garip
garip
garip

Günlükler / Bahar Uysal

reklam
01 Ağustos 2019 0

gün iyileşen yarasının sargısını çıkarırken,
kırlangıçlar bir zeytin ağacında gülüşürdü.

1.
Duvarlar nem tutuyor. Kabukları kalkmış, yer yer ufalanmış sarı boyalar. Bu duvarları boyatmayalı epey oldu. Karşımızdaki dairede oturan İslim Ablagille, yan yana yaşıyoruz sanki. Özünde beraber ama dışında ayrı gözükmemiz için aramıza duvar örmüşler adeta. Annemle onların oturma odası olarak kullandıkları salondayız. Annem, salondaki eskitme mobilyanın tozunu alıyor. Ben, hafta sonu tatili için yatılı liseden eve geldim. Kucağımda, kız kardeşimi gezdiriyorum. İslim Abla yine bağırıyor, en küçük oğluna. Annem migrenini bastırmak için tülbendi bağlamış kafasına, ağrısını unutmak için toz alıyor. İslim az bağır kız, diyor. Ağrıları unutmak için bir işle uğraşmak, iyi bir fikir gibi duruyor.

Babamın eve gelmediği günler annemin öfke nöbetlerini, kardeşimin iki yaş sendromunda aniden nükseden krizlerini, annemle laf dalaşmalarımızı onlar da duyuyor, büyük ihtimal. Yatılı okuldayken evimizle özdeşleşen onların sesini bile özlediğim zamanlar oluyor. Oradayken, eve gittiğimde bol bol uyuyacağım, keyif yapacağım diyorum. Ama nerde? Bazı zamanlar anneme yardım ederken, sonrasında ödevlerimi hazırlarken, akıp giden zamanı bile fark etmiyorum ve geç uyuyorum. Kimi geceler rüyamın içindeki olaylar, ertesinde yaşadığım günün görünmez ipleriyle, teyelleniyor. Rüya, gerçek ayrımına varamıyorum. Bir rüya çıkmazında kalıyor, yaşadığım her şey.

2.
Evlilik dedikleri, başlarda hayata karşı çoğullaşmak diye biliniyor. Ama çok bilindik bu makamın içinde, mesela bizim evde hep tekilliği gördüm ben. Annemle alt kattaki Selma Abla’ya iniyoruz. Ocağın küçük gözünde, mor çiçekli demlik hep kaynıyor, ötekileri de boş boş açıyor. Kırmızı mutfak masasının etrafında oturuyoruz. Selma Abla, daha çok ısınalım diye, açık bırakıyor ocağın öteki gözlerini. Sürekli ayyaş kocasından dem vuran Zahide Abla da kapıyı tıklatıp giriyor içeriye. Kadınlar divanı tamamlanıyor ve birleşiyor tüm kadın güçleri. Zahide Abla, kocasının bitmeyen borçları yüzünden evlerine gelen hacizden nasıl kurtulduklarını heyecanla anlatıyor. O an, iki farklı cinsin ayrı cephelerde savaştığı virane bir yerde, arada kalmış çocuklar görüyorum. Boğulacak gibi oluyorum. Camı açsak ya! Selma abla bir yandan akşam yemeği için tepside Harran Kubbe hazırlayıp, oğlu Celal’e veriyor. ‘Bir tırnaklı, bir tırnaksız ekmek alıyosun! Kimseye karışmadan doğru eve geliyosun.’

Celal tepsiyi kaptığı gibi, fırlıyor merdivenlerden. Selma Abla buzdolabındaki mayalanmış hamurundan minik pişiler yapıyor. O beyaz kabında her zaman hazır, mayalı hamuru. Mayalı hamuru onun hayata kalkanı, hayat her şeye rağmen devam ediyor deyişi. Bütün eve yayılıyor, kızgın yağ kokusu. Kapının zili art arda çalıyor. Hızla koşup açıyorum. Kapıda kimse yok. Israrla aşağıdan çalıyor. Selma Abla, çocuk odasından aşağıya doğru bakıyor.

“Çık evimden Selma! Bir ben mi sığmadım bu eve. Oğlum nerde?’’

Eski kocası Zahit, aşağıda bağırdıkça bağırıyor. Selma Abla, koşuyor. Kapıyı alttan üstten kitliyor. Zahit, zile ısrarla basıyor. Ufak ufak kalabalıklaşan giriş kapısından ayrılıp, yukarı çıkmaya yeltenirken yönetici geliyor. Onu uzaklaştırıyor. O sırada fırından dönen Celal’i görüyor. Can havliyle oğluna doğru koşuyor. Celal şaşkınlıkla, meraklı kalabalığa bakıyor. Biz, olan biteni dantelli perdenin ardından izliyoruz. Selma Abla kapıdan aşağı inene kadar, Celal’i beyaz arabasına bindirip uzaklaşıyor oradan Zahit.

Selma Abla, söylene söylene çıkıyor yukarıya. Kaçıncı kez kaçırdı oğlumu, vicdansız! Annemle, Zahide Abla, ellerinde su, kolonya onu sakinleştiriyor. Bu hengâmeye dayanamayıp ağlayan kardeşimi alıp, yukarı çıkıyorum. Dışarıda, içli bir kış yağmuru başlıyor.

3.
Balkona yuva yapan kumruların sesiyle uyanıyorum. Balkona çıktığımda ağaçsızlıktan yuva bulamayan, balkondaki klimanın üstüne yuva yapan kuşlar, karşı tarafa doğru pır diye uçuşuyorlar. İnşaatlardan topladıkları ince, uzun teller dağılıyor aşağıya. Ellerimle toplayıp çöpe atıyorum.

