Güneşi Beklerken / Tuba Aksu

Sıcaktan nefret ederim. Koyu, ağır, yapış yapış bir hava var. Akşam üstü olmasına rağmen sıcak, coşkusundan pek bir şey kaybetmedi. Ama şu an bulunduğum yer hasebiyle, sıcak beni o kadar fazla ilgilendirmiyor. Aklım başka yerlerde. Buraya sırf eskiyi yâd etmek için geldim. Beni arabaya yaslanmış, etrafı izlerken biri görse rahatsız olur mu acaba? Boşver… Çok özledim …

Hanımellerinin kokusu etrafı tatlı tatlı  kaplamış. Hele bir de gece olsun, serinlik çöksün, tüm çiçeklere su verilme saati gelsin, bu koku daha da ayyuka çıkar,üzerine yeni kokular eklenir, çiçekler üzerindeki şebnemlere gece lambalarının ışıkları vurdukça karanlıkta elmas gibi parlar.

Mahalle ne kadar değişmiş. Sokak, eskisi gibi yokuş. Eskiye oranla dikliğini kaybetmiş, boyu da kısalmış sanki.

Yıllar önce akşamüstleri babamı iş dönüşü karşılamak için yokuşun sonuna doğru koşar, koşarken  dalağım şişer ve çok kesif bir batma karnımın sol yanını kaplardı. Sonra iki büklüm kalır, bu sancının  geçmesini beklerdim. Birden o acıyı  bütün gücüyle karnımda hissettim. Bu yokuş o zamanlar koş koş bitmezdi. Dünya büyük,ben küçüktüm. Dedemin söylediği bir sözü hatırladım.“Cim karnında bir nokta.” O ne demek dede,diye sorduğumda  “Eski Türkçede cim harfi,kocaman kavisli bir çizgi ile ortasındaki noktadır. O nokta yuvarlağın içinde senin gibi küçücük kalır.” diye cevap vermişti.

Evimiz ve daha birçok ev yıkılmış, yerlerine genellikle üç katlı binalar yapılmış. Dallarındaki meyvelerin tadını bir daha asla bulamadığım erik, şeftali, japon elması, ahlat, kayısı ağaçlarının yükseldiği, bu mevsimlerde güneşin kavurup sapsarı ettiği diz boyu pisi pisi otlarının olduğu arka bahçeden, leylakların, karanfillerin, güllerin, kasımpatıların,karafatmaların(Üzerinde hep karafatmalar yaşadığı için bu ismi koymuştuk. Yoksa gerçekte çiçeğin ismi bu değildi. İsmini de bilmiyorduk. Zaten ne önemi vardı ki!)  bulunduğu, akşam olunca aşka gelip, şarkı söyleyen kurbağaların cirit attığı ön bahçeden eser yok. Karşı komşumuz Ahmet Bey Amca’nın bahçesinin yerinde de yeller esiyor. Ahmet Bey Amca ile, aşılı, koyu mor renkli, baygın kokulu leylaklar, hayallerimde hep yan yana can bulur. Elinde bahçe makası, sırtında önlük babından karısının üstüne giydirdiği eski zamanın çubuklu pijama üstü ve diğer elinde leylaklardan bir buket. Sanki her şeyin üstünden zamanın silindiri geçmiş ve onları asfaltın dokusuna, apartmanların tuğlasına, havanın kokusuna yedirmiş.

Ama o camekânlı, etrafını hanımellerinin sardığı ev işte orada. Güneş’lerin evi. Onca zamana dirençle karşı koymuş, taş gibi ayakta duruyor ve tüm içtenliğiyle bana gülümsüyor. İçimde dev boyda mavi dalgalar kalkıp iniyor,  boğazımda bir kuş kanat çırpıyor, başım dönüyor.

Camekânlı evin arka bahçesi ile bizim evin arka bahçesi bitişikti. Arada sadece alçak bir duvar vardı. Sürekli onu gözetlerdim.Ah, ah!Onun benim varlığımdan haberi bile yoktu. Ortaokul ve lise yıllarım hep ona olan aşkımla yanıp tutuşarak,polis radyosunda öğlen saatlerinde yayınlanan isteklerden şarkı tutarak geçmişti. “Bana gel, gel diyebilsem, sana aşkımı anlatabilsem” veya “Bir liseli esmer kız, gözleri yıldız yıldız” çıksa diye dua ederek…Bu süreçte beş – altı kereden fazla yüz yüze gelmemişizdir. Ama ben onun evden giriş çıkışlarını şangır şungur ses çıkaran camekanın kapısından, menteşeleri gırç diye bağıran tahta çitin kapısından  yıllarca yürek hoplamalarıyla takip ettim. Bir an görebilmek için…

Lise son sınıfta başladığım o hain  eylül ayı gelmiş, okullar açılmıştı. Havalar hala sıcak gidiyordu.Gri forma, lacivert gömlek, lacivert çorap, lacivert hırka. “Iğğhhh…Koyunun dibine vurmuş renkler içinde sıcağı iyice yutuyorum.”  diye sürekli sızlanıyordum. O günde böyle bir gündü. Okula gitmek için, ayaklarım geriye, kendim ileriye giderek aheste aheste otobüs durağına geldiğimde,  Güneş ve yanındaki o güzel kızı çok samimi bir durumda görmüştüm. Kız, mahallemizdendi. Niye oydu da ben değildim? Bu manzaradan sonra okula nasıl gittim, derslere nasıl girdim, dersten çıkıp eve nasıl geldim hatırlamıyorum. Kafamda bir sersemlik, sarhoş gibiydim. Bütün bir hafta kulaklarımda uğultu, yanaklarım al al ve yüreğimde bir sancıyla dolaşmıştım.  Bir hafta sonra annemden, Güneş’le o kızın evleneceklerini duymuştum. Hissettiklerim kelimelere sığmayacağı için anlatmayacağım.

Ben Güneş’i hep düşündüm. Hiç evlenmedim.

Yıllar sonra bu koku, bu iç acısı, bu yenilmişlik duygusu ve lacivert ruh hali,nasılda taze…

Hava kararmaya başladı. Hala çiçekleri sulamaya çıkan kimseler görünmüyor ortalıkta. Belki de artık kimse çiçek sulamıyor, kim bilir? Silkindim. Burada dikilip maziye gittiğim süre ne kadardı bilemiyorum ama oldukça uzun bir zaman dilimi geçirmiştim. Arabaya bindim. Kontağı çevirdiğimde inmeden önce çalan şarkı kaldığı yerden devam etmeye başladı.

“Unutturamaz seni hiç kimse,

Unutulsam da ben…”

2 Yorum Güneşi Beklerken / Tuba Aksu

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.