GoodBye-to-Berlin / Bilge Bulut

“Bu romanda olayları “ben” öznesiyle anlattığım için, okuyucu sayfaların tamamen otobiyografik olduğunu düşünmesin sakın. Karakterlerin yaşayan insanların romana yansıyan portreleri olduğu doğru, ama ChristopherIsherwoodvantiloktan başka bir şey değildir” diye başlar ChristopherIsherwoodGoodbyeto Berlin ( Elveda Berlin) romanına. Anlatıcısına kendi adını verip, bir nevi kamera rolünü üstlendiğini de ekler kitabın ilk sayfalarında. “ Ben objektifi açık bir kamerayım, oldukça pasif, kaydeden ama düşünmeyen. Karşı pencerede tıraş olan adamı da kimonosu üstünde saçını yıkayan kadını da ben çekerim kameramla”. Şüphesiz ki Isherwood 1939 yılında yazdığı ve Nazi dönemi öncesi Berlin’i anlatan bu episodik romanında, oldukça alçak gönüllü bir tavır sergilemiş. Kendini pasif ve sadece kaydeden bir kamerayla özdeşleştirmiş ve anakronistik bir şekilde daha RolandBarthes “Death of the Author ( Yazarın Ölümü) makalesini yayınlamadan, otoriter ve her şeyi bilen, gören, yorumlayan, hem okuyucuyu hem de romandaki diğer karakterleri diktatörce kendi emrine alıp nefes aldırmayan yazarı öldürdüğünü belirtmiştir. Peki bu kamera romanda gerçekten sadece kaydedip, bize 1930-1933 yılları arası Berlin günlerini mi anlatıyor? O zaman bu roman bir günce ya da tarihsel anekdot sayılabilir mi? Modernist döneme ait bir yazar olmasına rağmen, Isherwood burada da kabuğundan sıyrılıp post-modernizme bir selam çakmış ve tarihi olayları cümlelerin içinde hiç tarih geçmeden, sadece insanların evlerine girerek, sokakta yanlarında gezerek, tartışan çiftlerden birini dışarı çıkarıp içki içirerek bazen de kendi romanını yazmaya çalıştığından bahsederek tatlı tatlı anlatır. Aslında tarihtir her cümlede her hikâyede keskin kokusunu Christoper’un anlattığı odalarda bırakan ve her karakterin ağzından çıkan cümle; yediği içtiği, giydiği, güldüğü ağladığı her şey Hitler öncesi Berlin tarihinin içinden kopup gelir. Isherwood o kadar naif ve kırılgan bir yazardır ki aslında, ve o kadar nakış gibi işler ki insan hikayelerini, romanda insan trajedilerini kendi kamerasından gösterirken okuyucuya, Hitler’in ve SS askerlerinin ayak seslerini romanın sonuna yaklaştıkça daha çok duymak okuyucuyu sarsar derinden. İşin zor kısmı da budur aslında. Her nasıl J.M Coetzeecoloni sonrası yazarı olarak, siyah-beyaz ayrımına ya da sömürgeci ve sömürge edilen zıtlıklar ayrımını desteklemeden, hatta onları yapı-söker bir tavırla eritiyorsa, Isherwood da Alman/ Yahudi karşıtlığını, sadece insanların yüzüne kamerasını tutarak okuyucuya göstermiştir.

