Göğümü Aydınlat / Hülya Belkıs Ertek

Deri sandaletleri artık ayaklarını vuruyordu. Hiç durmadan yürüyorlardı saatlerdir.”Nereye gidiyoruz, babama mı?Annem nerede, daha gidecek miyiz?” Elini sımsıkı tutmuş, öyle çekerek yürütmüştüm ki  çocukcağızı, topal olan ayağı biraz  daha  aksar olmuştu. İyice kaybetmişti dengesini.  Kuvvetsiz bacağı  eni konu yorulmuştu.Ne olur daha fazla yürümeyelim dercesine gecenin kör karanlığında gözlerime yalvarırcasına bakıyordu.

Mehpare,  Oğuz’u bana emanet etmişti. Kasabanın barında alkol kokan ağızları koklayan, pisliğe bulaşmış, birbirinden küfürbaz, madrabaz insanların iğrenç şakalarına, sirk çadırında seyrettiğim palyaçolara güler gibi kahkahalarla gülen bana. Artık ben de tanıyamıyordum kendimi. Aynalarda gördüğüm takma kirpikli, kıpkırmızı dudak boyalı, kocaman patlak gözlü kadın ben miydim?.. Kendimi kaybolmuş, her bir parçam bir tarafa dağılmış, paramparça hissediyordum. Elimi uzatsam tutacak tek bir insan yoktu. Ayyaş arkadaşlarımın düşmemek için uzattıkları ellerinden başka. Bir an önce bu çöplükten çıkıp kendimi bulmalıydım. Bu ben değildim, biliyordum bunu.

Adım mı, adım barlar kraliçesi Sitare. Anasına sövüp  durmuşum bu dünyanın. Dönek dünya, kalleş dünya, dişleri dökülmüş kambur kocakarı dünya diye sabah akşam övmüşüm bu dünyayı. O kadar öfkeliyim ki hayata karşı. Kız kardeşim Mehpare’yle telefonda konuştuğumdan beri öfkem  iyice tepeme çıktı.Bana
“Oğuz’u verdiğim adresteki yetimhaneden alıp, Cengiz’in yanına götürür müsün?”dedi.Cengiz deyince tüylerim diken diken oluyor. İlk kocası, Oğuz’umun babası, sayın eniştem.”Cengiz hala yaşıyor mu, yine mi Cengiz?”diye cevap vermeden duramadım. Sustu… Bu soruyu ne zaman ona yöneltsem, araya uzun bir sessizlik girer. Sonra başka hiçbir söz eklemeden usulca kapatır telefonu. Cengiz’e karşı derinlerinde bir yerde bitmeyen zaafı var. İlk aşkıydı ve onunla babamızın izni olmadan kaçarak evlenmişti.

Canım Mehpare, ikiz kız kardeşim. Gece ve gündüz misali zıt kardeşleriz biz. Yeniden evlendi. Hacı hoca takımından bir koca bulmuş. İmam nikahıyla oturuyor garibanım. Adamın vicdanına kalmış artık. Bir boş ol demeye bakar işi. İnanılır gibi değil bu erkek milleti.  Nerede onlarda öyle sadakat, vefa ki nikah akdine sadık kalsınlar.”Kızım inanma bu herife. Sadece namazına güvenme. Resmi nikah kıydır bu adama, uçkuru gevşek olmasın” dedimse de, cevap hazırdı. ” Yok ablacım, Sâmi onlardan değil. Bir görsen öyle merhametli, öyle sahip çıkıyor ki bana. Hem gün aldık, hemen kıyacağız nikahımızı, adım atacak paramız yoktu… Mahcubiyetinden yüzüme bakamıyor”
    
Oğuz’un küçük ellerinden tutmuş  saatlerdir hem yürüyor,  hem de düşünüyorum. O şair bozuntusu, baba müsveddesi Cengiz’e şiirler  yazıyorum zihnimde. Dahası da var, methiyeler düzeceğim ona, edebi küfürler edeceğim.  Kendime de şöyle bir mektup yazacağım:
 “Merhaba lan kendim, çok uzak düştük birbirimize. Bugün nasılsın? Epeydir halini hatırını sormadım.”

