garip
garip
garip

Gözler/ Turhan Yıldırım

reklam
01 Kasım 2019 3

Uzun zamandır aynı rüyayı, daha doğrusu aynı kabusu görüyordum. Gözler geliyordu üzerime üzerime, masmavi gözler geliyordu, alışveriş ateşiyle parlamış gözler geliyordu, indirim var indirim diye yanıp yanıp sönen gözler geliyordu. Renkleri neden masmaviydi bilemiyorum, belki gün boyunca göğe bakamadığımdan, devasa camlarla kaplı yüksek bir binanın içerisine hapsolduğumdandır. Fakat hep aynı kabusu görüyordum tıpkı dün gece olduğu gibi. Şu an biraz önce kabusun etkisiyle uyandığım odanın içerisinde masmavi duvarlara bakıyorum. Yani sizin anlayacağınız benim için her şeyin rengi masmavi. Bu bir gerçeklik mi yoksa zihnimin bana oynadığı bir oyun mu bilemiyorum ama mavi her yerde. Gözler yalnızca benim için bir kabusun parçası değil; onlar her yerdeler, gün boyunca benimle birlikteler. Yalnızca gözler değil, kulağıma çeşit çeşit sesler de geliyor benim. Çocuğuna bağıran anneler, ağlayan çocuklar, güvenlik cihazlarının metalik sesleri, gün boyunca sürekli devam eden her telden popüler şarkılar ve alışveriş heyecanıyla koşuşturan insanların ayak sesleri.

Bugün benim izin günüm ve bugün benim kurtuluş günüm. Gün boyunca süren, peşimi bırakmayan gözlerden, seslerden kurtuluş günüm. Kendimi tanıtmadım değil mi sizlere? Ben, yaşadığım bu kaotik metropolün, devasa bir alışveriş merkezinde, daha doğrusu “aldım verdim paralarınızı bir güzel iç ettim” merkezinde çalışan sıradan bir güvenlik görevlisiyim. Adım mı? Benim bir adım yok ki. Daha doğrusu nüfus kağıdıma bakarsanız illa bir ad ve soyad görebilirsiniz ama benim bir adım yok ki. Ben bu toplumun içerisinde bulunan sıradan, küçük insanlardan biriyim sadece. Benim adım Bay Yok, benim adım Bay Hiç. Ben belki de bu dünyada hiç olmadım, belki de hiç dünyaya gelmedim ki -bilinmez.

Ve yarın yine yeniden gözlerin, seslerin içerisinde yer alacağım. Sayısız insan gelip geçecek buradan ve sayısız metalik bip sesini duyacak kulaklarım. Alışveriş heyecanına kendini kaptırmış bir sürü çift göz göreceğim. Hafta içi, hafta sonu fark etmez binlerce insan göreceğim. Kendi mutsuzluğunu, alışveriş heyecanıyla kapatmak isteyen, yalnızca para harcamanın tatminiyle gözlerindeki ateşi, yeniden harlamaya çalışan kadınları göreceğim. Evlendiğine bin pişman, ne işinde ne de evinde huzuru olan, sönmüş erkek gözlerini göreceğim. Çocuklar göreceğim, mutsuz çiftlerin mutsuz çocuklarını. Daha bebekliğinden itibaren gördüğü reklam filmlerinin etkisiyle marka bağımlısı olmuş, ailesine ne pahasına olursa olsun istediğini aldırmaya çalışacak çocukların hırsla parıldayan kocaman açılmış gözlerini göreceğim. Ve gençleri göreceğim, birbirlerine hava atmak için yarışan, idol aldıkları medya yüzlerinin esiri olmuş genç kızlarla erkekler göreceğim. 