Romanın ilk bölümü “Berlin Günlüğü Sonbahar 1930” başlığıyla başlar. Christopher saygın ama parasız bir İngiliz beyefendisidir ve geçimini sağlamak için Berlin’de özel öğretmenlik yaparak ve çok odalı evlerden oda kiralayarak romana girer.Ev sahibi bayanSchroder zamanında iyi günler geçirmiş, tecrübeli ama arada sırada fesatlığı tutabilecek bir Alman hanımefendisidir. Evin diğer kiracıları bir fahişe, bir barmen, bir de koyu bir Nazi taraftarı olan iri yapılı, koca çeneli Bavyera’lı bir kadındır. Isherwood biz okuyucuyu evin ortasında bir kanepeye oturtup, Bayan Schroder’in hazırladığı bir sıcak çikolatayı elimize tutuşturup Hippi adlı zengin bir Alman ailenin lise çağındaki kızlarına İngilizce konuşma dersi vermeye kaçar. Biz bu sırada kendini odaya kapatan fahişenin ağlama sesleriyle sarsılıp, Bavyera’lı kadının yan apartmandaki Yahudi kadını eleştirişine kulak misafiri oluruz. Yıkık dökük evin içinde, gıcırgıcır merdivenlerden Bayan Schroder’le birlikte inip çıkarız. Her sabah onunla eskilerden kalan ve Kayzer Almanya’sını hatırlatan antika savaş eşyalarının tozunu alırız ve eskiden kalan hiçbir eşyanın yerini oynatmamaya özen gösteririz. Isherwood evdeki bu ufak detaylara kamerasıyla bakarken, biz okuyucuya göz kırpar aslında.Schroder’in ve birçok Alman’ın eski düzeni nasıl korumak istediğinin ve büyük toplumsal bir değişime nasıl hazır olmadıklarının göstergesidir bu. Daha evindeki biblonun yerini değiştirmeye kıyamayan Bayan Schroder ve birçok ev sakini kendini savaşın içinde bulacaktır ilerleyen yıllarda.

Hippi ve ailesinin durumu da çok farklı değildir aslında. Hippi uzun sarı saçlarını sallaya sallaya, Christoper’a ders yaptırmamak adına elinden geleni yapan zengin Alman ailesinin kızıdır; anne ve babasıyla iki katlı evlerinde telefonla konuşarak anlaşırlar. Nasıl yavaş yavaş toplumda kırılmalar, sarsılmalar başlayıp insan grupları bu çatlakların üstünde birbirlerinden ayrılmaya başlıyorsa, evlerin içindeki iletişimsizlik halleri de çok farklı değildir. Hippi’nin babası Bernstein o sabah ısrarla karısının arabayla dışarı çıkmasını istemez. Sokakta çıkabilecek herhangi bir ayaklanma olursa, sana bir şey olmaz ama o arabanın bir parçasına birşey olsa yenilenmez diyerek okuyucu güldürür.  Bernstein’lerin evinde Hippi’ninChristoper’ın ağzına elmaları tıkarken, arada masumane yaptığı “evet, ne fena ülkenin durumu, savaş falan fena şeyler” yorumları ve HerrBernstein’ınarabasına düşkünlüğü bu Alman ailenin evinden baktığımız kameranın aslında çekmediği kısımları da bize gösterir. Ne Bayan Schroder ne de asil Bernstein’ler gelecek kaotik günlere hazır değildir. Hayat akarken, kimse başına gelecekleri, dünya savaşlarını, kıyımları düşünmek istemez. Düşünse de o an için sokakta arabanın başına bir şey gelmemesi daha mühimdir.

Kitabın ikinci bölümü, senelerce okuyucular tarafından çok ilgi görmüş ve hatta Kabare adıyla 1972 yılında filmi ve müzikali yapılan SallyBowles üzerinedir.Bir arkadaşı vasıtasıyla SallyBowles ile tanışan Christopher, genç yaşta evden kaçıp Almanya’ya gelen, zümrüt yeşili, yarısı çıkmış ojeleriyle ve rengarenk kıyafetleriyle ortalarda dolaşan bu hayat dolu kızın hem yakın arkadaşı olacaktır, hem de hafiften ona gönlü kayacaktır. SallyBowles, her gece başka bir erkekle tanışıp beraber olan, çoğu zaman terkedilen ve hep hamile olduğundan korkan, her terkedilme sonunda soluğu Christoper’ın yanında alıp, kafayı çekip ertesi gün hiçbir şey olmamışçasına hayatına devam eden bir çılgındır. Isherwood o kadar güzel tarif eder ki Sally’i, savaş öncesi gri Almanya sokaklarını rengârenk yapar Sally’nin kahkahaları. Her kabahat işlediğinde günahlarını Christopher’ın yanında çıkartırSally. Hatalarıma rağmen benim hala arkadaşımsın değil mi diye sorarken Christoper’a, diğer maceraya çoktan atılmıştır bile.Romanı okuyacak olanlar için SallyBowles kısmını burada kesiyorum çünkü bence kitabın en akılda kalıcı kısmı burası ve kült haline gelmiş bir karakter Sally. Benim de makalede “yazar ölüdür” fikrini benimsemem lazım sanırım. Her şeyi gören tanrı edasıyla dolanan yazar gibi her ayrıntıyı vermek istemem.