Oğuz tam o sırada elimi sıkarak bağırdı,
“Sitare teyze köpek havlıyor”
“Evet  kara kuzum gideceğimiz yere yaklaştık da ondan. Babana arayıp seni getireceğimi söyledim. Seni özlemiş, Oğuz diyor, başka bir şey demiyor.”
Garibanıma öyle demek zorunda kaldım. Ne yani, baban seni istemiyor mu, diyecektim! İnsan müsveddesi, kopyala yapıştır bunlar. Ayrıca  bu baba da, sadece ba ve ba‘dan, yani iki hecenin  yan yana gelmesinden ibaret . Baba sözünün anlamı o kadar onun için. Mama gibi, kaka gibi bir şey işte.Ulan ömür dediğin nedir; kalp gümbürtüsü, ahraz çığlıklar, yürek çırpıntısı, umut serpintisi. Sonumuz bir selâya bakar. Ah ya  bu gariban, içim acıyor gözlerine, hele de aksayan ayağına baktıkça. 

O sırada sendeleye sendeleye, bize doğru yürüyen karaltıya, takıldı gözüm. Adam içmiş, adam  zil zurna sarhoş.
“Hoş geldiniz, buyrun içeri geçin, köpekler havlayınca sizin geldiğinizi anladım.”

Oğuz, kara kuzum irikiliverdi.
“Teyze, babamın nefesi çok kötü kokuyor…İstemiyorum burada kalmak.”
Hay sarhoş şair bu gece de mi içtin? Kızgınlıkla eğildim, kulağına yaklaşarak hafifçe fısıldadım; “Zıkkım iç, böcek kafa.”

Şaşırdı. İçimden sana ne methiyeler düzerim, ne de edebi küfürler ederim diye geçirdim. Sana adlı adınca küfür etmek lazım ama Oğuz yanımızda. Babaların yüz karası, kendisine ütopik şair diyordu. Şişmanlamış, içmekten, göbek yapmış. Ütopiği gitmiş topiği kalmış şairliğinin. 
“Yok biz içeri geçmeyelim. Ya da Oğuz çok yoruldu, biraz dinlenelim. Sabahın ilk ışıklarıyla yola çıkarız.” Herif, vicdanı nasır tutmuş, gazoz ağacı. Tınmadı bile.

Eee benim adım Sitare’yse, madem ki ben, gökyüzünü aydınlatan bir yıldızım, o halde Oğuz’un göğünü de aydınlatırım. Bu bar çilesi de bitsin artık. Anamın karnından bar taburesinde doğmadım ben.  Ağzında belli belirsiz, bir kaç anlaşılamayan sözcük ettikten sonra, bir baş hareketiyle:

“Siz, bilirsiniz” dedi enişte bey.
 “Tabii ki, biz biliriz” diyerek damarına bastım koftinin. Adamda hiç ses yok, ne damar ne damarda kan, ne de ar kalmış. Bu başıbozuk baba müsveddesine mi, bırakacağım Oğuz’umu. Yıllardır dirhem dirhem para biriktiriyorum. Tövbekâr olur, evlenir evimin kadını olurum diyordum. Hep  en belalısı  buldu beni. Kısmet şimdi, bugüneymiş.  Garibanımı bu böcek kafaya bırakacağıma ben bakarım.

Şafağın alacasıyla kalkıp Çetin’i uyandırmadan, Oğuz’la birlikte erkenden tekrar yola koyulduk. Kara kuzum gece kollarımın arasında yatarken gözleri dolu dolu: 
“Teyze, babamın yanında beni bırakma.” diyordu.
Rahmetli babacığımı hatırladım birden, okumuş adamdı. Anlamını çok beğendiği için, sevdiği bir şiirde geçen bu ismi koymuş bana. “Çeşmek be-zen Sitâre, ez-men mekon kenâre”* Yani Ey yıldız bana göz kırp, benden uzak olma, demekmiş. Farsça idi yanlış hatırlamıyorsam. Şu anda ben de, ey yıldız bana göz kırp, benden uzak olma, göğümü aydınlat… Aydınlat ki; önümü görebileyim!..

Oğuz’a bir şey söylemeden sarıldım, yürümeye devam ettik.

 

*Dilaver Cebeci

 

2 Yorum Göğümü Aydınlat / Hülya Belkıs Ertek

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*