Gidiş / Buket Tanrıkulu (16 Yaş)

 

Hayatının en zor günlerini yaşıyordu. Bir gidiş bir insanı ancak bu kadar yıkabilirdi. Onunla birlikte baharın neşesi, ağaçların çiçekleri, gözünün feri, damarlarının kanı da gitmişti sanki. Kurak ve çorak topraklara dönmüş gibi hissediyordu kendini.  Artık hiçbir bitkinin yeşermeyeceği, ağaçların yaprak açmayacağı, kuşların süzülüp uçmayacağı kurak topraklara. Yağmurunu kaybeden bulut ya da kanadı kırık bir kuş nasıl ki artık eskisi gibi değilse, eksikse, yaralıysa o da kendini öyle hissediyordu. Üç ay önceki o gecede yaşananlardan beri onun güneşi hiç doğmamıştı.

Mevsimlerden en çok baharı severdi. Çiçek kokuları her yana dağılır, kuşlar pır pır uçar, rüzgâr tatlı tatlı eserek insanların içini neşeyle doldururdu. O gün de kuş cıvıltılarıyla açmıştı gözünü. Kalktı, giyindi. Balkona çıkıp mis gibi havayı ciğerlerine çekti. Kuş cıvıltılarını dinledi, burnuna çiçek kokuları geldi. 

 Mutfağa gelip kahvaltı hazırlamaya başladı. Annesine sürpriz yapacaktı bugün. Her zaman o hazırlardı kahvaltıyı, yumuşacık öperek uyandırırdı kızını. Mutfaktan gelen davetkâr kokularla yatak terk edilir, masanın çevresinde herkes yerini alırdı. Bugün de “Annemi öperek ben uyandırayım.” diye geçirdi içinden. Kendisi sevilmekten nasıl mutlu oluyorsa, güçleniyorsa annesinin de kendi sevgisiyle güçleneceğini düşünüyordu. Mutlu olmak herkesten çok annesine yakışırdı. “Dünya bir yana annem bir yana,” dedi kendi kendine. Kendi sesini duyunca gülümsedi. Bir yandan da “Annem bu kadar uyumaz, hasta mı yoksa,” dedi. İçi titredi. Akşam, “Bu gece biraz geç yatacağım, bitirmem gereken işlerim var, sabah kalkamazsam siz kahvaltınızı yapıp gidin,” dediğini anımsayıp mutfaktaki işine devam etti.

Masayı hazır hale getirince annesini uyandırmak için yatak odasına gitti. “Anne Sultan, Anne Sultan, kalk artık, kalk artık,” diye kendince uydurduğu şarkıyı mırıldanarak içeri girdi. O da ne? Annesi yatakta yoktu. Yatak toplanmış,  örtüsü örtülmüştü. Her şey yerli yerindeydi. O sırada tuvalet masasının aynasındaki nota ilişti gözü.

“GİDİYORUM.”

 Gözlerine inanamadı. Kâğıdı eline aldı, evirdi, çevirdi. Başka kelimeler aradı, nereye gittiğini, niçin gittiğini, ne zaman döneceğini bildiren kelimeler. Yoktu.  Kendi odasına gidip telefonunu aldı, annesini aradı. Ulaşılamıyordu. Tekrar tekrar aradı. Hep aynı.  Gülsen teyzeyi arasam, o bilir annemin nereye gittiğini. Annem her şeyini söyler ona, diye geçirdi içinden. Numarayı çevirdi. Meşgul çalıyordu. Biraz sonra tekrar aradı. Gülsen teyze:

 “Bilmiyorum, bana bir şey söylemedi, bir yere kadar gitmiştir, işi vardır, gelir. Her zaman not bırakmıyor mu size? Niye telaşlandın böyle, siz kahvaltınızı yapıp okulunuza gidin, ben ararım onu.”

“Gidiyorum,” diye mırıldandı elinde tuttuğu kâğıda uzun uzun bakarak. Sonra akşamı düşündü. Annesinin akşamki yüzünü hatırlamaya çalıştı. Yatmadan önce annesinden duyduğu cümlelerde annesinin sesi yankılandı beyninde. Önce yavaş yavaş, sonra kafasına sert bir şeyle vuruluyormuş gibi art arda sıralandı sözcükler: Bu gece biraz geç yatacağım. Bitirmem gereken işlerim var. Sabah kalkamazsam siz kahvaltınızı yapıp gidin. Bu gece biraz geç yatacağım. Bu gece biraz geç. Kalkamazsam… Kahvaltınızı yapıp gidin. Bitirmem gereken işlerim… Bu gece… Kalkamazsam… kahvaltınızı ya…

 Yatağın üzerine oturup hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Annesinin bıraktığı notu avuçlarının içinde sıkıca tutuyordu. Yaşadıklarım rüya olsa, uyansam,  annem kahvaltıyı hazırlamış bizi bekliyor olsa, iki kardeş, iki yanından öpüp masaya otursak, bizi okula gönderirken balkona çıkıp uzun uzun baksa ardımızdan.