Romanın üçüncü bölümü “ Rougen Adasın’da-1931” başlığında. Başka bir evde oda kiralayan Christopher’ı bu sefer Peter ve Otto adındagaypartnerlerle aynı evde kalırken gözlemliyoruz. Otto, dansa düşkünlüğü, verdiği sözleri tutmayıp Peter’ı sinirlendirmesi, sürekli hır çıkarıp etrafı dağıtıp sonra aynı coşkuyla Peter’lakarnaval havasında eğlenmesinden dolayı bu çiftin Diyonizyak karakteridir diyebiliriz. Peter ise daha içine kapalı, Otto’ya düşkünlüğünü her seferinde dile getiren ama daha mantık çerçevesinde yorumlar yapan Apollonik karakterdir. Yazar Isherwood, bir röportajında romanda kendi homoseksüelliğinden açık açık bahsedemediğini çünkü dönemim böyle bir algıya çok hazır olmadığı itiraf eder. İtiraf eder etmesine de, günümüz okuyucusunun gözünden Christopher’ınOtto ve Peter’ın yanında uzun vakit geçirip, onlar her kavga ettiğinde Peter ile dışarı çıkıp dertleşmişlerinden, yazarın da onlarla vakit geçirmekten hoşlanışını anlatışı gözünden kaçmaz elbet. SallyBowles ve Otto kitabın en canlı, en hareketli, en şehvetli karakterleridir. Her ikikarakter de karnivalesk bir rol üstlenir. Karnivalesk’i Rus kritik MikhailBakhtin şöyle tanımlar: Eğlence, mizah ve kaotik bir yapıyla dominant stili ve tarzı yıkan ve özgürleştiren edebi tarz.Karnavelesk tarzda, hiyerarşiye, kurallara, baskın ataerkil yapıya kahkahayla, çılgınlıkla, bedensel tatmin arayışlarıyla karşı geliş vardır. Savaşın erkekle ve patriarki ile özdeşleştiğini farz edersek , Otto ve Sally gibi karakterler bedenleri ve kahkahalarıyla savaşta çıkacak olan silahların önünde dans edecek gibidirler. Evlilik dahi bu sistemin körelmiş bir uzantısıdır Sally için çünkü tek amacı onu ekonomik olarak rahata erdirecek biriyle evlenip hayatını kurtarmaya çalışmaktır. Otto ise tahmin edileceği üzere, Peter’ı bir süre sonra sıkıcı bulacak ve başka maceralara atılacaktır.