Ve sesler gelecek kulaklarıma, dalga dalga, çeşit çeşit sesler gelecek kulaklarıma. Koşuşturan insanların, birbirine bağıran eşlerin, ağlayan çocukların, kahkaha patlatan gençlerin, hayat başına yıkılmışçasına oflayan puflayan yaşlıların seslerini duyacak kulaklarım. Ayakların sesleri, bebek arabalarının tekerlek sesleri, hunharca bir koşuşturmacanın kaotik sesleri ve de kırılan, çarpan, düşen, yok olan eşya sesleri…

Burası süper, mega, hiper, ultra bir Avm; burası paranızı alıp hiçbir şeyi geri vermeyen, cüzdanınızın yenilmez düşmanı bir bölüm sonu canavarı. Metropollerin kaotik yaşamında çarpılmış yüzleriniz ve feri giden gözlerinizle yitip giden sizler, bir süreliğine yalandan mutluluk yaşamak için keşmekeşin kalbi olan bu yerde tamamen yok olmaya hazır mısınız? Ben sade bir güvenlik görevlisi Bay Yok, ben Bay Hiç, sizleri çok sevdiğimden ve berbat hayatlarınızın altına biraz daha odun atmak istediğimden başlatıyorum alışveriş çılgınlığını. Güzide alışveriş merkezimizde, bugün tüm dükkanlarda satılan her üründe %50, 70, 90 indirim var. Sizin kararmış kalplerinizi mi kıracağım hepsini bedava yaptım. Gelin, koşun, durmayın. Önce gelenin elinde kalıyor tüm mallar. Alışveriş çılgınlığıyla parlamış gözleriniz safi ateşe kessin. Hadi durmayın, hep birlikte yağmalayalım, yok edelim kaosun başkentini. Sadece mallar yetmez, rafları da alın belli mi olur belki bir gün işinize yarar. Her şeyi alın, yok edin, yağmalayın, parçalayın, yiyin birbirinizi ve artık dinsin mutsuz kalplerinizin acı çığlıkları.

Ne diyorduk, en son kendimi tanıtıyordum değil mi sizlere? Güzel Anadolumuzun sıradan bir üniversitesinde sıradan bir bölümü bitirdim bundan yaklaşık dört sene önce. Sonrasında kutsal kare asın ikinci aşaması olan ekspres askerliğimi, sıradanlığa sıradanlık katarak yaptım. Ve bir gün geldi –hayatın muazzam tesadüfler silsilesi sonucu- kendimi, bitirdiğim bölümle ilgili bir işe giremeden güvenlik görevlisi olarak buldum. Şunu sizlere söylemeden de edemeyeceğim, fiziğim asla yaptığım işin tanımına uygun değil. Yani gözünüzde beni sakın uzun boylu, kalıplı bir adam olarak canlandırmayın. Ben, bildiğiniz orta boylu, sıska, üzerimde üniforma olmadığı zamanlarda asla güvenlik görevlisi olarak nitelendiremeyeceğiniz bir modelim. Hani benden olsa olsa postacı, çöpçü, sigortacı ve bunlara benzer bir işkolundan meslek erbabı olur da asla güvenlik görevlisi olmazdı. Fakat hayat yalnızca, üzerimize oyun üstüne oyun kuran bir yazardan ibaret. Bizlere en beklenmedik anda şansı, en beklediğimiz anda da şansızlığı bahşediyor. Okulla askerlik bittiğine ve asgari ücretten hallice de bir aylıkla işim olduğuna göre kutsal dörtlüyü tamamlamam gereken zaman dilimi de hunharca yaklaşıyordu üzerime üzerime.

Kutsal dörtlünün son karesi, yanı başımda benimle aynı görevi paylaşan güzeller güzeli Ayşe miydi peki? Daha geçen gün o, aylık maaşının üç katı fiyatına taksitle, süpersonik, hipertronik telefonlardan birini, daha doğrusu en iyisini almamış mıydı? Her gün mavinin en parlak tonunu, statü ve zenginlik isteyen -bunlarla alev alev yanan- gözlerinde görmüyor muydum? Tüm bunları görüyordum ama başta ailemin sonrasında da toplumun benden istediklerini dibine kadar yerine getirmiş bir sade vatandaş olarak bu işi de başarmam gerekliydi. Yani, kutsal kare asın en önemli parçası olan evliliği, tıpkı zorunlu bir görevmiş gibi yerine getirmeliydim. Söz, nişan, kına ve düğünden oluşan paketi bir hap gibi yutup  dibine kadar borçlu insanlar kervanına katılmalıydım. Her daim borçlu ve mutsuz yuvamızda çocuklarımızla birlikte ölünceye dek sefalete sefalet katıp yaşamalıydık. Ne de olsa muhteşem, harika o meşhur dünya düzeni bizim gibi sıradan, normal insancıklardan bunu isterdi değil mi?

