Günaydın / Tutku Taşkınoğlu

“Günaydın!” diyerek giren Gülay’a içerideki herkes tek tek cevap verirken Aysel bilgisayarından kafasını usulca kaldırıp yarım bir gülümsemeyle baktı, “Nereden buluyor bu enerjiyi hiç bilmiyorum!” diye geçirdi aklından, “Günaydın” deyip bakışlarını bilgisayar ekranına tekrar çevirdi, yazdığı yazıya odaklanmaya çalışıyordu.

Müdür İsmail Bey, her zamanki yukarıdan bakan tavrı ile önüne bir evrak fırlatmış ve bir an önce bitirilmesi gerektiğine dair İngilizce olduğunu tahmin ettiği ama çok da emin olmadığı bir dille, buyruklarını sıralayıp gitmişti.

Aysel, yazıyı yazıyor ama kafasında bambaşka bir düşünce dönüp duruyordu. Bir süredir tekdüze, sıkıcı, her gün bir diğeriyle aynı olan hayatının anlamsızlığını düşünüyordu. Sabah evden çık, akşama kadar bilgisayar başında zaman geçir ve tekrar eve dön. En sıkıcı yerinde takılıp kalmış, tekrar tekrar aynı sahneyi gösteren bir filmdi hayat; ileri sarsa kaçırmaktan korktuğu, bir sonraki sahneye geçmesini ve o sahnenin bir öncekinden güzel olmasını umduğu bir film. Her sabah bir başka karede uyanmak isteği ile yataktan kalkıyor ama sahneyi değiştirmek için pek de bir şey yapmıyordu. Üstelik film bitmek üzereydi ve Aysel’in aklında kalan karelerin hiçbiri güzel değildi. Oysa gençken ne hayaller kurmuştu. Mutlu bir aşk, iyi bir iş, güzel çocuklar. Gençlik işte! Henüz dağa tırmanmaya başlamamışken, zirvedeki manzarayı hayal etmek ne kadar kolaydı. Şimdi tırmanıyordu ve çok yorucuydu. Tek düze ve yorucu…

Gülay, bütün güzelliği ve neşesiyle Aysel’in hemen yanındaki masasına yerleşirken, yolda dolmuş şoförü ile aralarında geçen diyaloğu en ufak detayına kadar anlatıyordu. Birlikte çalışmaya yeni başlamışlardı ama hepsi Gülay’ı çok iyi tanıyordu. Aklından geçen her türlü ayrıntıyı herkesin bilmek istediğini düşünen, her zaman çok konuşan ve nedense her günü olay olan bir genç kadındı. Aysel’in aklının almadığı, hayatı nasıl bu kadar dolu yaşadığıydı. Aynı iş yeri, aynı insanlar, aynı olaylar, Gülay’ın ağzından dünyanın en önemli şeyiymiş gibi vücut buluyordu. Her yaşadığını ballandıra ballandıra anlatan Gülay’ı sadece, “Dur bakalım, neler olmuş!” edası ile “Fatma Abla” dinlerdi.

50 yaşlarında, şişman, esmer bir kadın olan Fatma’ya “Fatma Abla” denmesinin nedeni, ofisin demirbaşı olmasıydı; neredeyse kurulduğundan beri buradaydı veya Aysel’e öyle geliyordu. Biraz da korkuyordu Aysel, geleceğini görüyordu “Fatma Abla”da. Hiç evlenmemiş ve yalnız yaşıyordu tıpkı onun gibi. Hayat onun için sadece bu ofisti sanki ve binada olan biten her şeyi bilirdi. Şirkette yaşanan son skandalın gerçekte doğru olup olmadığını, size kaynağını da vererek ballandıra ballandıra anlatırdı. Ofiste yaşanmış bir olay yoksa televizyon dizilerini ve oyuncuları çekiştirirdi. Çünkü yaşamıyordu ve varlığını ancak başkalarının hayatları ile kanıtlayabiliyordu.

