sakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escort

Gerilim Edebiyatı’nın Arketipi: Beyazlı Kadın / Bayram SARI

01 Nisan 2019 0

Edebiyat otoritelerince gerilim edebiyatın arketipi kabul edilen Wilkie Collins’in, “Beyazlı Kadın” adlı eseri okunduğunda, Mevlana’nın, “… Dünle beraber gitti cancağızım / Ne kadar söz varsa düne ait / Şimdi yeni şeyler söylemek lazım” sözlerinin akla düşmemesi mümkün mü? Collins ( 8 Ocak 1824 – 1889 Londra), çağının yazarlarına göre yeni şeyler söyledi ama yaşadığı dönemde ve ölümünden sonraki yıllarda edebiyat çevrelerince  pek ciddiye alınmadığından, biyografisi yazılacak kadar ünlü biri olamadı, romanları gibi hayatı da kalın bir sır perdesiyle örtülü kaldı. Altmış beş yıllık yaşamı boyunca otuz roman, altmış kısa öykü, on dört sahne oyunu ve yüzden fazla makale kaleme aldı.

   Wilkie Collins’in, “Beyazlı Kadın” gotik metnini kaleme aldığı  on dokuzuncu yüzyılda İngiltere, tarım toplumu olmaktan endüstri toplumu olmaya doğru yönelmektedir. Bununla birlikte gelişmekte olan kapitalizm yabancılaşma ve yalnızlaşmayı da beraberinde getirir. Makineleşme, işçileri işlerinden, kent yaşamı ise tümüyle insanı doğadan koparır. Bilimin, feodal dönem sonrası ortaya çıkan burjuva-kapitalist toplumun bireyi için anlamı, insan doğasını yorumlamak ve anlamlandırmak, hayatı bütünüyle kavrayabilmek ve bu idrakten hareketle sadece kendi dürtülerini değil modern toplumun bütün alanlarını, sınıfsal çıkarlarını gözetecek biçimde denetleyebilmektir. Bunun altında, burjuva sınıfının, hızla gelişen kapitalist dünyada, kaybetmekten korktuğu iktidarını elinde tutma arzusu vardır. Dolayısıyla bu dönemde Collins, “Beyazlı Kadın”da sanatın insan yaşamındaki yeri, endüstrileşmenin etkileri, burjuva sınıfının bastırılmış sosyal, duygusal, cinsel ve sınıfsal endişelerini ele alır.  

  Psikanalitik bir okuma ile “Beyazlı Kadın” romanı, karakterlerinin bilinçaltında bastırılan duygularını korkutucu imgeler biçiminde dışarı vurur;  gerektiğinde hayaletlerin görülmesi ya da kehanetlerin duyurulması gibi doğaüstü durumlardan yararlanıp korkulu, gizemli ve gerilimli bir ortam yaratarak okuyucularda yoğun heyecanlar uyandırarak, onları dehşete düşürür. Ensest, cinsel aşırılıklar, geçmişten gelen ve tüm aile fertlerini etkileyen lanet, şeytana satılmış ruhlar metnin kurgusunda çokça yer alır.

 Wilkie Collins,  “Bir kadının sabırla nelere katlanabileceğinin ve bir adamın kararlılığının nelerin üstesinden gelebileceğinin,” hikayesi olduğunu söyleyerek metnin ya da mahkemenin kapılarını okura açar. Hikaye 1849 ve 1850 sonbaharı arasında geçmektedir.  Yazar, her bir kahramanını kurduğu bu mahkemede tanık olarak konuşturur. Okura düşen rol ise bu mahkemenin hakimi ya da jürisi olmasıdır. Yazar neden bu kurguyu seçtiğini metnin girişinde şöyle açıklar: “Hukuk mekanizmasının, altın ışıltısından karanlığı aydınlatabilecek ufak bir yardım alabilme olasılığı olsaydı veya güvenilebilseydi metni yazmaya gerek kalmayacaktı, kamu tüm ayrıntıları öğrenebilecekti. Oysa hukuk, bazı kaçınılmaz durumlarda, kabarık cüzdanların peşinen uşağı olmaktadır;” yazar, bu yargısının doğrultusunda, hikayeyi, dürüst bir yargıca nasıl anlatılması gerekiyorsa kahramanları aracılığı ile okura da o şekilde anlatmaktadır. Bu durum metindeki kurgunun da biçemini oluşturmaktadır. Yazar metnini kurarken, anlatacaklarının başından sonuna, kayda değer hiçbir olayın kulaktan dolma ifadelere dayanmayacağını özellikle belirtir.

