Goncagül / Meral Şahin

 

Ben, Fatma Yılmaz. Bu mahalleye, bu apartmana yeni taşındım. Beni kimsenin tanımadığı bir yere. Mahalleli sıcakkanlı, iyi insanlar. Neredeyse herkes birbirini tanıyor. Kadınlar ara sıra kendi aralarında toplanıyorlar. Yiyip içmek, sohbet- muhabbet, eğlence yani.

Ayla, benim karşı komşum. Birkaç kez beni de çağırdı. İsteksiz davransam da gittim. Normal insanlarla oturup kalkmak, dedikodu yapmak hoşuma gitti. Davet edildiğim yerlerin bir ikisine gidiyorsam, sekizine dokuzuna gitmiyorum. İstemediğimden değil, bir gün beni tanıdıklarına pişman olmalarından korkuyorum. Evde erkek olmamasından herhalde, mahallenin dul kadınlarına rahat girip çıkacakları bir kapı oldum. Yanlış anlaşılmasın, rahatsız olduğumdan değil, alıştırıp bir gün gelip gitmeyi kesmelerinden korkuyorum.

Ayla, kocasını işe, çocukları okula gönderince günlük işlerini yaptıktan sonra kapıyı çalar. ‘’Fatma abla taze çayım var. Gel, birlikte çay içelim.’’ Çayın yanına pasta börek bir şeyler de koyar. Çaylarımızı yudumlayıp, keklerimizi yerken kaynanasını çekiştirir. Onun için önemli, benim için basit sorunları anlatır. Anlattıkça anlatır, pamuk gibi bir kadın olur, bazen de kaynanasına küfreder.  ‘’Keşke, herkesin sorunu bu kadar basit olsa, incir çekirdeğini bile doldurmayan meseleler,’’ derim içimden. Dinlerken sıkılmam, gülüp geçerim. Sadece dinlerim, pek bir şey anlatmam, geçiştiririm. Anlatmak istemediğimden değil bir daha çaya davet etmemesinden korkarım.

Komşu gezmelerinden kalan zamanda yemek yapıp televizyon izleyerek vakit geçiriyorum. Takip ettiğim dizilerim bile var. Kadınlarla sohbet ederken kenarda kalmıyorum. Ben de konuşuyorum dizideki karakterler hakkında. Yaptıkları rollerin dedikodusunu yapıyorum. Kızıyorum onlara gerçekmiş gibi. Sonra dönüp gerçek hayata bakıyorum. Aslında hayat da bir oyun gibi.

Emekli olmanın verdiği özgür duygularla oturdum televizyonun karşısına. Emeklilik dediysem, normal bir emeklilik sayılır mı bilmem, zorunluluktan diyelim. Kumanda elimde. Bir o kanala bir bu kanala basıp duruyorum. Her kanalda reklam var. En sonunda durdum birinde, reklamları izlemeye başladım. Bir bebek mağazası reklamında, ‘’Ana kucağı alana bir paket bebek bezi bedava!’’ dikkatimi çekti. Ana kucağı. Tam o sırada kapı çaldı. Ayla, ‘’ Fatma abla annem geldi. Kahve yapacağım, beraber otururuz, laflarız biraz,’’ dedi. Televizyonu bile kapatmadan anahtarı alıp çıktım. Bol köpüklü kahvelerimizi içtik. Tatlı olarak yanında sohbetimizi ettik. Onlar fincanları ters çevirdiler. Ayla’nın annesi güzel fal bakarmış. Sen de kapat, dediler. Kapatmadım, ‘’İnanmam ben öyle şeylere,’’ dedim. İnanmadığımdan değil, bir daha birlikte kahve içememekten korktum.

Bir süre sonra eve geldim. “Şu Ayla’nın annesi, sevgi dolu bir kadın. Sıcacık. Yanında kendimi o kadar huzurlu hissediyorum ki. Ana kucağı öyle olmalı,’’ diyorum. Özlemişim, diyemiyorum. Benim annem, sevgisiz bir kadındı. Bize hiç sarılmazdı. Anne kız gibi sohbet etmezdik hiç. Hep emir cümleleri kullanırdı. Pek sevmezdi bizi. Belki de severdi de belli etmezdi. Hiç şaka yapmaz, hayatı hep çok ciddiye alırdı. Buna rağmen özledim annemi. Karar veremiyorum. Annemi mi yoksa çocukluğumu mu özledim? Biraz daha düşündükten sonra karar verdim. İkisini de.

Televizyon açık, oturuyorum karşısında. İzlemiyorum, bakıyorum öylece. Yine reklamlar başladı. Aynı reklam. ‘’Bir ana kucağı alana bebek bezi bedava!’’ Ana kucağı. Annem iyice yaşlanmıştır. Belki yaşlanınca yumuşamış, sevgi dolu, tonton bir kadın olmuştur. Beni görünce sımsıkı sarılır bana. İçime çekerim kokusunu. Başımı göğsüne koyarım, saçlarımı okşar. Belki de hayatın bir oyun, bizlerin de oyuncu olduğumuzun farkına varmıştır.

“Anne ben hayallerimin peşinden koşup gittim. Şarkı söyleyip ünlü olacaktım. Olmadı. Hayat bir oyun, bizler de oyuncuyuz.  Hayatımın bir bölümünü bir pavyonda Goncagül olarak oynadım. Şimdi Fatma, senin Fatma kızın olarak geri geldim,’’  derim. Belki beni affeder.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.