Mutfaktan yayılan kokuyla kendine geldi. Yumurtanın altını kapatmayı unutmuştu. Koşarak gelip ocağı kapattı. Masaya oturdu, mutfağı gözden geçirdi. Her şey yerli yerindeydi. Bu kadar düzenli olan, evini seven annesi, onları bırakıp gidemezdi. Gitmemeliydi. Gelirdi elbet. Gülsen teyzesi dememiş miydi, bir yere gitmiştir, işi vardır, telaşlanacak bir şey yok, diye. Kulakları uğulduyor, uğultular arasında sadece o sözcüğü duyuyordu: GİDİYORUM.”

Kitaba dalıp gitmişti Güler, kendi hayatına benzer şeyler bulduğu için mi bu kadar etkilenmişti ondan. İki çocuğunu evde bırakarak sadece “GİDİYORUM” yazıp giden kadını düşündü. İçten içe kızdı ona. Ben hiç gitmem çocuklarımı bırakıp, gidecek olsam onları da götürürüm, diye geçirdi içinden. Merak etmişti devamında yazanları. Nereye gitmişti bu kadın? Neden gitmişti? Hiç olmazsa biraz daha açık yazamaz mıydı bıraktığı notu? Kitaptaki kız gibi sorularla boğuşurken telefonu çaldı. Gece vardiyasındaki eşi arıyordu:

“Yine seninkiler… Biliyorsun günlerdir beni arıyorlar. Az önce yine aradılar, ‘Eğer Güler’e söylemezsen, Güler bizi kabul etmezse, hep birlikte toplanıp geleceğiz, artık bu iş bitsin, bir hata sürgit devam edemez ki,’ diyorlar. Sen ne diyorsun?  Onlara ne diyeceğimizi düşün, ben eve gelince konuşuruz. Çocuklar yattı mı? Buket’in ateşi çıkmadı değil mi tekrar?” dedikten sonra telefonu kapattı.

Ne düşünecekti Güler, başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissediyordu. Okuduğu romandaki kızın hayatı ile kendi yaşadıkları iç içe geçiyor, hangisinin kendisi olduğunu fark edemiyordu neredeyse. Kırk yılın muhasebesini yapmak bu kadar kolay mıydı, yoksa daha öncekilerin üzerine bir özet mi geçilecekti? Kırk yıl boyunca ne “baba” diye sesleneceği birisi ne de yanına gidebileceği bir akrabası vardı. Hayatı; annesi, üvey kız kardeşi ve üvey babasından ibaretti. Mutluydu bu insanlarla birlikte olmaktan. Yeni birilerine yer açmaya gerek var mıydı hayatında?

Güler’in doğmasına yakın öğrenmişti annesi, kocasının başka bir kadından hemen hemen Güler’le aynı günlerde doğacak bir başka çocuğunun daha olacağını. Sonradan kendisine anlattığına göre, hiç tereddüt etmeden Güler’in babasını terk etmişti. Kızını ona asla göstermeyeceğine de yemin etmişti. Kolay olmamıştı zorluklarla başa çıkmak ama mücadelesini bırakmamıştı annesi. Bir gün Mustafa çıkmıştı karşısına, zamanında onunla evlenmek için çok mücadele eden ama annesinin kabul etmediği Mustafa. Yıllar sonra tekrar kendini bulması, evlenmek istemesi şaşırtmıştı annesini.

Evlendi onunla Güler’in annesi. Güler’in de güven duyarak yıllarca birlikte yaşadığı, sevdiği bir üvey babası oldu. Kimselere değişmezdi onu. Kendi babası onlara acı ve sıkıntılarla dolu bir hayat bırakırken Mustafa babası aile olmalarını sağlamıştı. Babası da evlenmişti o kadınla, üstelik iki de çocuğu vardı.

Güler, eşinin telefonundan sonra, şimdi de hayatını konu alan bir film izliyor gibiydi. Çocuklarının odasına gitti, onları kontrol edip salona geldi. Telefonun çalmasıyla yarım bıraktığı kitabı eline aldı. Kaldığı yerden devam etmek istedi, ama bir türlü kafasını toparlayamıyordu. Farkında olmadan yine geçmişe uzandı aklı.

Mustafa babası, kardeşi ve annesiyle mutluydular, gerçek babasını hiç merak etmedi Güler. Annesi de gerek olmadıkça konuyu açmadı. Hiçbir olumsuz yönlendirmesi olmadı çocukları üzerinde. Büyüyordu Güler, âşık oluyor, hayaller kuruyor, hayal kırıklıkları yaşıyordu. İlgi duyduğu gençlerde Mustafa babasının özelliklerini arıyordu. Evleneceği adamın Mustafa babası gibi olmasını isterdi çünkü. O gerçek bir babadan çok daha fazlasıydı.

“Yıllar geçti, kendime bir aile kurdum, her şey yolunda, eşimi de çok seviyorum, eşim ve çocuklarımla mutluyum, şimdi nereden çıktı bu görüşme isteği? Bizi, her şeye ihtiyaç duyduğumuz zamanda terk eden, ailesini değil kendini düşünen bir baba kırk yıl sonra ne verebilir ki kızına? Görüşsem benim için ne değişir ki bunca yıl sonra?”