 Asıl anlatıcı veya baş tanık  Walter Hartright isimli ressamdır. Anlatımlarında yetersiz kaldığı durumlarda diğer tanıklar devreye girerek hikayenin gerçekliği okura (yargıca, jüri üyelerine) sunulur. Yasaya aykırı davranışlar mahkeme salonunda nasıl birden fazla tanıktan dinlenirse, “Beyazlı Kadın” metninde ortaya  konan hikaye de birden fazla kahraman tarafından okura anlatılır.

28 yaşındaki  Walter Hartright, hayatını resim öğretmenliği yaparak kazanan ana karakterdir. Bir yıl boyunca çalışarak kazandıklarını olayların başlangıcından önceki yaz harcar. Bu durum, parasının yanı sıra sağlığını ve neşesinin de kaybetmesine neden olur. Savurganlığından dolayı, harcamalarını kısmak için, annesi ile kendi evi arasında sonbahar mevsimini geçirmeye mahkum olur. Bu zor durumdan onu kurtaracak İtalyan dostu Pesca’nın aracılığı ile, Feodal kurallara göre amcalarının ebeveynliğinde yaşayan Laura Fairlie ve üvey kardeşi Marian Halcombe’e resim dersi vermek için taşraya gider. Bir süre sonra Walter Hartright ve Laura Fairlie arasında başlayan duygusal ilişki, Marian Halcombe tarafından engellenir. Walter Hartright aristokrat değildir, sınıfsal farklılıklarının kendisi de bilincindedir ve bu ayrılığı istemeyerek de olsa onaylar.

   Metnin satır araları dikkatli okunursa Marian Halcombe’un,  Laura Fairlie’ye salt sınıfsal ya da kardeşe olan bir bağlılık hissetmediği görülür. Marian Halcombe, kendi zamanının kadınlarına göre feminist düşüncelere sahiptir, davranışları ile de erkek dünyasında bu tavrını sürdürür. Bu tavrını dikkatle inceleyen okurun gözleri, ensest bir yakınlaşmayı da görür. Üvey kardeşinin evliliği karşısında Marian Halcombe’un tepkisi düşündürücüdür: “Benim değil onun Laura’sı olmasına bir aydan az zaman kaldı! Onun Laura’sı! Bu iki kelimenin ne anlama geldiğini kavramakta zorlanıyorum, sersemleyip şaşkına dönüyorum, onun evliliğinden söz etmek sanki onun ölümünden söz etmekmiş gibi geliyor.” Ya da: “Erkekler! Onlar bizim masumiyetimizin ve huzurumuzun düşmanları; bedenimizden de ruhumuzdan da bir tek kendileri yararlanırlar, çaresiz hayatlarımızı kendilerininkine bir köpeğe tasma takar gibi zincirlerler.”

Aristokrasinin yasalarına göre Laura Fairlie, nişanlısı Percival Glyd ile evlenir. Bu evlilik aşka dayalı değildir ki, taraflar arasında yapılan “Evlilik Sözleşmesi” Laura Fairlie’ın, teslimiyet belgesi olur. Bu sözleşme, Percival Glyd’ın aslında kolay para peşinde olduğunun kanıtıdır. Lady Glayde’ın kocasından önce, çocuksuz ölmesi durumunda “anapara” Sir Percival Glayde’a kalacaktır. Mirastan üvey kardeş Miss Halcombe veya Laura Fairlie’ın hiçbir akrabası yararlanamayacaktır.

