Gelinciğe Konan Yusufçuk / Josef Kılçıksız

Aylar sonra elimde bir gazete küpürü Lazkiye’deyim. Sahilin uzaklarına savruluyorum. Taraflar arasında ateşkes imzalanmış. Kum saatinde akan zaman, “yuva”nın olduğu başka bir devri işaret etmek üzere.

Samira hala kayıp. Yıkıntıların arasında onu arıyorum. Ya bulursam diye korkmuyorum desem yalan olur.

Huzursuzluk denen şeyin hayatın öz karakteri olarak hep değişmeye gebe, hep iyi ihtimalleri barındıran birşey olduğuna inanmak istiyorum.

Sokaklarda hala çok ölü var. Ölümü tanrıyla kurduğumuz muğlak ilişki üzerinden yeniden düşündüm. Tanrının yaşaması için insanların ölmesi mi gerekiyor?

Samira nerede? Gazete küpürü Samira’nın diğer “cariye”lerle birlikte Lazkiye’den Raqqa’ya kaçırılmış olabileceğini yazıyor.

Sökülmüş kaldırım taşlarına mıhlanmış gölgeler gördüm; onunla aramdaki mesafeleri daha da açıyorlar.

Paris’te rastlamıştım Samira’ya. Pariste yağmur yağıyor. Radyoların sesi cızırtılı. Gölgelerin rögarlara düşüşünü seyrediyorum.

Metro’da dolaşırken “yalnızlık yavaş yavaş öldürür” diyen bir duvar yazısının altına, “ama ruhsuz kalabalıklar daha hızlı” diye not düşmüşler.

İşte o duvar yazısının tam altına oturmuştu.

Göz göze geldik. Gülümsedi. Bonjour dedim. Arapça karşılık verdi. Sözleri adeta koskoca gökyüzünü almış, ılık bir süt gibi içime akıtmıştı.

Yanına iliştim. Boynundaki kolye dikkatimi çekmişti.

“Yıldızı düşük birinin burcunun taşını yanından ayırmaması gerektiğini annem sıkı sıkıya tembih etti. Bu yüzden yanımda hep bir zirkon taşırım” dedi.

Zirkon taşının hangi burca ait olduğunu çıkarmaya çalıştım. Çıkarabilseydim mesela aslan burcu ile senin burcun çok iyi anlaşır‘dan çocuksu sevinçler devşirecektim kendime. Birlikte sustuk. Sohbeti kıvamında bitirmenin ya da sonsuza kadar konuşmanın ikilemindeydi herşey.

Yürüdük saatlerce. “Bir masal anlatmak istiyorum” dedi. Can kulağıyla dinlerim dedim.

„Küçük bir kız çocuğu bir masal devinden bütün isteklerini yerine getirmesini ister. Dev tek bir koşulu yerine getirmesi karşılığında bunu yapabileceğini söyler. Çocuk, boynunu büken gelincikleri asla aklına getirmeyecektir. Büyük bir rahatlık içinde ‘bundan kolay ne var’ diye karşılık verir çocuk. ‘Boynunu büken gelinciklerden kime ne’
Kız çocuğu bütün hayatının mutlu geçeceğinden emin olarak devin yanından ayrılır.
Fakat hemen aklından çıkarabileceğini sandığı görüntüden, boynunu büken gelinciklerden bir türlü kurtulamaz.

Düşüncelerinde, düşlerinde, her yerde, gelinciğin köklerini sarıp ona mineraller sunacak bir mikoriza’nın (kök mantarı) yokluğu ile ona güzel öyküler anlatıp, sevdalı sözler söyleyecek bir babanın yokluğu arasında kurduğu çağrışımlar durur.

Ne kadar gayret ederse etsin bir türlü bu çağrışımlardan kurtulamaz. Bu inatçı görüntü olmadan artık tek bir an bile geçmeyecektir.

Boynunu büken gelinciklerden kurtulmak için gayret gösterdikçe aklına takılıp kalırlar. Devin vaatlerinden mahrum kaldığı gibi zamanla yaşama sevincini de yitirir zavallı çocuk.

Kim bilir belki de ölürken bile yakasını bu gelinciklerden kurtaramamıştır.

Babam gittiğinde ailece bir çağın kapanışına tanıklık ettik. Annemle benim için bitmeyecek bir ara dönem başlamıştı. Babam benim için gelinciğin boynunu eğmesini önleyen bir kök mantarıydı. Dileklerimi yerine getiren bir devdi. Ama görüyorum ki, devlerin bedeni içkin ruhuyla birlikte kaybolduğunda gelincikler de boyunlarını büküyorlar.