Masmavi ateşten yanan gözleriyle Ayşe üzerime üzerime geliyor. İnsanlar, mutsuz insanlar, yok olmuş, eriyip bitmiş insanlar üzerime üzerime geliyorlar. Karşımda koskoca bir yaşayan ölüler ordusu, üzerime üzerime geliyorlar. Ben, sıkışıp kalmışım bu masmavi dehlizin içerisinde. Ne olursun gelmeyin üzerime üzerime, bırakın beni kendi halimin sıradanlığına. Ben Bay Yok, ben Bay Hiç, zaten kabul etmişim çoktan yok oluşu. Daha ne istiyorsunuz benden, neden geliyorsunuz ki üzerime üzerime. Daha ne istiyorsunuz, infilak etmemi mi?

Uzun zamandır gördüğü kabusun aynısını yine bu gece de görmüştü. Yataktan berbat, bitik bir ruh haliyle kalktı. Üzerini giyinip hızlıca bir kahvaltı yaptıktan sonra içinde gitgide büyüyen sıkıntının da etkisiyle çabucak yola koyuldu. Günlerden bir Pazardı ve bugün okulların açılmasından önceki son Pazar olduğundan Avm tıklım tıklım olacaktı. Yoldayken, hem gördüğü kabusun hem de içinde büyüyen sıkıntının etkisiyle giderek daha da yılgın bir adama dönüşüyordu. Fakat beden hareketleri, bu ruh halinin tam tersini söylüyordu; ayakları hızlıca hareket ediyor ve hatta sanki bir yere yetişecekmiş gibi hafiften koşuşturma halini alıyordu. Personel girişinden Avm‘nin içerisine girip soyunma odasında “Güç bende artık” diye bas bas bağıran üniformasını üzerine geçirdi ve açılış için yerini aldı. Saat “on”u gösterdiğinde yavaş yavaş kahvaltı yapmaya gelen aileler sökün etmeye başladılar Avm’ye. Daha sonraları önce birer ikişer gelenler onlu gruplarla gelmeye ve sonrasında ise tıpkı yiyecek kokusu almış karıncalar gibi sürüyle gelmeye başladılar.

Gelen insan selinin gözleri kocaman tek bir mavi ışıldakmışçasına yanıp yanıp sönüyordu. Bugün sanki çalışma arkadaşı Ayşe’nin gözleri de daha parlak bir maviyle ışıldıyordu. Mavi her bir yandan üzerine üzerine geliyordu. Sanki tüm Avm mavi bir renge bürünmüş, sanki her yerden mavilik akıyordu. Birden körleşmeye başladığını düşündü. Gözleri yalnızca tek bir rengi görüyordu. Dakikalar bir türlü geçip gitmiyordu; sanki onun için bugün, bu mavi dalgadan bir kurtuluş ümidi yoktu. Patlayacak saatli bombanın geriye saymaya başlamasıyla, içindeki sıkıntı artık büyümesinin son raddesine gelmişti. Kalbi infilak edecekmiş gibi hızlı hızlı çarpıyor ve sıkıntı yerini kocaman bir öfkeye bırakıyordu. Artık geriye sayım başlamıştı zihninde; on, dokuz, sekiz, yedi, altı, beş, dört, üç, iki, bir ve …

Sakince belinden copunu çıkardı, ve birden tıpkı bir Amok koşucusu gibi çılgıncasına Avm içerisinde koşmaya başladı. Onu görenler önce bir hırsız kovalıyor zannettiler ama sonrasında tüm çıplaklığıyla dehşete tanık oldular. Önce bir elektronik mağazasına girip her şeyi yerle bir etti. Sonrasında kozmetik dükkanına, kuaföre, kitapçıya, artık önüne hangisi gelirse oraya girip copuyla tüm dükkanları bir bir alt üst etti. Bu olanlar aslında o kadar kısa bir süre içerisinde olup bitti ki, olayın aniliğinden ve dehşetten hiç kimse bir şey yapamadı. Ta ki görevinin kendisine kazandırdığı hızlı düşünme ve paniğe kapılmama yetileri sayesinde Ayşe, polislere haber verene kadar.