“Beyazlı Kadın” da kimlik, bireysel bir olgudur. Bireysel kimliğin oluşumunda toplumun ulusal, kültürel, ekonomik değer ve davranış kalıpları, kolektif semboller insanı insandan farklı kılan yapay bir kimliğin oluşumunu teşvik etmektedir. Toplumun kurumsal yapısı bireysel kimliği zaman içinde şekillendirerek değişime uğratabilmektedir. İnsan, içinde yaşadığı toplumun milli, dini, siyasal, ekonomik değer yargılarının bir ürünü olmaya yönlendirilmektedir. Yani toplumsal üretim araçları, belli kimliklere sahip insanlar üretmektedir. İşte bunlar “giydirilmiş kimliklerdir.” Bunun altında ise insan kimliği yatmaktadır. Giydirilmiş yapay kimliklerin merkezinde yalın insan kimliği yer almaktadır. Sir Percival Glyd ve arkadaşı ya da suç ortağı Kont Fosco ile eşi Kontes Fosco, Laura Fairlie’ın parasını ele geçirebilmek için kendi kötülük dolu oyunlarını sahneye bu ”giydirilmiş kimlik” maskesiyle koyarlar. Bu noktada Wilkie Collins’ın metninde , Rousseau’nun, “İnsanı insan yapan nedir?” sorusuna da kimlik üzerinden yanıt aranmaktadır. Walter Hartright ve Marian Halcombe, oyun kurucuların karşısında, Laura Fairlie’ın gerçek kimliğini bulmak için acaba hangi adımları atma cesareti gösterebileceklerdir? Metnin kahramanları, kurgunun her boyutunda giydirilmiş kimliklerinden soyunup yalın kimliklerine sahip olma mücadelesi verir.

 Romanda, Beyazlı Kadın diye anılan Anne Catherick, kendi annesi ve Sir Percival Glyd arasındaki büyük sırrı bilmektir. Bu tehlikeli bilgiye sahip olduğundan Sir Percival Glyd tarafından yıllar önce akıl sağlığı yerinde olmadığı söylenerek tımarhaneye kapatılır. Koşulların yumuşaması ile birlikte hastaneden kaçan Anne Catherick, aslında Laura Fairlie’ın, yıllar önce babasının başka bir kadından olan ve ikizi kadar benzeyen kardeşidir. Laura Fairlie’ın, Percival Glyd ile evleneceğini öğrendikten sonra buna engel olmaya çalışır. Kötülük çetesinin üyeleri Sir Percival Glyd, Kont Fosco ve eşi, iki kardeşin kimlikleri üzerinden korkunç bir manipülasyona imza atarlar. İki kardeşin yerlerini değiştirirler. Kalp rahatsızlığı bulunan Anne Catherick, daha fazla bu oyuna dayanamayarak ölür. Kamuya, ölenin Laura Fairlie olduğu yalanı söylenir ve mirası bu çete tarafından paylaşılır. Laura Fairlie de Beyazlı Kadın’ın kimliğine büründürülerek tımarhaneye kapatılır. Üvey kardeş Marian Halcombe ve talihsiz âşık Walter Hartright bu oyunu bozmak için giydirilmiş kimliklerin ardındaki yalın kimliklerin peşine düşerek kurulan manipülasyon dolu oyunu bozarlar.

 Walter Hartright, 1849’un bir sonbahar gecesinde annesi ve kız kardeşinin yaşadığı evden ayrılarak Londra’ya, kendi yaşadığı eve dönmek üzere yola çıkar. Dört farklı yolun kesiştiği ve hikâyenin başladığı o noktaya varır. Hampstead’e giden yol, Finchley’e giden yol, Batı Karayolu’na giden yol ve kendisinin bulunduğu nokta. Walter Londra’ya giden yola döner. Resim dersi vereceği Cumberlandlı hanımları düşünmektedir. Birden,  omuzuna bir kadın elinin hafifçe dokunmasıyla durur. Yolun ortasında yerden bitmiş ya da gökten düşmüş gibi, tepeden tırnağa beyazlar giymiş tek başına bir kadınla karşılaşır. “Londra’ya giden yol bu mu?” sorusu, çaresizliği ve yalnızlığı dokunaklıdır. Daha yaşlı, daha deneyimli ve daha soğukkanlı bir adam bu tuhaf zor durumda belki daha temkinli davranabilirdi, ama Walter’da, kadına yardım etme ve onu kurtarma isteği ağır basar. Omuza dokunan elin aslında feodalitenin sonunu getiren dokunuş olduğu görülür. Akıl hastanesine kapatılan bir kadın, hayatını sanatı ile sürdürmeye çalışan bir genç; aristokrasinin ve feodalitenin asla kendilerinden görmediği bu insanların burjuvazinin gerçek temelini atacağını metinin sonunda okuruz.


Beyazlı Kadın– Wilkie Collins, Çeviri: Serim As Özdemir, Sayfa Sayısı: 744, Can Yayınları 1. Basım – 2011

Fotoğraf: http:// https://www.kisa.link/LFsQ



BENZER KONULAR
YORUM YAZ