Fakat bir masalın ufukları sınırsızdır. Devler ister beyaz ister kara bulutlarda olsunlar, yâdımızda boynunu bükmeyen bir gelincik özlemi, bütün zamanlar boyunca içimizde devinir dururlar.”

Bu söylenceden sonra metaforik kapılar açıldı ve gerçek kapılar kapandı. Sustum. Bir yerde bir anlam var ise mutlaka orada sessizlik olmuştur.

Annesi, “gitme oralara, tarlaların, malın mülkün canı cehenneme” demiş ama kocasını ikna edememişti. „Ata topraklarını yabancı tekfircilere bırakmam“ demişti.

Denizin yazgısı ve kendi yazgısı arasında bin yıl gibi duran, sağduyudan daha da köklü mülkiyet dürtüsünün, çorak o ülkeyi yurt seçme tutkusunun kurbanıydı babası.

Marsilya’dan İskenderun’a kalkan bir gemiye kaçak olarak binmiş, sonra sınırı gizlice geçerek Lazkiye’ye ulaşmıştı.

Terlemiş, yorgun, zayıf, bitkin, şaşkın, ürkek, kaçkın duruyordu Samira.

“Aklımı bir fide gibi toprağa dikmek istediğimdendir babamı aramam. Kaçışlar fayda etmez. Varlık ağır gelir.  Terlersin, üşürsün, ağlarsın, teksindir, köksüz, yurtsuz, kimsesiz, hamisiz, sevgisiz, ama yine ararsın.

Kimsenin olmadığı yerleri, öteleri, gelecekleri, olmamış ve olmayacakları, yaşanmamış ve yaşanmayacakları, bilinmemiş ve bilinmeyecekleri, konuşulmamış ve konuşulmayacakları, düşünülmemiş ve düşünülmeyecekleri arar durursun. Susuzsundur, ama çölde de olsa ararsın yine de…”

Bitti dediğinin başladığı yere geri dönmek istiyordu Samira. Söndü dediğinin yandığı yerde, öldü dediğinin yaşadığı yerde, bir gökkuşağının, bir ehramın, bir tünelin, aziz bir akarsuyun, bir yusufçuğun olduğu yerde, oldu dediğinin bozulduğu yerde, göreceliğin, altı duyunun, bir gölgenin, dalgaların, yağmurun, soğuğun, ırağın, ince bir arığın, mesafenin, boynunu bükmeyen bir gelinciğin dimdik durduğu yerde, kıyametin; içsel depremlerin öncelediği yıkıntıların bulunduğu yerde, işte orada aramak istiyordu babasını…

Başıboş atların çiğnediği kırlardaki gelincik tarlaları, akıl-sır ermez ülkelerde ağıllara düzenlenen talanlar, barbar atlıların büyük çiftliklere akınları, Büyük İskender’in utku sarhoşluğunun kırık aynasında tüyler ürperten, yıkılmış şehirler, leş kokusu, enkaz ve sıcak kanı doyasıya içen toprak ve savaşlar; o savaşlar ki bizi ormanlarla bataklıkların karanlık coğrafyasından geçirerek taa Asi nehri boylarından Lazkiye’ye getirmişti.

Tabiri caizse o gün paçavra gibi kalmamıza neden olan hislerle ağıyordu yağmur.

Sabah’ın en çıplak saatinde, sokağın bir güvercinle kucaklaştığı yerde aradık Youssef amcayı.

Bakışlarımız, enkazın arasında yatan cesetlere çarpıp ölümün kaba ve çatlak sesini bize geri iade ediyordu.

Çocukluğundan, annesinin Hiristiyan olması nedeniyle yadırgandığı zamanlardan kalma bir duygunun ruhunda yokuştan aşağı bırakılan bir kar topu gibi büyüdüğünün ayırdına vardığı için, boynunu eğmesini önleyecek kök mantarını kaybettiği için, masal devi vaatlerini tutmadığı için, dışlandığı, bıktığı, kızdığı için sanki mutsuzluğa yazgılıydı Samira.

“Nereye gitsem, hangi pencerenin önünden geçsem, hangi yoldan süzülsem, hangi bucağa can atsam, geniş kanatları bir yusufçuk daima karşımda.

