Görünmez Kazım / Kenan Şahbaz

                               

“Şşşt, Aziz! Senin manken geliyor karşıdan,” dedi Nizam, ağzından salyalar püskürterek.

“He vallahi. Hele şunun salınışına bak. Podyuma çıkarsan hiç yabancılık çekmez, üstelik bembeyaz bir teni, o teninin bir kokusu var ki…”

İkisinin konuşmalarını duyan Kazım coştukça coşuyordu. Yirmi üç yaşına gelmiş, daha eline kadın eli değmemişti. Değil eline değmesi henüz hiç bir cinsilatifle duygusal yakınlık yaşamamış, rüyalarında debelenip durmuştu. Hemen her sabah arabayı devirerek uyanmaktan sıkılmış, isyan edip duruyordu. Nizam’la Aziz’in anlattıklarının ne kadar gerçekti ne kadarı yalan bilmiyordu. Çoğu zaman aklından bunların hepsi yalandır diye geçiriyordu.

“Abi bunun kocası yok mu? Evli diyorlar onun için. Hem iki de çocuğu varmış…” diye söze girdi Kazım.

“Sen o çocukları bir görsen…”  Gülerek devam etti Nizam. “Çocuklar aynı Aziz. Öyle değil mi Aziz?” Gülerken sigaradan sararmış dişleri bütün yüzünü kaplıyordu.

Nizam’ın sözleriyle erkeklik gururu okşanan Aziz, oturduğu sandalyede dikeldikçe dikeliyordu. Yuvarlak kahvehane masasının üzerindeki bordo çuhalı örtünün üzerindeki sigara delikleri örtüye yaşlanmış bir hava veriyordu. Aziz’le Nizam’ın yüzleri de tıraş olmaktan sertleşmiş ciltleri, ters dönmüş sakalları yüzünden ayın yüzeyindeki kraterler gibi delik delik duruyordu. İkisi de bu halleriyle Kazım’dan on yaş büyük gösteriyorlardı. Sanki arkadaş değil abileriydi. Kazım ise pürüzsüz cildiyle onların yanında ergen lise çocukları gibi kalıyordu. Birlikte ne zaman nereye gitseler, karşılayan her kim olursa olsun öncelikli olarak diğer ikisiyle muhatap olur, Kazım’ı görmezden gelirdi.

Yaşamının neredeyse tamamını görünmez biçimde geçirmişti. Babası işten döndüğünde iki kelime laflamak için yanına yaklaştığında televizyona gözünü diken babası onu ne görür ne de sesini duyardı. Yanında yöresinde hiç bir canlılık belirtisi yokmuş gibi kendi canlılığını sürdürürdü. Annesi desen o da öyleydi. Mutfakta doğmuş, mutfakta ölmüştü. Şakadan değil, gerçekten de mutfakta doğup orada ölmüştü. Köyde anneannesinin sancıları tuttuğunda mutfaktaymış. Hemen altına iki çul serip Haççe ebeyi getirivermişler. Hazır ocakta kaynayan su da olunca orada, yufka ekmeklerin arasında doğurmuş anneannesi. Nadiren konuştuğu, sesini duyurduğu zamanlarda: “Mutfakta doğduğum için ekmek kokuyorum,” derdi annesi. Aklı ermeye başladığında, önceleri annesinin konuşmasını engelleyen bir hastalığı olduğunu düşünürdü. Ama onun için sessizlik bir hastalık değil de kaderdi. Mutfağa girdi mi çıkmak bilmezdi. Kalkar kalkmaz kahvaltı hazırlamak için girer, ardından bulaşıkları yıkadıktan sonra kocasına kahve pişirir, ardından hemen öğle yemeğini pişirmeye girişirdi. Eli ağır olduğundan mıydı, yoksa titizliğinden mi? Öğle yemeğine değin mutfaktan hiç çıkmazdı. Sonra bir iki saatliğine evi temizlemek için çıkar, akşam yemeği hazırlıkları için yeniden yuva içindeki yuvasına girerdi. Bütün bu koşturmaların arasında hamur mayalar, börekler, açmalar kekler, tatlılar yapardı. Ömrünü hep mutfakta yaşadı, hemen hemen yaşı kadar konuşmadı. Öyle olunca Kazım, annesi için de görünmez bir varlığa, mutfak gereçlerinden daha kıymetsiz, görülmesi gerekmeyen bir nesneye dönüşüyordu.

Beş yıl önce boğucu bir yaz akşamıydı. Annesi mutfakta yemek hazırlıkları yaparken içeriden gelen takırtı ne babasını ne Kazım’ı yerinden kaldırmaya yetmişti. Yıllar boyu annesi mutfakta, kendileri salonda televizyon karşısında zaman geçirirken sürekli tabak, bıçak, satır, oklava, su, ocak, süpürge sesi eksik olmazdı. İçeriden gelen küçük bir takırtıyla tedirgin olmaları gerekmezdi. Ancak karınları acıkıp yemeğin gelmediğini anladıklarında mutfağa gitmek akıllarına gelmişti. Annesinin yanına giden babasından da bir süre ses gelmeyince Kazım, merakla kontrol etmek üzere mutfağa gitti. Kapının aralığından babasını başını iki avucunun arasına almış sessizce yere bakarken gördü. Tepeden sallanan ampulün yarı sönük ışığı babasının yüzünde bir gölge yaratmış, nasıl bir ifade taşıdığını gizliyordu. Kapıdan bir adım daha attığında yerde hareketsiz yatan annesine gözü ilişti. Üzerindeki çiçek basmalı entarisi karanlık bir örtü gibi beyaz tenini kapatmıştı. O andan sonra zaman hızını yitirmiş, Kazım’ı bulunduğu noktaya çivilemişti. Ne düşüneceğini bilemiyordu. Yaşanan hareketsizlik sanki yerde yatan annesinden mutfağa, oradan da evin adım adım her bir noktasına değin yayılmıştı. Yıllarca konuşmayan annesinin son kez de olsa bir kaç cümle söyleyeceğini düşündü. Gözlerini büyütüp annesinin dudaklarına dikti. Küçük bir kıpırtı, bir ince fısıltı, inilti, zayıf bir isyan, nefes bekledi ama beklentisi yerine gelmiyordu bir türlü. Babası da kendisi gibi sessiz ve kıpırtısız, yerde yatan bedene tanımadığı biriymiş gibi yabancı gözlerle bakıyordu. Annesi onların hayatına girip sonra da görevini tamamlayan bir eşya gibi çıkıp gitmişti. Babasının gözlerinden ise bir damla yaş dökülmediği gibi üzüldüğüne dair en küçük bir belirti dahi göstermiyordu. Köşede duran buzdolabı kadar katı, duygusuz ve soğuktu.

