yakın tarihindeki toplumsal olaylar yazdığım her şeyin içinde var. (Olacak). Ben yazarak kurtulamıyorum da… Yazdıklarımın yazılış şekli de üzüyor beni. Yazılan ne kadar kısa olsa da o süreci bütünüyle yaşıyorum. İçimde, yaşananların ortasında duyumsuyorum… !duyumsamak değil bu, orada, o, olmak gibi, evet! Orada tacize uğrayan çocuk benim, ateşin içinden yanarak çıkan, başı, gözü yarılan kadın, sakat bırakılan, ölemeyen benim. Bakın bu soruya yanıt verirken bile dengem kaydı. Kahır, bütün o ağır anlamıyla… Ara vermeliyim!

Öff ya! Öyle işte! “Bu memleketin –dünyanın- hali” en eski ağrıları bile aratacak baba!

Kitabınızı okuyanların kafasında size sormak isteyecekleri yüzlerce soru olacaktır şüphesiz. Pekiyi, bir soru da okurlarınıza siz sorun, desem, onlara ne sormak isterdiniz?

Kitap, sizin okuduğunuz gibi okunursa –yazılmayanı da anlamak lazım. Boşluklar yazıya dahil çünkü.- iyi. Yoksa benim soracağım soru: Anlayabildiniz mi? Olurdu. (…aman yanlış anlaşılmasın. Sıradan okur için söylüyorum. Çünkü anlayamayan oldu. Dediğiniz gibi kitabı okurken bilgi de gerekli. Yaşananlarla ilgili, ondan.)

Bir de sizin bilerek sormadığınız sorulardandır belki, ama şu: Kitapta –diğer yazdıklarımda- çoğunca eril dil kullanılmadı. Bazen imler de sözcük yerine… Dilciler beni sevmeyebilir. !Ne gam. Zaten sadece yazarken özgürüm.

Kısa sürede ikinci baskısını yapan “Kuş Bir Cümledir Uçarken…” adlı kitabınızın okurlarda büyük bir farkındalık yaratacağını biliyorum. Sorularıma içtenlikle yanıt verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum.

Söylemek istediklerim var, izin ile. Kitap yeni çıktığında Kuşadası’ndaki tanıtımda derginizden bir arkadaşınızın röportajını kabul etmemiştim. Bu benim genel tavrımdı. Sizi kabul ederek onu kırmış olmak istemem. Arkadaşınızdan özür dilerim.

Bir de şu: Enver Ercan teklif etmeseydi, (Komşu Yayınları, Sıcak Nal serisi.) bu kitabın içindekileri toplayıp basıma hiçbir zaman hazırlamazdım.

Kitap ikinci baskısını çok kısa zamanda yaptı. Kültür Bakanlığı iki yüz halk kütüphanesi için satın aldı, ama İzmir dışında TÜYAP’lara, başka kentlerden gelen imza tekliflerine olumlu yanıt veremedim. Hem yolculuk yapamadığım için hem de kalabalık-lar- ortasında rahat edemiyorum. Yoksa kitap üçüncü baskısını görürdü. Çağrılara uyamadığım için kusura bakılmasın.

Bir de, sorularınız içinde kendimi rahat hissetim. Ben de teşekkür ederim.

Güven Pamukçu

18 Ekim 2017. Akköy Kütüphanesi.

 

 

 

5 Yorum Güven Pamukçu : İçimde Beni Arkamdan Koşturan Deliden Dergiyi –işleri- Kapatarak Kurtulduydum. Şimdi O Yazarken Buluyor Beni

  1. Bu söyleşiyi okurken yeni bir kitap okumuş kadar zenginleştim. Güven Pamukçu’nun deneyimleri ve yaşama bakışı çarpıcı, etkileyici. soranın ve anlatanın yüreğine sağlık.

  2. Söyleşiden çok bir öykü okuyorum gibi hissettim.”Tek arkadaşım -etrafımda- yok! Beni arkadaşı sananlar var. İstemez miyim, isterim oysa! …da, insanla sadece bir eylem içindeysem… ..!Sonra kuytuma çekilirim. Günlerce “biriyle” konuşmadığım olur. Olur. Zaten böyle olsun! Aslında öldürecek, ölecek kadar severim her şeyi, her şeyi; insan dâhil, çünkü doğanın içindedir;” kırılmadım, doğanın içindedir, cümlesini okuyunca…

  3. Kitabınızı okurken yoruldum, yoğruldum. Biraz kendimi buldum. Sizi tanıma fırsatı buldum, azıcık da olsa. Sevgiyle… Teşekkürler Güven Pamukçu.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.