Güler, sabaha kadar sorular sordu kendine, çoğuna cevap alamadı. Gece vardiyasından gelen eşine güzel bir kahvaltı hazırladı. Hem kahvaltı ettiler, hem konuştular. Güler kendi kendine sorduğu soruları eşine de sordu; kendine verdiği cevapları eşine de tekrarladı. “Görüşmeyeceğim,” dedi en son. “Hem annem, ‘Sana çocuğunu asla göstermem’ diye yemin etmiş.”

Kemal, Güler gibi düşünmüyordu. Ailenin görüşme talebini kabul etmesini, gidip babası ve akrabaları ile tanışmasını, bunun insani bir görev olduğunu, hata yapana hata ile karşılık vermenin doğru olmadığını söylüyordu. Uzun uzun konuştular, tartıştılar. Sonunda Kemal Güler’i ailesiyle görüşmeye, tanışmaya ikna etti. Güler Osmaniye’ye gideceğini annesine söylediğinde annesi suratını astı. “Ben ona, çocuğumu sana göstermem, dedim; sen artık çocuk değilsin, sana karışamam,” dedi yarı gönüllü yarı gönülsüz.

Hazırlıklar yapıldı, biletler alındı, bir hafta sonra Güler ve Kemal Osmaniye’deydi. Neyle, kimlerle karşılaşacaklar, neler yaşayacaklardı? Çok da düşünmediler bunlar üzerine, mademki evet demişlerdi, bekleyip göreceklerdi.

Uzun bir yolculuğun bitiminde onları karşılayan Güler’in kuzeniydi. Bir taksiye atlayıp eve geldiklerinde büyük bir sevgi ve ilgi seli ile karşılaştılar. Güler Kemal’e bakıp gülümsedi. Bakışları “İyi ki beni ikna edip getirdin.” der gibiydi. Hiç görmediği akrabalarıyla tanıştı. Halasını gördü. Hepsi büyük bir samimiyetle yaklaşıyordu Güler’e. Güler’in hoşuna gitti bu beklemediği ilgi ve sevgi. Aradan iki gün geçmesine rağmen hala babasını görmemişti. İkinci günün sonunda kuzeni geldi, onu babasına götürdü. Güler babasına giderken yanına çocuklarını da almıştı.

Babasını ilk gördüğünde ona karşı hiçbir şey hissetmedi. Bir yerde oturup baş başa konuşmak istedi. Aradan geçen kırk yılın hesabını ona sormalı, olan biteni babasından da dinlemeliydi. Babasıyla uzun uzun konuştular. Babası bir hata yapmış, kızıyla birlikte hayatındaki tüm güzellikleri de kaybetmişti. Özür üzerine özür diliyordu. Babasının perişan halini görünce Güler yıllardır babasına karşı içinde biriktirdiklerini söylemekten vazgeçti. Ne söylese, ne anlatsa ya da ona hesap sorsa bir anlamı olacak mıydı, acı defterine yeni sayfalar eklenecekti sadece. Bu sayfaları boş bırakarak, sadece tanışmış olarak ayrıldı babasından.

Konuk oldukları eve döndüğünde babasının perişanlığını, onunla konuştuklarını anlattı Kemal’e. Karşısındaki adamın babası olduğunu bile hissetmediğini söyledi. Diğer aile bireyleri ile tanışmak Güler’i mutlu etse de babasız dönecekti geriye. Kırk yıldır olmayan babası yine yoktu. Buraya gelmeden önce uzaktan da olsa nefret ettiği bir babası vardı, şimdi nefret bile etmiyordu ondan. Sadece acıyordu gördüğü perişan adama. Bu buluşma isteğinden çıkardığı sonuç, buluşmayı babasının değil, akrabalarının istemiş olduğuydu. İyi ki Kemal inadını kırmış ve gelmesini sağlamıştı. Şimdi Osmaniye’de kendisine sevgiyle kucak açan akrabaları vardı. Buna sevinmişti,  ama bundan sonraki hayatına bundan önce olduğu gibi babasız devam edecekti.

Büyük bir kalabalık yolcu etti onları otogarda. Güler Kemal’e bakarak sevgiyle gülümsedi otobüs hareket ettiğinde. “İyi ki varsın.” mesajı aldı Kemal bu gülümsemeden. Başını eşinin omzuna dayadı. Bir süre öyle kaldı. Ön koltuktaki çocukları bir haftanın yorgunluğu ile çoktan uyumuşlardı. Kemal’in de uyuduğunu görünce çantasından okuma lambasını çıkardı, yola çıkmadan önce okuduğu kitabın sayfaları arasına yerleştirdi, okumaya başladı. Merak ediyordu annenin nereye, niçin gittiğini.

 

 

Fotoğraf: http://bit.ly/2Ke2rKv

5 Yorum Gidiş / Buket Tanrıkulu (16 Yaş)

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.