Sonrası, siren sesleri, bağırışlar, küfreden insanlar, onu linç etmek isteyen öfkeli insanlar, polisler, polisler… Ve ortada kendini bitip tüketmiş, ruhunu oracıkta teslim etmeye hazır bir adam.

Bugün duvarları bembeyaz olan odamda uyandım ben. Artık benim için mavi yok, burada her şey bembeyaz. Belki en başından beri odamın duvarları beyazdı ama gözlerimdeki körleşme sebebiyle ben onları masmavi görüyordum. Ama neyse artık bitti her şey ve benim için bembeyaz bir hayatın kapıları aralandı burada. Birazdan kar gibi önlükleriyle beyaz gözlü adamlar gelecek odama ve bana verecekleri haplarla beyaz hayalleri serecekler zihnimin önüne.

Vakit yaklaştı, geliyor beyaz önlüklüler, duyuyorum ayak seslerini koridordan. Ama o da nesi, yine o mavi ışık, yine gözlerde o mavi ışık. Sizler yoksa beni mi kandırdınız buranın beyazlığıyla? Hani bana söz vermiştiniz, artık bitmişti mavinin azabı. Kurtulmuştum ben o gözlerdeki mavi ışıktan. Şimdi ne oldu? Ne olursunuz artık kandırmayın beni, ne olursunuz artık gelmeyin üzerime o ışıl ışıl mavi gözlerinizle. Gelmeyin üzerime, gelmeyin, gelmeyin, gelme, gel… Ve bitti.

Mavimsibirışıkmavimsibirdestanyazıyordumavimselmevsimselgeçişselmavimtrakgöklerde. Maviydimbenartıkmaviselgöklerdemavişmavişgözleriylebirkedininbedenindemavimsizihnimdemavişmavişbakıyordumdeniziniçerisindeyaşasınmavimtrakmavininyükselişiyaşasınmavimselmavininyükselişiyaşasınmavibeninortayaçıkışıyaşasınartıkbendebirmaviyimvebendeartıkbirköleyim.

Beyazlaraölümbeyazsılaraölümbeyzanınbeyzadeliğineölümbeyazyokolduartıkbeyazbittibeyazeriyipgittimavininyokediciliğindebeyazdangeriyekalmadıhiçbirşeyvesonlandıbeyazınbutoplumdakibudünyadakiayrıksıyolculuğu.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

Avatar
Bircan Mirza

Çok güzel bir yaklaşım. Bu hikaye bana Kemal Sunal’ in Öğretmen adlı filmini hatırlattı. Hayat şartlarına yenik düşünce Bakirkoy’ ü boylamisti. Ne var ki rollerin farklı olduğu dünyada her oyuncu kendi rolünü oynamak zorunda. Oyun bittiginde uçsuz bucaksız mahşerde mavi gözler kızıla mi yeşile mi dönüşecek bilemeyiz. Temennimiz yesil omasi yonunde. Emeğinize sağlık.

    Avatar
    Turhan Yıldırım

    Öğretmen filmi Türk sinemasında toplumcu-gerçekçi türün en nadide örneklerinden biridir. Güzel yorumunuz ve katkınız için çok teşekkür ederim.

Avatar
Süheyla

Şahane olmuş Turhancım öykün çok sürekleyicive merak uyandıran sonuca götüren harika bir öykü olmuş. Bir Avm güvenlik işinin önemi bukadar iyi anlatılabilir yüreğine sağlık canım bir tanem devamının gelmesi dileğiyle başarılar

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.