Gitmek / Özlem Uçak

 

Girer girmez soyunmaya başladı. Kolundaki saatten kurtuldu. Sırayla, saçını sımsıkı tutan tel tokayı, sıradan gömleğini, forma gibi giydiği pantolonu, rengi solmuş dantelli sutyeni çıkardı. En sonunda büyük sırdaşı aynaya bakıp maskeyi.

Yüzünde birkaç maske vardı. En önde olanı çıkarıp bir alttakini hafifçe kaldırdı. Sokakta çırılçıplak dolaşmanın insana vereceği ürküntüye eşdeğer dehşet verici  bir duygu uyandı. Maskeyi geri taktı.

Evindeydi. Ece için büyük, derin, gösterişsiz, yapaylıktan uzak, kendi olabildiği yerdi. Olanı tek bir koridordu ama onun imgeleminde onlarca koridor ve her birinin sonunda içindeki doluluk ve yoğunluğa göre büyüklü küçüklü üç oda vardı. Ev, sahibesinin pek de yadırgamadığı, sanki mezar tahtalarının yüzyıllık toprak ve rutubet kokusuyla çevriliydi. Duvarlarda eprimiş tablolar, döşemesi yüzülmüş koltuklar ve rafları eğrilmiş tozlu kitaplıklar evin uzuvlarıydı. Günlük notlar, çeşitli biletlerin üzerinde kargacık burgacık yazılar, bükülen yerlerinden delinmiş, sararmaya yüz tutmuş mektuplar, tahta sehpayla bütünleşen dantel örtü ve köhneliğin sıradanlığında sadece Ece’nin anlamlandırabileceği bir dolu eşya… Bunlar evin organlarıydı. Aksak da olsa eve soluk aldırıyorlardı. Her insanın evi özel yeridir ama Ece’nin somutlaşmış, görünür haliydi. Geçmişi ölümsüzleştiren yüzlerce mektup, evin duygu bütünselliğini pekiştiren en önemli parçasıydı. Yaşadığının ipuçlarını veriyordu ona. Kocasının sevgilisine yazdıklarını okudukça kendini daha masum daha dürüst ve çok daha zavallı hissediyordu. Acınası bir durumdu bu. Maskenin arkasında gizlenmek. Öyle ki maskesizken gri, eski, gizemli ve benzersiz oluyordu, tıpkı evi gibi.

Odaların arasında bir amacı olmadan gezindi. Koridorun ortasında unuttu; neredeydi, o kimdi… Aşırı bir yorgunluk vardı üstünde. Kalakalırdı bazen öylece. Duvarda asılı küçük fotoğraf alıkoydu onu. Her defasında fotoğraftaki yunus balığının tenini duyumsar, hissettiği o serinliği, dehşet verici görkemli bedenini ve yüzündeki tatlı sevecenliği anımsardı. Anımsadığı tek en iyi an, yunus balığının gergin, ıslak ve güven verici tenine elini sürdüğü andı. Evdeki zamanının çoğu anımsamakla geçiyordu. Yıpratıyordu belleği onu. Fotoğrafı duvara babasıyla çiviledikleri ana atladı. Tek bir fotoğrafın yaptığı gibi diğer her şey de yalnızlığa ve hüzne müptelalık ve ardından hiçbir zaman duyumsamadığı duygulara tutkun bir özlem duygusu veriyordu. Gece olup kendi ile baş başa kalınca güneşin buharlaştırdığı su gibi yok olmak istiyordu. Ev ile birlikte ölüme mahkûm olmak. Sanki ev kader arkadaşıydı.

Bir sabah uyanmasam kimse yokluğumu fark etmez...” Evin önündeki üç tane ağaca söyledi bunu. Tek can dostu o üç ağaçtı. Onlarla konuşmaya başlaması evde bir başına kaldığı zamana denk geliyordu. Ağaçların değişmeyen görkemli duruşları ona bildiği ve ürkmediği aynılık ve heyecansızlık duygusunu veriyor, bu da onu rahatlatıyordu. Ağaçların üçü de birbirinden farklıydı. Sanki üç ırkın karışımı üç kardeş gibi ama başka renklerde yaprakları olan aynı tipte üç ağaç. Kayın, gürgen ve dişbudak. Ece onlara hep aynı taraftan baktı. Bir gün bu yaptığını fark etti ve bir maske daha takmaya başladı. Herkes kadar ve daha umutsuz, sonu olmayan bir tekdüzeliği vardı Ece’nin. Hareketli bir dünyada yaşadığını bilip her gün aynı uyanıyor,  bir amacı olmadan ve kendine acıyarak öylesine yaşıyordu. Aynılığın ölgün duyguları onu boğdukça, tak, hemen bir maske geçiriyordu kafasına. Maskeyi çıkardığında hayatın gergin akışı altında savrulan bir tüy gibi güçsüz ve savunmasızdı. Başka insanların hayatlarına bakınca onlara gıpta etmeyi öyle çok isterdi ki… Sevil yönetici olmuş, Ayla ikinci kez hamileymiş, Leyla âşık olduğu adamla evlenmiş hiç mi hiç umurunda değildi. Nefret de değildi bu kıskanmak da. Sadece sonsuz bir yılgınlık ve bitmişlik duygusuydu. Vazgeçiş ve bir kopuştu. Zaaflarının başkaları tarafından anlaşılmamasını istiyordu. Bu da bir kaçıştı. Kendi köhne kabuğunda gerçek olmayan kandırılmış bir huzuru vardı. Ya da miskin bir erteleyişin anlık, geçici ve kısa bir rahatlaması. Gizlenerek duygu dalgalanmalarını bastırmasını öğrenmişti. Fakat bir his yok olmuyordu: mutsuzluk.