Gülay başından geçenleri anlatırken, Fatma sorular soruyor, ayrıntıları öğrenmeye çalışıyor, bir taraftan da “Hiç sağları solları belli olmuyor bu edepsizlerin, çok uzatmasaydın!” diyerek öğüt veriyordu. O sırada karşı masada oturan Sevgi “Bir araba alamadık ki! Bu maaşla nasıl alacaksın? Of of !” diye lafa karıştı. Zayıf, kuru çelimsiz ve sürekli sebepsiz yere sızlanan bir kızdı Sevgi. Yüzünün güldüğüne kimse şahit olmamıştı, ister işler sıkıntıdan patlayacak kadar yavaş olsun, ister çıldıracak kadar yoğun, her durumda şikâyet edecek bir şey bulurdu. Annesiyle yaşıyordu babası çok küçükken terk etmişti onları. Fatma’ya göre adam iyi dayanmıştı bu huysuz ikiliye. “Araban olsa bu sefer onun derdi bitmez Sevgi’ciğim!” dedi Fatma anaç bir tavır takınarak, içten içe dalga geçiyordu. Ofisteki herkes Sevgi’yi memnun etmenin bir yolu olmadığını öğrenmiş, onu neşelendirmeye çalışmaktan çoktan vazgeçmişti. Ne zaman söylenmeye başlasa “Haklısın. Vah vah, ne yapsak acaba?” diyerek şaşırtıyorlardı ve konuyu uzatmasına engel oluyorlardı.

Gülay tüm şirinliğini takınarak anlatmaya devam etti, “Ama benim kızı görmen lazım Fatma Abla. Bir söyleniyor şoföre, sanırsın koca kız!” Gülay’ın kahkahası ile birlikte, nereden çıktığı belli olmayan bir hüzün rüzgar misali dolaştı odayı. Fatma ve Aysel aynı anda önce birbirlerine, sonra da varlığı ve yokluğu belli olmayan Tülin’e baktı. Tanrının özenerek yarattığı kadınlardandı Tülin, bir bakanın dönüp dönüp baktığı, erkeklerin iç çektiği, kadınların imrendiği, bakımlı, güzel, narin ve kesinlikle kibar bir kadındı. Hayatı boyunca kimseyi kıskanmamıştı, buna ihtiyaç hiç duymamıştı. Mutlu bir evliliği vardı. Çok uzun yıllar çocuk yapmak için uğraşmış, yüzünde bir gülümseme olarak yerleşmiş umudunu hiç kaybetmemişti. Ama oğlu hasta doğunca içine kapanmıştı. Gülay’ın kızı ne zaman ofise gelse ona imrenerek bakar, onunla aynı yaşta olan oğlunun onun gibi büyümemesine iç çekerdi. Aslında oğlunun hasta doğacağını doktorlar çok önce haber vermişlerdi. Ama kıyamamıştı “Nasıl yaparım?” demişti, “Nasıl yaparım kalbinin attığını hissetmişken?..”

Tülin tüm anıları canlanmış gibi düşünceli, ayağa kalktı, pencereden dışarıyı seyrediyordu. Aysel onu izlerken acının insanı olgunlaştırdığını düşündü. Büyük acılar, önemsiz serzenişlerden utandırıyordu insanı. “Bir acımız bile yok! Belki de sorun burada!” diye geçirdi içinden ve aynı anda parmağını tahtaya vurdu, “Allah korusun!”diye mırıldandı. Acı çekmek, ölmekten daha çok cesaret istiyordu.

7 Yorum Günaydın / Tutku Taşkınoğlu

  1. Hayatin akışı içinde kaybolmamak için tutundugum dallar var.
    Edebiyat ve sanat bu dallardan biri.
    Sizin hikayeleriniz de hayatima anlam katiyor.
    Yoksa Aysel’den ne farkim kalir.Sevgiler

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.