“Mahalle nüfusuna katkıda bulunuyoruz oğlum. Kocaları olacak o sümsükler bu kadınları nasıl mutlu edeceklerini bilmiyorlarsa biz ne yapalım değil mi? Kendileri gelip buluyorlar bizi.”

Düşüncelerinden sıyrılıp araya girdi Kazım:

“Öylece durduğunuz yerde, öyle mi?”

“Bakma oğlum, adımız çıkmış kadın peşinden koşuyoruz diye.

Asıl onlar gelip buluyorlar bizi. Bu manken dediğimiz var ya, telefoncu Ramiz’in karısı. Geçen sene musallat oldu bana. Nereden bulmuşsa bulmuş telefonumu, ha bire arayıp duruyor. Ben önce birisi şaka yapıyor zannettim ama durum öyle değilmiş tabii. Önce telefonda başladık açık seçik konuşmaya, sonrasında kocası evden çıkar çıkmaz evine damlamaya başladım. Telefonda neler konuştuysak evde gerçeğe çevirdik. Aklının alamayacağı şeyler yaptık. Şimdi öyle masum masum yürüdüğüne bakma bu orospunun, yatakta bir numaraları var aklın durur. Kocasına bile öyle şeyler yapmamış bugüne kadar. Hiç öyle inanmıyormuş gibi bakma bana. İnanmıyorsan Nizam’a sor. Öyle değil mi Nizam? Bir keresinde onun evine girerken görmüş beni Nizam.”

Başını sallayarak onayladı Nizam.

Aziz anlattıkça coşuyor, Kazım esrikleşmiş, ağzı açık, heyecanla zihninde canlandırdığı hikâyenin devamının anlatılmasını bekliyordu. Şaşıyordu anlattıklarına. İnanmayacak olsa, ‘yalan söylüyorlardır,’ dese birbirlerini şahit gösteriyorlar. Masalcı amcaların karşısında ağzı bir karış açık oturan şaşkın ve umut yüklü çocuklar gibi dinliyordu hikâyeleri. Aziz anlattıkça önündeki kabarıklık büyüyordu. Neredeyse kahvenin orta yerinde boşalıverecekti. İçini basan sıcaklıkla birlikte dudak kıvrımlarının gevşediğini, yüzünün kızardığını hissetti. Bir an için utanıverdi halinden. Acaba anlamışlar mıydı? Önündeki kabarıklığı gizlemek için sandalyesini masaya iyice yaklaştırıp masanın altına doğru sokuldu, yüzünün halini görmesinler diye başını önüne eğdi. Biraz sert hareket etmiş olacak ki kahveciyle müşteriler bir baş hareketiyle ona doğru bakıp yaptıkları işlere geri döndüler. Bu bakışmalardan dahi payını alamamanın üzüntüsünü yaşıyordu Kazım. Binayı başlarına yıksa onu görmeyeceklermiş gibi geliyordu.

“Ben şunun peşinden gideyim, bakayım. Nereye gidiyormuş? Belki de bana görünmek için çıkmıştır. Nice zamandır uğramamıştım. Hadi eyvallah!” diyerek ayaklandı Aziz.
Ardından Nizam hiçbir açıklama yapmadan sandalyesinden fırlamış, kapıya ulaşmıştı bile. Kazım onu orada öylece bırakmış olmalarına içerlemişti. Yine bir görünmezlik hikâyesi olmuştu kendi için. Arkadaşları diye tanıdığı Nizam’la Aziz çay hesabının bir kuruşunu dahi ödemeden çekip gitmişler, olduğu gibi Kazım’ın hesabına geçmişti.

Dışarıda hava çok güzeldi. Mavinin en güzeli ışıldıyor, sarının en tatlı sıcağı, bulut desen varla yok arası… Adeta insanın kanını kaynatan sevgili gibi sokağa çağırıyordu. Elini cebine atmaya çekindi Kazım. Önündeki kabarıklık henüz inmiş değildi. Yanlışlıkla eli değse ateşe düşen tüp gibi patlayacak basınca ulaşmıştı. Başını önüne eğip enayiliğini düşünmeye koyuldu. Ne zaman oturmuştu bu masaya? Hangi aralık Nizam ile Aziz gelip yanına oturmuş, çaylarını içmişlerdi de hesabı yıkıp gitmişlerdi? Bu kaçıncı olmuştu böyle? Biraz zaman geçtikten sonra önündeki tepeliği düzleştirip evine dönmeye karar verdi her zamanki gibi.

 

 

Fotoğraf: https://bit.ly/2tDUgAN

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.