Güngörmüş Nurhan Hanım / Nilüfer Benal

“Bir boz yılanla kara kedi kapıştı penceremin önünde dün gece. Yılan çöreklenmiş, kafasını dimdik uzatıyordu. Kedi yine de hakkından geldi!”

Gözlerim faltaşı gibi açılmış dinlerdim anlattıklarını. Yılanlar için, “Hep şu incir ağacının dibinde yuvalanıyorlar,” derdi. O incir ağacının altı,evcilik oynadığımız kuytu yuvaydı. Her an ayaklarımın arasına bir yılan dolanacağı endişesiyle baş etmeye çalışır, yine de vazgeçemezdim mabedimizde olmaktan. Bir defa bile bir yılanla karşılaşmadım neyse ki! Aslında daha vahim korkularım vardı: Beslediği civcivler arasında,kabadayı bir horoza dönüşmüş olan Vahdet denen canavar! Beni ne zaman görse peşimden kovalar, bacaklarımı gaga yarası içinde bırakırdı. Hâlâ Nil nehrinde bir timsahla baş başa kulaç atmayı, bir horozla yan yana gelmeye tercih ederim. Vahdet yüzünden!

Çocuğu yoktu. Anneler fısıldaşırdı arada; “Galiba çocuğu olmuş, beşiğinde ölü bulmuş! Yoksa o adam mı boğmuş?” diye. Bana kalırsa çocuğu hiç olmamıştı. Öyle bir acıyı yüklenmesine gönlüm razı gelmiyordu çocuk aklımla. Hem biz varken başka çocuk neyine gerekti?

Apartmanın zemin katında, rutubet kokan bir evde yaşardı. Sıkça taşan kanalizasyonun burun yakan kokusunu hatırlamak istemiyorum. Fareleri de sevecenlikle misafir ediyordu eminim diğer hayvan dostları gibi. Yılanlarla kedilerin ürkütücü kapışmaları, ancak parmaklarının ucunda yükselirsen dışarıyı görebildiğin pencerelerinin önünde gerçekleşirdi.

O eve gitmeye bayılırdım. Evimizde olmayan, başkalarının evinde de hiç görmediğim tuhaf eşyaları uzun uzun seyrederdim. Karşılıklı duran iki tahta divandan bahsetmiyorum. Ama üzerlerine örtülmüş şal desenli kadife örtülere uzanmak yanaklarımı şımartırdı. Tavandan sarkan hasır işlemeli, nemden yeşermiş pirinç avizelerin benzerlerini, kurduğum evleri dekore ederken çok aradım. Her astığım avize sakil kaldı gözümde. Sanırım hiçbir ışık, o karanlık evde yaz kış, gece gündüz süzülen loş huzmeler denli şefkatle yumuşatmadı gönlümü.

Evinde kabul günü olduğunda anneler, kocaman pikabından yükselen Boney M, Abba, Zeki Müren, Müzeyyen Senar şarkılarını dinlerdi. Dinlenenlerin çeşitliliği, yere serilmiş çaputçu kilimiyle, saray kaçkını antikalar, pop art abajurlar kadar tezattı birbirine. En çok, bir kenarda duran altın varaklı mermer konsolun üzerindeki biblolarla oynamama izin verdiğinde mutlu olurdum. Kabarık etekli balerin, pembe yanaklı melek, öpüşen sevgililer, annesine sarılmış yavru ceylan figürleriyle her oyunda yeni bir hayal dünyası yaratmak mümkün olurdu. Annem; “Nurhancığım izin verme, kıracak şimdi biblolarını,” derdi. O da “Oynasın benim küçük kayınçom,” diye yanıtlardı. Küçük kayınço olmaya çok bozulurdum. Neden ablam gibi “küçük kocası” olamıyordum?  Saçlarım suçluydu, biliyordum. Ablamın beline kadar uzanan lepiska saçlarına karşılık, her biri ayrı istikamete kaçışan karmaşık buklelerimi kısacık kesmesi yüzündendi annemin:“Zapt edemiyorum şunları” diyerek doğrayıverirdi Gordion düğümünü alt etmiş muzaffer komutan edasıyla bukleleri. Benim saçlarım da uzun olsa belki “küçük koca” olmak için daha çekici hale gelebilirdim.