Bugün annemle, yatılı okula dönmeden alışveriş yaptık. Deneme kabinlerinde boş yer ararken, bir kadın, ‘hey sıra buradan başladı görmüyor musun?’ diye bağırdı. Ben, ‘Geldiğimde sıra yoktu, boş kabin bakıyordum,’ dedim. Kıyafeti oraya bırakıp hızlıca annemi aramaya koyuldum. İnsanların uluorta öfkelerini, mutsuzluklarını herkese bulaştırmak istedikleri bir gündü. Başka bir mağazadan gri bir kazak, eşofman altı alıp otobüsle eve döndük.

Komşumuz Selma Ablanın oğlu, henüz gelmedi. Zahit, çocuğu alınca en fazla üç gün dayanıyordu. Sonra yine bırakıyordu. Bavulumu toparlamaya başladım. Babamı göremeden, tatilim bitti. Annemin yaptığı börekleri de yanıma alıp, evden ayrıldım. Ama hep bir şeyimi unutmuş gibi hissettim.

İnsan giderayak ayrılacağı bir yerde eşyalarını unutmak istemez. Ayrılır da sanki bir şeyini orada bırakmış gibi hisseder. Bu, oradan ayrılmak istemeyişinden kaynaklanır çoğu zaman. O taze duyguya, alışamadığından.

Alacalı bir akşam vakti, yurda vardım. Büyüyen boşluklarımı, doldurma telaşı vardı yüzümde.

4.
Yurtta odama vardığımda, diğer oda arkadaşlarım da teker teker gelmeye başladılar. Erken gelenlerden biri olarak, eşyalarımı yerleştirdim, dolabımı toparladım. Yemekten sonra aniden elektrikler kesildi. Yurdun gürültülü jeneratör sesi, çalışmaya başladı. Solgun ışıkta, arkadaşlarım eşyalarını düzenlerken, pencere önünden izlemeye başladım karanlıkta kalan evleri. Ağaçların dallarını oynatan güçlü rüzgârın sesi, karışıyordu jeneratörün uğultulu sesine. O evlerdeki insanlar, belki duvara yansıyan gölgelerle değişik hayvan figürleri yapıyorlar. Belki de eskiden ninelerinin, kendilerine anlattıkları masalları çocuklarına anlatıyorlar. Masallar, dilden dile dolaşıyor. Masallarda anlatıldıkça canlanan bir kahraman olmak, ne beyaz bir düştü!

Kızlar aralarında fısır fısır konuşuyorlar. Ucu bucağı gözükmeyen düşlerim, gecenin beşiğinde sallandıkça, uykulara teslim oluyor yorgun gözlerim.

5.
Renklerin birbirine karıştığı bir güne uyanıyorum. Edebiyatçı Hikmet Hoca’nın dersinde, ödev olarak yaptığım şiir analizi için parmağımı kaldırıyorum havaya. Söz hakkı alarak, okuyorum yorumumu. Hocam, bir müddet sonra ‘bunu sen mi yazdın?’ diye sordu. Ürkek bir sesle, evet dedim. Hocamın bakışları sert bir şekilde değişti. ‘Bunu nereden alıp yazdığını bulurum ama şimdi zamanım yok, otur yerine.’ O an yazdığım bütün sözcüklerin sesleri büyüyerek birbirine karıştı. Havada uçuştuktan sonra beni boğmaya bile yeltendiler! Kulaklarım yanmaya, yanaklarım al al olmaya başladı. Kalkıp da hocama, ‘gerçekten ben yazdım!’’ diyemedim. Bir hocaya duyulan saygı, insanı yalancı durumuna düşürmeye göz yumar mı? diye düşünüyorum gün boyunca.

Bir nedenin içinde, bütün birikmiş acılarıma ağlıyorum. Sessiz köşeme çekilip, zihnimin karışık panayırlarındaki bütün seslerini unutmak istiyorum.
6.
Sınıf arkadaşımla okul çıkışı Fırat Nehri’nin kıyısında yürüdük biraz. Aldığımız bursla yemek yedik. Yaklaşan sınavlardan, yurttaki ruhlu oda meselesinden bahsettik. Üst kattaki odaların birinde garip olaylar oluyormuş, eşyalar tuhaf bir şekilde yok oluyormuş. Bu da klasik bir yurt efsanesidir diyerek, gülüştük.

Yürüyerek Kelaynak Kuşlarının koruma altına alındığı, istasyona gittik. Oradaki yaşlı bir amca, Kelaynak Kuşu’nun tek eşli olduğunu, eşine çok sadık olduğunu, söyledi. Eşi ölünce o da ölüm rejimine giriyormuş ya da kendini yüksek kayalıklardan atıyormuş. Bu kuşun gerçek sevgisi, çok sarstı beni.
7.
Gizem yok, hiçbir günde. Yalnızca, tutunduğum ufkun öte yanındaki hayallerimin şarkısıyla, dans ediyor küçük yaşamım. Sarı defterimin arasındaki kurutulmuş gelincikleri elimde ufalayıp savurdum okul bahçesindeki haylaz rüzgârla. Zamanın, ağır ağır insanın masumiyetini yediğini görüyorum. Bunun adı, büyümek galiba.

Rüzgâr, savurmalı tüm külleri ve masum duygularla kurutulmuş tüm çiçekleri.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.