garip
garip
garip

Minnoş / Ayşegül Kocabıçak

01 Ağustos 2015 5
reklam

Hocamız Sayın Mualla Kuş’un geçen ay vefat eden kedisi Minnoş’a ithafen…

Bir gün Hayri amcaya bunu yapacaklarını biliyordum. Yıllardır susup izleyen konu komşu, her zamanki “konu komşu İkiyüzlülüğü”yle şikâyet etmişler, Hayri amcaya söyleyemediklerini, her vatandaşa açık “Ortak İspiyon Telefonu”na söyleyip, şikâyetçi olmuşlardı. Ağlıyordu. Ne yapacağını bilemez halde sağa sola koşturuyor, elindeki eşyalar sürekli değişiyordu. Eğiliyor, doğruluyor, kedilere sarılıyordu. Sürekli konuşuyor, adamların elini kolunu tutmaya çalışıyor. Dans etmeyi bilmeden gece klubünde kız tavlamaya çalışan “tatil adamı” zavallılığıyla öne arkaya, ileri geri dönenip duruyordu. Kalabalığı geçmeye çalıştım. Kolumu tuttu biri, babamdı.

“Sakın!” dedi.

Ne demek lan sakın, Hayri amcam o benim. “Bıraksana… Görmüyor musun? Ağlıyor adam!”

“Sana ne? Ne halt ederse etsin. Kaç defa uyardık onu dinlemedi, seni de kaç defa uyardım. Şimdi son kez uyarıyorum. Dur durduğun yerde! Adam ol, ayağımın altına aldırma kendini milletin içinde. Beni rezil etme, gitmeyeceksin. Baştan düşünecekti.”

Tıslıyordu. Dişleri kenetli, gözü Hayri amcada, dudakları bile oynamıyor konuşurken. Yüzü, karnından konuşan kukla oynatıcısı çirkinliğinde. Kolumu sıkıyor. Bok uyardınız! Bir taneniz bile gidip konuşmadı, içinizden bir kişi bile çıkıp da, adam gibi “Hayri kardeşim, sana neler oluyor? Git gide değişiyorsun, başka bir adam oluyorsun, bu hâlin hâl değil.” demedi. Anca arkasından fiskos, anca çekiştirme. Kendi plastik kafalarınızla, kendi aranızda ballandıra abarta konuştuklarınızı, o duyuyor sandınız. Görüşmeyi konuşmayı kesip, gördüğünüzde yolunuzu değiştirdiniz. Mecburen yüz yüze geldiğinizde, yapmacık gülen yüzünüzle selam verip geçtiniz. Şimdi de arkasından yaptığınız hain planı hayata geçirip altın vuruş yapıyorsunuz. Bir arada mutluymuş gibi yediğiniz akşam yemeklerinizde, konuşamadığınız kendi sorunlarınız yerine, sizi üç beş akşam yemeği idare edecek, “başka birinin acizliğinden keyif alıp, kendi haline şükretme” tatmininize bir sayfa daha eklediniz. Lanet olsun hepinize.

Babamın kolunda, ikiyüzlü komşularla beraber, açık havada film izler gibi Hayri amcanın çırpınışlarını izlemek kanıma dokunuyordu. Kolumu kurtaramıyor, yanına koşacak gücü bulamıyor, mahalleliyle bir olup, benim için herhangi biriymiş gibi izlemeye de dayanamıyordum. En yakın arkadaşım onlarca seyircinin karşısında çocuk gibi ağlayıp koşturuyor, bense onun yanına gidemeden ikiyüzlü seyircilerin yanında seyrediyordum. En yakın arkadaşım olduğunu ilk kez bugün fark edip, itiraf ediyordum kendime. En yakın arkadaşım Hayri amca…

Her akşamüstü sahildeki parkta buluşurduk. Buluşmazdık aslında. Ben her gün okuldan sonra onun orada olduğunu bile bile giderdim. Her zamanki poşetleri ayaklarının dibinde, denize karşı oturur, iki tane bira içerdi. Sessizce denizi, bulutları izlerdi. Benimle arkadaş olduktan sonra birasının birini bana vermeye başladı. Birer bira içerdik. Kutularını atmazdık. “Lazım olur.” derdi, lazım olur diye poşetlerden birine koyardık. Kedilerimiz de vardı. Eve döndüğümüzde kapıda beklerlerdi. Her birine bir isim takmıştık. Pamuk, Rezzan, Tombak, Minnoş. Süt verirdik onlara, ekmek verirdik. Hayri amca emekli maaşını çektiği gün kedi maması alırdı, “maaş günü ziyafeti” derdi. En çok Minnoş’u severdi.