Kabul günlerinin vazgeçilmezi, kadife kesesinden çıkardığı baklalarla baktığı fallardı. İri iri, kurumuş, ama parlaklığı hiç gitmeyen baklaları keseden çıkarıp kabile büyücüsü edasıyla havaya saçar, türlü hayaller kurdururdu hayatının sonu başından yazılmış ev hanımlarına. Fal seansı bittikten sonra benim için keyifli kısım başlardı. Sokaktan bulduğum çakıllar yerine, baklalarla beş taş oynamak ayrıcalıklı hissettirirdi. Ama bu defa kendi tembih ederdi: “Sakın kaybedeyim deme, biri bile kaybolsa bir daha hiç fal bakamam, ona göre!”

Zaman zaman bizim evin kapısında annemle fısıldaşırlar, annem ona bozuk para kutusundan bir miktar para verirdi. Annemin babama “Yine ekmek alacak parası kalmamış,” dediğini duyardım. Ama biz çocuklar için hazırladığı “frigolar” hiç eksik olmazdı buzluğundan. Ekmek bulamayıp pasta yiyen çocuklardık biz! Yazın yakıcı sıcağında sıcak havayı dahi üflemeyi çok gören pencerelerinin önünde, ortalığı çınlatarak top oynarken üst kattaki komşuların “Hadi evlerinize gidin artık, kafamız şişti!” azarlarına karşılık, o kolunu uzatıp birer frigo tutuştururdu elimize.  Sinema salonlarından önce, ilk onun ellerinden tatmıştım frigonun enfes lezzetini. Baharda yeni patırdayan gök muşmulaları toplayıp “Taze muşmula ister misiniz?” diye kapısını tıkladığımızda mutlaka ellişer kuruş tutuştururdu elimize. Kapısında fısıldaşarak borç aldığı anneler ise “Gök meyveyi toplamışsınız!” diye çemkirirdi sadece.

Komşularla gidilen sinema seanslarının en şık kadını o olurdu her zaman. Öyle ilginç takıları vardı ki! Kocaman inci küpeler, taşlı yüzükler, gerdanlıklar… Annemin kolundaki kahverengi, siyah çantaların stili hiç değişmezken irili ufaklı, rengârenk çantaları, mantar topuklu ayakkabıları, biçimli topuzuyla salınırdı her yerde. Çantalarının aşınmış derilerini tırnaklardım kimseye fark ettirmeden. Anneminkiler pırıl pırıl ve pürüzsüz olurdu. Onunkiler ise aşınmış ama hep daha ilgi çekici… Yolda yürürken elini tutmak isterdim. İri yüzüklerinin avucumun çoğunu kaplaması, parmaklarıma batması çok hoşuma giderdi.

Eprimiş ama sosyetik elbiselerle dolu cazibeli gardırobu beni de bir prensese dönüştürmüştü bir keresinde.  Okul müsameresinde Pamuk Prenses’i canlandıracaktım. Bir prensesin tuvalet giymesi gerekliydi elbette.  Gardırobundan kırmızı bir elbise seçilmiş, bana göre küçültülmüştü. Bir sorun daha vardı: Tekstte prensesin gözleri gök mavisi, saçları altın sarısı olarak betimleniyordu. Öğretmen benim kısacık, huysuz saçlarımla prenses olamayacağıma kanaat getirmiş olsa gerek; “Peruk bulsak!” demişti teksti değiştirmek yerine. Nurhan Hanım’ın gizli hazinesindeki peruklar sayesinde sapsarı, upuzun saçlarım olmuştu nihayetinde. Bütün oyunu kafama sıkı sıkı tokalanmış ağır peruğu düşürmemeye çalışmakla repliğimi unutmamak arasında mücadele vererek geçirmiştim. Ama oyunun sonundaki romantik sahnede, repliği çok kısa olduğu halde unutan prensi “Öyle demeyecektin, şöyle diyecektin!” diye azarlayıp, salonda kahkaha koparan seyircileri de “Niye gülüyorsunuz?” diye hizaya getirmeyi ihmal etmemiştim.  Seyircileri selamlarken ayakta, gözleri dolu dolu alkışlayan Nurhan Hanım gözüme ilk ilişendi.