Dördüncü bölümde kamera bizi Nowak ailesinin yanına götürür. Christoper tekrar yeni bir odaya taşınmıştır ve bu sefer ekonomik durumu çok kötü olan Alman Nowak ailesi ona oda açar. Bayan Nowak, iki yetişkin oğlu, bir küçük kızı ve yaşlı kocasına elinden geldiğince özveriyle bakan tonton bir kadındır. Oğullarından biri çoktan Nazi taraftarı olmuştur ve siyasi duruşu gereği eve yemeğe geldiğinde dahi sert tavrını masada devam ettirmektedir. Bayan Nowak hastalığından dolayı sanatoryuma gidince, aile çok perişan hale düşer. Baba ve küçük kız harabe evde yalnız ve aç kalırlar çünkü diğer iki erkek evi çoktan terketmiştirbile.BayanNowak’ın Yahudiler hakkındaki yorumu romana inceden bir ahlaki mesaj verir. Oğlu Lothar’ın Nazi sempatizanı olmakla haklı olabileceğini ve başlarına ne geldiyse Yahudiler yüzünden geldiğinden şikayet eder. Hitler bunların hepsinin hesabını görsün de o zaman bakalım bu kadar başımıza çıkabilecekler mi? Diye dertlenir. Daha sonra aklına mahalledeki Yahudi terzi gelir ve “ Aman neyse canım. Bizim terzi de Yahudi ama ne iyi adam. O kadar borçlanırsın bir şey demez. Hristiyan olsa öyle mi olur, asla borçlanamazsın ona” der. Yazar o kadar güzel işliyor ki burada politik arka planı; Alman ve tonton Bayan Nowak Yahudi terzisine kıyamadığı için, savaşın aslında filler arasında olduğunu hatırlatıverir okuyucuya. Hem Bayan Schroder hem de Bayan Nowak doyurucu, koruyucu, bakıcı kadın rollerinde ve evi, aileyi ya da evde kalan kiracıları çekip çeviren karakterler. Isherwood tezatlıkları yanyana getirmeyi ve eritmeyi seven bir yazar. Dışarıda, Berlin sokaklarında hava ne kadar soğursa soğusun, evlerin içlerini hep sıcak ve sevgi dolu tutmaya çalışan kadın karakterler o havanın soğuğunu kırıp, okuyucuya daha iyi hissettiriyor.

Kitabın beşinci bölümü bizi Yahudi aile Landauer’lerle tanıştırıyor. Hali vakti yerinde bu ailenin kızı Natalia ile Christoper iyi arkadaş. Natalia özellikle Christoper’ın sonunda yazıp bitirdiği roman hakkında konuşmaya ve romanı herkese anlatmaya çok hevesli. Karakter Isherwood romanın bazı yerlerinde yazdığı romandan bahsediyor ve roman yazmak için gerekli fiziksel şartlara sahip olmadığından şikâyet ediyor. Yazar Isherwood kendi Berlin yıllarından esinlenerek yazdığı bu romanda kendi hayatından bir kesit aktarmış oluyor böylece. Karakter Christoper’ın aksine, yazar için içinde bulunduğu durum ve gözlemlediği Nazi öncesi dönemi ise yeteri kadar materyal oluşturmakta. Landauer ailesinin yeğeniBernhard koyu bir Nazi düşmanı. Amcasıyla ileri giden işleri Alman baskıları sonucunda gittikçe kötüleşiyor fakat hiçbir zaman umutlarını yitirmiyorlar. Amcasının da dediği gibi bir Yahudi herhangi bir yerde her şeye en baştan başlamaya hazırlıklıdır ve tüm varlığını kaybetmesine rağmen eski konumuna geri gelebilir. Bernhard’ın sonu trajik bitiyor romanda, romanı okumak isteyenler için çok girmeyeceğim bu konuya. Bu bölümde güzel olan yazar Isherwood’un tarafsız bir şekilde dönemi çok güzel yansıtması. Hatta kendisine sen komünistsindir kesin diyenlere bile açık bir cevap vermekten çekiniyor. Isherwood ne faşizmi ne de komünizmi destekler bir tavırda romanda. Yazardan politik bir bakış açısını yansıtması gerektiğini düşünen okuyucu için bu hayal kırıklığı yaratabilir. Daha önce dediğimiz gibi yazar hiçbir şekilde yorum yapmayacağını ve sadece kamera görevini üstlendiğini söylemiştir bize.