“Bak Hasan! Ne kadar aç olursa olsun, kuyruğunu dik tutar Minnoş!” der gülümserdi. Güldüğünü hiç görmemiştim, sadece Minnoş’un kuyruğunu dik tuta tuta, en kenardan vakur bir şekilde mamasını yemesini izlerken, çizgi gibi dudaklarıyla hafifçe gülümserdi. Selda’yı da bir tek Hayri amcaya anlatmıştım.

“Aşk bulutlar gibidir, uzaktan bakınca bembeyaz yumuşacık görünür, sıcak zannedersin, sıcacık olursun ama içi buz kristalleriyle doludur, uzaktan yakan beyazlığın içine girince donduracağını bilemezsin, düşünemezsin, tahmin bile edemezsin.” demişti.

Kafamı kaldırıp bulutlara bakakalmıştım. Öğretmendi aslında Hayri amca. Emekli Edebiyat öğretmeni. Kimsesi yoktu. Karısı ve kızı onun kullandığı araçla trafik kazasında ölmüşler, tek başına kalmış. Konu komşu acımış haline “aman iyi ki bizim başımıza gelmedi”nin gizli sevinciyle yardıma koşmuşlar önceleri, sonra herkes kendi hayatına dönmüş, unutmuşlar. Hayri amca da bir başına acısıyla yalnızlığıyla kalakalmış. Kedileri sevmiş, akşamüstü eve dönerken bir simit yiyip iki bira içerek parkta oturmayı sevmiş, denize, bulutlara bakmayı sevmiş. Sessizce biralarımızı içip bulutlara baktığımız başka bir gün sormuştum.

“İnsan bulutlara neden bakar Hayri amca? Denize neden bakar? Sevdiğini söyleyemeyeceğini bildiği halde Selda’nın gözlerine neden bakar?”

O sırada denizden esen rüzgârla ayağına dolanan gazete sayfasını eğilip almış, önce ikiye sonra tekrar ikiye katlayıp, ayağının dibinde duran poşetlerden birine özenle yerleştirdikten sonra konuşmuştu.

“Bakmak değil senin dediğin. Bakmak gözün yaptığıdır, basittir, mecburidir, farkında bile olmazsın baktıklarının. Gönlünle baktığında görürsün asıl. Sevdiğine gönlünle bakarsın, arzuladığına bakarsın-ki aslında görmektir işte bunların hepsi-. Gördüklerini seversin, âşık olursun, istersin.” Birasının dibini şöyle bir çalkalayıp kafasına diktikten sonra boş kutuyu poşetine koyup, ağzının kenarlarını iki elinin işaret parmaklarıyla silerek devam etmişti. “Belki de sevdiğini görürsün. Baktıkların sevmediklerindir, öylesinelerdir. Hatırlamazsın bile sevmediğini, bakıp geçtiğini. Sevdiğinde görürsün asıl, aklın kalır. Almak istersin. Alayım bende dursun, benim olsun istersin. Denizi de istersin, bulutu da, Selda’yı da. Alabildiklerini alır, alamadıklarına da uzaktan uzaktan seyre dalarsın. Sen denize bakmıyorsun evlat, görüyorsun. Tıpkı bulutları ve Selda’yı gördüğün gibi.” demişti.