İzmirliydi. Çok güzeldi. Anneme anlatırdı; “Bu villa, araban, özel şoförün, her şeyim senin,”derdi diye… Adam fabrikatörmüş. Metresi olarak kalmasını istiyormuş. Kendine yedirememiş, mutlu olamamış. Fabrikatörün yaşça çok küçük şoförüyle kaçmış, evlenmiş. “Ne kadar küçük Osman!” derdi bizimkiler. Ben o küçüklüğü Osman Bey’in zayıf ve ufak tefek olmasıyla bağdaştırmıştım. Nurhan Hanım, uzun boylu, hafif kilolu “hükümet gibi” denen kadınlardandı. Efeler gibi bir kadındı işte. Gönlünün efendisi. Tüm lüksü, ihtişamı elinin tersiyle itmiş, gelip rutubetli, küçücük bir zemin kata sığınmıştı. Oturduğu zemin katın güngörmüş saraylısı olmayı seçmiş, o apartmanın sakinlerine de güngörmüş zevkler kazandırmıştı.

 

Büyüdük. Önce bacak düşmanı “Sivri Gaga Vahdet” vedalaştı bizimle. Ardından yakar top oyununda her topa zıplayan köpeği Toni bırakıverdi kendini bir arabanın altına.Sonra biz anılara mühürledik;çocukluğun yasemin kokulu,yapışkan yaz sıcağı sokağını, komşularımızı…“Ne Kadar Küçük Osman” da büyüdü sanırım. Kendine genç bir eş bulduğunu duyduk bir vakit sonra. Nurhan Hanım kendi rızasıyla boşanıp evlendirmiş gençleri. Ama Ne Kadar Küçük Osman vefalı çıkmış, her ihtiyacını görüyormuş, bir başına bırakmıyormuş…

Bir gün kucağında sevimli bir bebekle tıklayıverdi kapımızı. Şehrin sosyetik ailelerinden birinin kızı hamile kalmış. Çok geç fark etmişler. Doğduktan sonra Nurhan Hanım’a vermişler büyütsün diye. Bebeğin ve onun maddi gereksinimlerini aile karşılıyormuş. Yeni bir yaşam enerjisi gelmişti yüzüne. Şefkatli ellerinde oğlu, geldi /gitti bir zaman sabah kahvelerine.

Büyüdüm. Nedense ülkenin en güneyinden ayrılıp en kuzeyini seçtim çalışmak için. Şehrimi ilk ziyaretimde, terminalden eve dönerken eski evimizin yakınındaki parkın muhafızı aslan heykellerini, ardında salınan hurma ve portakal ağaçlarının arasından göz kırpan nazlı denizimi gördüm. Okul dönüşlerini şimdi ancak belime gelen heykellerin tepesine tırmanıp kaymaca oynayarak geciktirişimizi hatırladım. Nurhan Hanım’ın annelerden önce “Nerede kaldınız?” diyerek kapılarda karşılayan evhamını…Bir vakit hasret giderdikten sonra, annem ağzında gevelediği, benden sakladıkları kötü haberi verdi: Nurhan Hanım’ın biricik oğlunu elinden almışlardı. Sosyetik aile gayrı meşru çocuğun meşhur babasına açtığı davayı kazanmış, kızlarını evlendirmiş, çocuğu da geri almıştı. Nurhan Hanım bu olaydan birkaç ay sonra vefat etmişti. “Üzüntüye dayanamadı,” diyordu bizimkiler.  “Frigodan” dedim fısıltıyla. “Frigo yapacak çocuğu kalmadı. O bizimle biz frigolarla vedalaştık…”

Fotoğraf: https://www.kisa.link/Lkoc

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.