Pencereyi açıp nemli ve buz gibi soğuğu içine çekti. Doğayı derin bir dinleme ile duyabileceği bir aydaydı. Hiçbir şeyi umursamadığı gibi bu da önemsiz bir hayat akışıydı. Birden ne olduğunu anlamadığı bir gürültü duydu. Daha önce hiç duymadığı sesler geliyordu kulağına. Bir konuşma gibiydi. İnsan sesine benzemiyordu. Dışarı baktı. Farklı duruyorlardı. Ağaçlar.  Dalları evin içine kadar uzamış, yaprakların her biri küçük yeşil gözlere dönüşmüştü. Yapraklar rüzgârla hışırdarken gözler açıp kapanıyordu. “Artık gitsen,” dedi yaprak. Onaylar gibi üzerindeki gözü kırpıp açtı. Ece’nin şaşkın bakışlarını alaya alırcasına tekrar etti. “Sen artık gitsene. Sıkılmadın mı hep bana bakmaktan. Ben senden çok sıkıldım. Senden, bu mabede çevirdiğin evden, içindeki köhnelikten. Arkadaki yapraklar rengârenk, canlı, heyecanlı evlere bakıyorlar. Bense senin sıkıcı hayatına…”

Bunca yıl kendisi konuşurken ağaçlar şimdi dile gelmişti.

“Nereye gideceğim? Hem sana ne? Hayatımı görme hakkını verdim tamam, ama karışma hakkın yok senin…”

“İşte kendin dedin. Görüyorum hayatını. Bomboş geçiyor. Hiçbir şey yok. İyi ki maskelerin var, onlar da olmasa ölgün, korkak bir hayat. Karşıdaki limon dedikodunu yapıyor. Maskeli kadın bugün hangi maskesini takmış diye konuşuyorlar. Senin ev halini çok merak edip bana soruyorlar. Söylemezdim bir şey. Ama artık söyleyeceğim. Kırmaya başladım onları, benden uzaklaşıyorlar.”

“Ne söyleyeceksin onlara?” diye sordu. Ağacın dile gelmesinden hoşnuttu.

“Maskesiz ne kadar güzel olduğunu o zamandan anımsamaları gerektiğini. Sahi sen ne zamandır takıyorsun bu maskeleri. Evde kimse kalmadığı günden beri değil mi? Baban, annen, ablan. Sonra kocan. Onun gitmesi iyi oldu gerçi, seni anlamıyordu. Ondan sonra başladın maskeleri takmaya. Neyse açmayalım bu konuyu, tamam…”

Ece, onca söyledikleri arasında her nedense maskesiz güzel olduğu kısmıyla ilgilendi. Kurallara ya da insanların çıkarına uyup uymadığına bakılmaksızın, içinden geldiği gibi samimi duygularla söylenen böyle sözler duymuyordu hiç. O bir ağaçtı.

Sabahın ilk ışığı pencereden içeri sızdıkça yaprakların gözleri bir bir kapanmaya başladı. Sonra gözler yok oldu. O günden sonra her gece ağacın her yaprağı göze gelip Ece’ye gösterdi kendisini. Bu bir düş müydü? Ne olduğunun önemi yoktu ki. Bu durum Ece’nin normalleştirdiği sıradan anlardan biri haline geldi. Her akşam ağaç dostlarıyla saatlerce konuşuyordu. Sabah olunca sıradan bir gün gibi maskesini takıp evden çıkıyor, ölgün hayatında saklı kalmaya devam edip her gece yaşadığının ilginçliği onda bir nebze heyecan yaratmıyordu.

O sabah her zamanki gibi maskesini takıp evden çıktı. Akşam eve döndüğünde hayatında değer verdiği bir şeyin daha onu terk ettiğini gördü.

Pencereye vuran büyük dal parçası camı kırmış, içeri birkaç yaprak demeti savrulmuştu. Ece avuçlarının arasında onları nefesiyle canlandırmaya çalıştı. Ölgün bir teslimiyetle yapraklar kararıyor ve büzüşüyordu. Alacakaranlığın içinde aynadaki yüze baktı. Maskesizdi. Gözleri yaprakların üzerinde beliren gözün aynısıydı. Aynı yeşil, derin, uzak ve sanki biraz da korkusuz. Yatağa yığılıp kaldı. Uyandığında gözyaşlarıyla ıslanan vücudu, üzeri bomboş kalmış toprağın cehennem sıcağını hissetti. Ağaçların olduğu yerde acıtıcı bir hiçlik.

Koca üç ağaç canice kesilmişti. Otopark içindi. Kıpırtısız, nefessiz, ayakta ölmüş bir vücuttan fırlayan gözlerle o boşluğa bakakaldı. Saatlerce. Sonra kendinden oldukça emin bir edayla odaya girdi. Çekmeceleri karıştırdı. Bir şeye geç kalıyor gibi aceleci, üzerine serili toprağı atıp dirilmeye hazırlanan bir ölü gibi de ürkütücüydü. Çarşafların hepsinde solgun çiçek desenleri vardı. “Kokuyor bunlar,” dedi. Daha önce bayat küf kokusunu hiç duyumsamadığını fark etti. Birini aldı. Evin penceresini boydan boya kapatacak şekilde çarşafı astı. Üzerinde dev gibi harflerle satılık yazıyordu.

 

 

Fotoğraf: https://bit.ly/2mPeNiQ

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.