Bu şekilde kerhane seyircisi gibi duramayacağımı anladığım an babamın da kolumu gevşetmesini fırsat bilip kendimi öne attım. Hayri amca, Hayri amca diye bağırdım. Duymuyordu. Deli gibi sağa sola koşuyor, iki tane piknik sepetinin içine kedileri doldurmaya çalışıyordu. Bir kediyi yakalayıp sepete koyuyor, bir yandan kedi çıkmasın diye kapağı ittiriyor, bir yandan etraftan kapağın üstüne koyacak ağır bir şeyler aranıyordu. Yüz yıldır acı çeken insan gözleriyle etrafa bakınıyor, koşturmuyor da çırpınıyordu. Yüzleri maskeli, elleri eldivenli adamlar karıncalar misali elden ele yaparak, bir an evvel bitirme telaşıyla, evde ne varsa dışarıda bekleyen kamyonun kasasına dolduruyorlardı. Koştum ona doğru. Arkamda bıraktığım, babamın da içlerinde olduğu “biz ne kadar mutlu, akıllı ve temiziz” iç sesiyle izleyen normal olduğunu zanneden, anormal kalabalığa dâhil olmaktansa, tek gerçek arkadaşım Hayri amcamın yanında olmalıydım. Gördü beni, sevindi. Bir an yanakları kızardı sanki. Koştu yanıma. Elleriyle okul tişörtümü çekiştirmeye başladı. Gözyaşları durmuyordu.

“Yardım et Hasan, yardım et!”

Akşam eve gidince babamdan duyacaklarımı biliyordum ama aşkın bulutlara benzediğini babamdan değil Hayri amcadan öğrenmiştim.

“Söyle Hayri amca ne yapayım?”

“Minnoş, Minnoş yok! Diğerlerini buldum onu bulamıyorum.”

“Minnoş kaç gündür yok zaten Hayri amca, dün akşam da yoktu, hatırlasana! Çıkar gelir şimdi bir yerlerden.”

“Şu kutuyu da tut, atmasınlar, lazım olur.”

Beni duymuyordu. Küçücük kirli bir eski boya kutusunu elime tutuşturmuştu. Dışarı çıkarılan eşyalardan çürük yiyecek, küf, nem kokusu yükseliyordu. Birkaç kez daha eve girip girip çıktı. Her seferinde maskeli adamların elindekileri almaya çalışıyor, başaramayınca vazgeçiyordu. Sağ elini öne uzatıp başparmağını işaret ve orta parmağına sürterek “Pisi pisi, Minnoş pisi pisi” diye hafif eğik aranıyor, sonra başka bir maskeli adamın elinde başka bir poşet gördüğünde tekrar elinden almaya çalışıyor, “Lazım onlar, lazım!” deyip dövünüp duruyordu. Elimde küçük boya kutusu gezindim peşinde. Tekrar içeri girdi, girmek istedim, izin vermedi adamlar. Geri döndüğünde bir elinde çerçeveli bir resim, diğer elinde oyuncak bir bebek vardı. Vazgeçmiş görünüyordu. Sessiz sessiz ağlayıp, elindeki resmi öpüyordu. Boynuma sarıldı birden.

“Durdur şu adamları Hasan! Her şeyimi atıyorlar. Bunların hepsi bana lazım olur. Yalnızım ben. Kime gidip de bir şey isteyeyim. Durdur Hasan, yalvarırım durdur.”

Cevap veremiyordum. Babamın kızgın bakışı, komşuların fısır fısır konuşmaları sırtıma batıyordu. Hayri amca yüzü bana dönük başı boynumdayken, adamlardan biri içerden kuyruğundan tutarak Minnoş’un cesedini çıkardı. Maskeli adam

“Kedi bile zehirlenmiş evde, bu adam nasıl yaşadı!” diye homur homur söylenerek çöpe doğru giderken, gözyaşlarım akmasın diye bulutlara kaldırdım başımı. Hayri amcanın kafasını omzuma gömdüm, daha fazlasını görsün istemedim.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

Avatar
Mualla Kuş

Anlamlı,gerçekçi ama ayni zamanda duygusal bir hikaye ….En önemlisi Minnoş’lu…..çok teşekkürler…..

Avatar
Ayşegül Kocabicak

Teşekkür ederim ☺

Avatar

Yuregine kalemine saglik Aysegulcum.Duygu yuklu merakla okunan hikayeni tebrik ederim.

Avatar

Yuregine kalemine saglik aysegulcum.

Avatar
ayşegül kocabıçak

teşekkür ederim 🙂

YAZARLAR