Manevi ne kadar cinayetim ve maddi ne çapta perişanlığım varsa, her birinin muhasebe saatinde o yusufçuk hazır ve bir çocuğun avucundan başlayıp toz toprak içinde biten kavisler çiziyor.

Çok da kocamandı. Dayanamadım aldım elime. Bu kendini yakalamama izin vermek değildi, biliyordum. Eskilerden gelen bir görüntü izin vermiyordu böyle düşünmeme.
Belki daha büyük mavi olanlarını anımsıyorum. Daha çok suya yansımalarına bakardım. Belki de ondan büyük geliyorlardı bana. Pek yakalayabildiğimi hatırlamıyorum. Ama rüzgarı arkama alarak onları kovalamak çok hoşuma giderdi. Yalnız geçirdiğim çocukluğumdan anımsadığım en güzel oyundu bu.”

Yürürken küme küme köpekler havlayarak bize eşlik ediyorlardı. Samira’nın ayağına sivri bir şey batmıştı.

Bir toplu iğne, ayak topuğundan girip kalbe doğru yürüyordu adeta. Bulmak istediği her şey, batan, kanatan sivri uçlu her şey bu yolculuğun içinde gizliydi. Sonunda iğne kalbe saplanıyordu.

Suriye devriminin önemli isimlerinden bir dostumun evinde kalıyorduk. Ev demeye bin şahit ister. Tenekeden bir çatısı vardı kaldığımız yerin. Işıksız kalındığı vakit bile tomurcuğun sessizlik olduğu, ışıksızlığın kök salıp kabını umarsızca deldiği bir yerdi.

Güneş burada batarken gecenin ürpertisini de beraberinde getirmişti. Abou Mahir arama sırasında milisleriyle bize yardımcı oluyordu. O akşam, yolculuğumuz batı yönünde gizlenmiş denize doğru başlamıştı. Abou Mahir sisli bir kasım akşamı bir yol seçti.  Önüne sigara dumanından buzlu hava kalıpları göndererek yürümeye koyuldu.

Sanki nereye doğru yürüdüğümüzün bir önemi yoktu. Bir an önce Samira’nın kanayan ayağını mikrop kapmadan sarmamız gerekiyordu.

Önünden geçtiğimiz her eve benzeyen harabenin kapalı kapılarının aralığından kan sızıyordu sokağa.

Yürürken bir söylence geçti içimden.

Derler ki eskiden güvercinler insanmış. Bir gün annesi küçük Yusuf’u ablasına emanet edip evden ayrılmış. Abla kardeş dolaşırlarken, kızın dalgın bir anına gelmiş ve küçük Yusuf ormanda kaybolmuş. Abla, küçük kardeşi için meraktan ölmüş, aramış, taramış, bağırmış çağırmış ama bulamamış. Kızcağız annesine ne diyeceğini düşünmüş. İşin içinden çıkamamış. Tanrı’ya yalvarmış. “Tanrım kardeşimi daha iyi aramanın bir yolunu göster bana” demiş. Bu sözleri söyler söylemez bir güvercine dönüşmüş. O gün bugündür bütün güvercinler kayıp kardeşi ararmış; yuuu suuuf çuk yuuu suuf çuk diye…

Masal bittiğinde Samira’nın gözleri yaşlanmıştı. Yüzü sararmış, solgunlaşmıştı. Ayağı hala çok kanıyordu.

Yağmur kırağımsı damlalarıyla zemini kayganlaştırmıştı. Güç dönemeçleri döndük.

Gecenin gündüzle birleştiği, siyahla beyazın biribirine karıştığı bir bitişiklikte, sessiz ve karanlık bir sokağın ucunda silah sesleri.  Etrafımız köktendinci selefistler tarafından sarılmıştı.

Onun kadar merhamet, niyaz, heybet ve ihtar tüten bir ses işitmedim o güne kadar. Üç sözcükten oluşan ve her manaya yatkın bir çığlıktı Abou Mahir’in ağzından çıkan: Allah yuhfaz as-sawra: Tanrı devrimi korusun…

Kurşun sıyırmıştı. Kendimden geçmişim.

Ne bir ses ne de bir hareket oldu kasım gecesinin ayazında bundan sonra.

İçinde topraklardan oyulu bir çukur, babasının yokluğunun cenazesini içine alacak kadar büyük ama kimsenin göremeyeceği kadar küçük bir çukur. Ben o çukuru göz bebeklerinden görebiliyordum Samira‘nın. Her baktığımda daha acınası bakıyordu yüzüme. Her seferinde daha donuktu teninin rengi.