Berlin Günlüğü 1932-33 bölümü başladığı yere geri getiriyor romanı. Christopher Bayan Schroder’in evinde bir oda kiralamıştır gene. İlk Berlin günlüğüyle karşılaştırıldığında, tüm karakterlerin hayatlarındaki farklılıkları anlatıyor bu bölüm ve en güzel Berlin tasviri geliyor yazardan: “ Berlin soğukta ağrı çeken bir iskelet: Asıl ağrı çeken iskelet benim aslında. Tren yolunun demir raylarının arasındaki, balkonların demirlerindeki, köprülerdeki, tramvaylardaki, sokak lambalarındaki, şehrin tuvaletlerindeki ayazın keskin soğuğunu ve acısını kendi kemiklerimde hissediyorum. Demir sızlayıp büzülüyor, taşların ve tuğlalar ağrıdan sızım sızım, alçı sıvalar hissiz. Romanın başında zaten harika hayatlar geçirmeyen karakterlerin hali gittikçe kötüleşmiş durumda, aynı şehir gibi..İnsanlar da iskelet gibi, bulunduğu kabın şeklini alan su gibi. Almanlar ve Yahudiler arasındaki nefret sokaklara taşmış durumda. Gençler sokaklarda kavga ediyor. Bir Alman genç iki Alman kızın Yahudi oğlanların arabasına bindiğini görünce sinirden çıldırıp bağırmaya, efelik taslamaya başlıyor. Kızlar korkuyla arabadan inip kaçıyorlar. Alman genç sokakta volta atmaya başlıyor bölgesini Yahudilerden korumak için. Christoper’ın kamerası artık sokakları da çekmeye başladı, çünkü duvarların içi duvarların dışına taştı, duvarların dışı duvarların içine zor kullanarak girdi. Bayan Schroder artık daha yaşlı, daha yalnız ve arada sigarasına sarılıyor yalnızlığını unutmak için. Evine herkesi alıyor kiracı olarak. Christoper ayrılırken dertleniyor da tabi, senin gibi centilmeni nereden bulacağım bir daha diye. Romanın en vurucu ve akılda kalıcı bölümlerinden biri burada söyleniyor: “ Ona herhangi bir şeyi açıklamanın ya da siyasetten bahsetmenin bir anlamı yok. O çoktan uyum gösteriyor bile.Bu sabah onu kapıcının karısıyla hararetli bir şekilde “Der Führer” hakkında konuşurken duydum. Eğer ona biri geçen Kasım seçiminde Komünist partiye oy attığını hatırlatsa, muhtemelen inatla ve büyük bir inançla reddeder. O kendini iklime uyduruyor, doğanın kanunu gereği kış için postunu değiştiren hayvanlar gibi. Binlerce insan Bayan Schröder gibi kendini iklime uyduruyor. Ne de olsa, hangi hükümet başa gelirse gelsin, onlar bu kasabada yaşamaya mahkûm”. Eğer roman herhangi üstü kapalı bir politik eleştiri yapıyorsa, Bayan Schroder hakkındaki bu yorum okuyucunun dudağının kenarında alaycı bir gülüş bırakıyor denilebilir.

Romanın tümüne baktığımızda, Alman ya da Yahudi tüm karakterlerin yalnızlık ve yabancılaşmadan dolayı acı çektiklerini görüyoruz. Christoper da dahil olmak üzere, her karakter bir varoluş çabasında. Hayatlarına anlam katmaya çalışan ama bu anlamlaşma çabasında gittikçe daha çok yalnızlaşan ve birbirlerinden bağı kopan karakterler. Zaten 20.yüzyıl İngiliz romanının en önemli özelliği değil midir bu konu? Modernleşmeye başlayan, teknolojiyle yoğrulan, savaşlarla evlerinin, ilişkilerinin, duygularının duvarları çatlatılan insancıklar. Amerikalı Modernist şair Ezra Pound’un “ Metro İstasyonunda” şiirinde dediği gibi: “ O itiş kalkıştaki bu yüzlerin görüntüleri; Ipıslak, kasvetli bir daldaki taç yaprakları sanki”. Yalnız insan, aynen yere düşecek yapraklar gibi, düşecek Adem ile Havva’dan beri yaptığı gibi.

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.