Bu topraklardan geçen Romalılar kara sevdaya düşenlere gelincikten yapılan içecekler verir, aşk acısını dindireceğine inanırlarmış.

Her mezar taşının başında bir gelincik açarmış. Çiçeğin yeşil narin gövdesi askerleri, kırmızı taç yaprakları da savaşın kanlı adanma gerçeğini sembolize edermiş.

O günden beri nasıl yaşıyorum bilmem. Düzenli karabasanların dışında güzel hayat. Denize bakarak sigara içiyorum, kalabalığa karıştım uzun zamandan sonra, gülüyorum.

Çok hızlı şarkılar dinleyerek, çok hızlı gülüyorum. Tabanlarım patlayacakmışçasına çok hızlı yürüyorum mesela. Küçük bir kızla ilgili bir şarkı kulaklığımda tüm gün: “bu hayatın ne güzel olduğunu sen bilirsin, benim seni nasıl sevdiğimi de”…

Adımlarım hızlandıkça içime biraz daha gözyaşı akıyor. Geceleri, huyunu suyunu bilmediğim bu ıslak şehrin bir yerinde, sağlam içilecek bir mekan bulmak için, it kopuk görünümlü adamların peşinden en ücra sokaklara yürüyorum..

Herkesten daha çok tanıdım, yüzünde bıçak yarası, elindeki sustalıyı kirli pantolonunda temizleyen adamı. O adam benim…

Kaç zamandır bir yusufçukla yaşıyorum odamda. Güvercinler “yu suf çuuk, yuu suf çuuk” diye öterken telaşlanıp avuçlarıma saklanıyor.

Korkmak, şaşırmak yerine gülüyorum. hiçbir şey korkutmamaya başladı, ya da gerçek anlamını unuttum korkunun…

Top atışlarının ortasında bir cephede, sesleri duymamak için ellerim kulaklarımda bağırarak altıma işediğimden beri korkmuyorum. Yıkıntıların ortasında küçük bir Yusuf’un tozlu etine dokunduktan sonra korkmuyorum.

Küçük gün ışığı var yüzlerinde iyi çocukların, onların varlığını duyumsadıktan sonra artık korkmuyorum…

4 Yorum Gelinciğe Konan Yusufçuk / Josef Kılçıksız

    • O günden beri nasıl yaşıyorum bilmem. Düzenli karabasanların dışında güzel hayat. Denize bakarak sigara içiyorum, kalabalığa karıştım uzun zamandan sonra, susuyorum ve sustuğum yerde anlam beliriyor…
      Yorum için teşekkür ederim

  1. Savaşların, kırımların duyarlı insanlar üzerindeki yıkıcı etkisi masallar ve söylencelerle hafifletilmeye çalışılsa da güvercinler Yu-suff-cuk diye ötmeye ve kayıp canları bize sürekli animsatmaya devam ediyor. Unutmak ihanet çünkü. Kuş bile unutmuyorsa, unutursak yüreğimiz kurusun bizim de. Binlerce Semira kanayan ayaklarıyla hâlâ yitik babasını ariyor ” Yalnızlık yavaş yavaş öldürür.” diyen bir duvar yazısının altında soluklanarak. Gelip geçenlerin aldırmaz bakışları belki de ona ” ama ruhsuz kalabalıklar daha hızlı. ” diye devam yazdiriyor duvar yazısına.
    Susuyoruz sonra.Çünkü “Bir yerde anlam varsa mutlaka orada sessizlik olmuştur. ”

    Korkularla yüzleşmek az şey mi? Hangi koşullarda yüzleştik korkuyla? Bir cephede top atışları ortasında sesleri duymamak için ellerimiz kulaklarımızda bağırırken altımıza işedigimizde mi, yıkıntılar arasında küçük bir Yusuf ‘un tozlu etine dokundugumuzda mı,ya da yüzlerinde küçük gün ışığı olan iyi çocukların varlığını duyumsadıgımızda mı?
    Gelinciklerimizin boynunu eğmesini önleyen kök mantarlarımızı arıyoruz çoğumuz. Bir de o gelinciğe konacak Yusufçukları.

    Zengin, dolu dolu bir öykü. Gerçeklerden beslenen düşlerine sağlık Josef. Gelinciklerin, kök mantarların, gelinciklerine konan yusufçukkarın hep güzellikler fısildasın kulaklarına. Sevgiyle. ..

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*